Allah Dostları & Evliyalar

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Allah Dostları & Evliyalar>Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri
Swordsfish 23:50 06.02.20
Silsile—i Âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi. Asıl adı Tayfur, babasının adı îsâ, künyesi Ebâ Yezîddir.

İmâm Ca’fer-i Sâdık in vefatından sonra kırk yıl sonra, Hazar Denizi kıyısındaki Bistam şehrinde dünyaya geldi.

Anacığı buyurmuş ki: “Ona hâmile iken, şüpheli bir yemek yesem, hemen karnıma ayağıyla vurur ve şüpheli lokmayı dışarı çıkartırdı!”

Otuz yıl Şam civarında bulunmuş, 113 âlimden ilim öğren*miştir. Fakat asıl feyz ve bereketi, îmam Ali Rızâ hin sohbeti sebebiyle, İmam Cafer-i Sâdık’ın rûhaniyetinden almıştır. O da, Medine’nin yedi büyük âliminden biri sayılan Kâsım b. Muhammed den, o da Selmân-ı Fârisîden, o da Sıddîk-i Ek- ber Hazreti Ebubekr’den, o da bizzat sevgili Peygamberimi (s.a.v.) efendimizden almış idiler. Allah ü teâlâ hepsinden râzı olsun.



Küçük Bâyezîd okulda okurken, Kur’ân-ı Kerîm’in “Lok*man sûresi”ne gelince, yüreğine od (ateş) düştü. Bu mübarek sûrenin 14. âyetini öğrenince, hemen anasına koştu ve “Ey anacığım! Bir âyet-i kerîme işittim. Hak teâlâ buyuruyor ki: ‘Bana ve ana babana itaat eyle!’ Bu fermân-ı İlâhî karşısında

iki yere birden nasıl itaat (kulluk) edeceğim?” diye endişeyle sordu.

Sevgili anası tebessüm ederek: “Ey oğul! Ben hakkımı sana bağışladım! Var Cenâb-ı Hakk’a kulluk eyle!” cevabını verdi.

O andan itibaren Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri kendisini tamamen Allah ü teâlâya verdi. Hiçbir emrini kaçırmamaya gayret gösterdi. Bununla beraber, anacığının hizmetinden de geri kalmadı. Onun en küçük arzularını bile, hemen yerine getiriyordu. Çünkü Rabbi’l-Âlemîn zaten böyle fermân buyur*muştu.

O günlerde bir defa kendisini câmi avlusunda gören Şakîk-i Belhî (rh.a.) hazretleri: “Bu çocuk büyüyünce zama*nın en kıymetli velîsi olacak” buyurmuştu.

Gerçekten büyüdükçe son derece âlim, fâdıl ve edebli bir hâl alıyordu. Allahü teâlâya sevgisi ve korkusu o dereceye varmış idi ki, namaz kılarken göğüs kemikleri gıcırdar ve etra*fında bulunanlar bu sesi açıkça işitirlerdi.

Şam taraflarında ders görürken, hocalarından biri: “Ev*lâdım! Şu raftaki kitabı indiriver” dedi. O da dalgınlıkla “Hangi raftaki kitabı efendim?” diye sordu.

Hocası biraz da üzülerek: “Ey oğul! Bunca yıldır buradasın; kitap rafının nerede olduğunu hâlâ bilmiyor musun?” diye sitem etti.

Talebesi o zaman ciddiyetle: “Hocam! Ben buraya teferrüce (eğlenmeye, gezmeye) gelmedim ki! Sohbet ve derslerinizi dinlerken, başımı kaldırıp etrafıma bakmaya bile imkân bula*madım” cevabını verdi.

Buna gerçekten taaccüb (hayret) eden hocası da: “Yâ Ebâ Yezîd! Mâdem ki durum böyle, senin işin tamam oldu demek*tir. Var, Bistam’a git, öğrendiklerini başkalarına da öğret” bu*yurdular.

Bayezîd—i Bistâmî zamanında, binlerce velî yaşıyordu. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve keramet sahibi idiler.

Bununla beraber “asrın kutbu”, ümmî bir demirci idi! Bunu öğrenen hazreti Bâyezîd-i Bistâmî onu görmeye gitti.

Demirci her zamanki gibi, çoluk çocuğun nafakası için, örs başında demir dövüyordu. Bâyezîd hazretleri selâm verdi. De*mirci büyük bir sevinçle, selâmını aldı. Sonra ellerine sarılarak, büyük âlimden duâ ricâ etti.

Anlaşılıyordu ki, kendi makamından habersizdi. Bâyezîd (rh.a.) tebessüm ederek: “Asıl ben sizin duânıza muhtacım! El*lerinizden öpeyim de, siz bana duâ buyurun!” diye konuştu.

Demirci şaşırarak: “Ben sizin gibi bir âlime duâ etsem bile, içimdeki dert hafiflemez ki!” dedi.

Şaşırmak sırası hazreti Bâyezîd’e gelmişti: “Sizin derdiniz nedir? Söylerseniz belki bir çâre ararız” buyurdu.

O zaman demirci hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ağlar*ken bir yandan da: “Yarın kıyâmet gününde, bunca insanın hâli acaba ne olacak? Buna yanmaktan, buna üzülmekten baş*ka hiçbir şey düşünemiyorum” diye kekeledi.

Bu sözleri işiten hazreti Bâyezîd de ağlamaya başladı. Ve içinden gelen bir nidâ (ses) duydu: “Ey Bâyezîd! Bu demirci gi*biler ‘Nefsim!.. Nefsim!. diyenlerden değil; bilâkis ‘Ümme*tim!.. Ümmetim!./ diyenlerdendir” buyuruluyordu.

Hayreti sona eren Bâyezîd-i Bistâmî (rh.a.) “kutupluk” makamının demirciye niçin verildiğini böylece anlamış oldu. Buna rağmen ona sordu: “Ey kardeşim! İnsanlar azâb çekerse, sana ne?”

Demirci yine samimiyetle: “Bana mı ne? Ey üstâd! Cehen*nemliklerin bütün azâbını keşke bana verseler de, onları ba- ğışlasalar! O zaman ben, saadete erer ve derdimden kurtulu*rum!” cevabını verdi.

Hazreti Bâyezîd anladı ki, bu makamda bulunanlar doğrudan doğruya, bizzat Resûlullah Efendimizin mübârek kâlblerine bağlıdırlar.

Ancak, namazda okunacak kadar sûre ve âyet bilen zama*nın kutbuna; bilmediklerini Bâyezîd-i Bistâmî öğretti!.. Ve bu sâyede kendi makamı da, inanılmayacak derecelere yükseldi. Kâlbi, “İlâhî feyizlerle” doluverdi.

Mescide geldiğinde gözyaşlarını tutamadı

Soğuk bir kış gecesinde, annesi su istedi. Bâyezid (rh.a.) he- men seğirtti; fakat testide su tükenmişti.

Gece vakti soğukta, çeşmeden su doldurmaya gitti. Az sonra eve döndüğünde, anacığı uyuyakalmıştı. Buzlarla kaplı su destisi elinde, beklemeye başladı!.. Uyandırmaya kıyamı- yordu. Fakat birara annesi uyandı ve: “Su!.. Su yok mu?” der*ken; oğlunu elinde testi, ayakta bekliyor farketti!..

“Evlâdım!.. Testiyi niçin yere koymuyorsun da, ayakta bekliyorsun” diye sordu.

Hazreti Bistâmî nezâketle: “Anacığım!.. Uyandığın zaman, suyu derhal yetiştireyim diye ayaktayım!” cevabım verdi.

Aslında soğuktan buz tutan testi, elinde yapışmış olduğu için; erimesini bekliyordu.

Onun hâlini gören anacığı; ellerini kaldırarak: “Yâ RabbiL Ben oğlumdan râzıyım! Sen de râzı ol, Allah’ım” duasında bu*lundu. Cân ü gönülden “ana duâsı” alan Hazreti Bâyezîd, şüp*hesiz büyük mertebelere ulaşacaktı.

Birgün kendisine sordular: “Ey ÜstâdL Bu yüce makamla*ra, nasıl ulaştın?”

Cevap olarak buyurdu ki: “Bir gece, Bistam şehrinden dı- şan çıkmıştım!.. Her taraf ay aydınlığı içindeydi. Aniden karşı*ma, çok heybetli bir ‘makam’ çıkıverdi. Aklım başımdan gideyazdı!.. Çünkü onsekizbin âlim, o makamın heybeti karşısında bir zerre gibi kalıyordu. Bu fevkalâde hâl karşısında bile, hay- retle: ‘Yâ Rabbî!.. Bu kadar heybetli ve bunca güzel bir makam acaba niçin böyle bomboş?” diye düşünmekten kendimi ala*madım. Derhal bir nidâ (ses) duydum ki bu makamın boşluğu, kimse gelmediği için değil; belki gelenlerin lâyık olmaması se*bebiyle, bizim kabûl etmeyişimiz yüzündendir’ buyuruldu. Bunun üzerine kalbime: ‘Herkesin bu huzûrlu makama kavu*şabilmesi için şefâat edebilsem!..’ düşüncesi geldi. Fakat “‘şefâ’at makamının” sevgili Peygamberimiz Muhamme- dü’l-Mustafa (s.a.v.) Efendimize âit olduğunu hatırlayıp; he*men fikrimi terkettim. Edeb ve İslâm ahlâkının, böyle icâb- ettirdiğini hatırladım. O zaman da, şöyle bir nidâ işittim: ‘Yâ BâyezîdL Sultânü’l-enbiyâ hazretlerine muhabbetin ve ede*bin sebebiyle; biz de senin kıyâmete kadar, ‘sultânü’l—ârifîn’ olarak anılmanı istiyoruz’ buyuruldu.” Ve öyle anıldı.

Bâyezîd hazretleri namaz kılmak üzere, ne zaman mescide gelse; kapıda biraz bekler ve gözyaşlannı tutamazdı. Bunun sebebini sordular.

“Rabbimin evini, vücûdumla kirletir miyim diye ağlıyo*rum, Tevbe ve istiğfârdan sonra, girebiliyorum” buyurdu.

Başka bir defa da, kendisine şunu sordular: “Mürşidiniz kimdir?”

Cevap olarak buyurdu ki: “Bir kadındır.”

“Bu nasıl oldu!..” diyenlere, şu izahatı verdi: “Bir gün vecd hâlinde (Allahü teâlânm sevgisiyle, kendimden geçmiş); yol*da yürüyordum. O kadına rastladım. Yanında, bir çuval un var*dı ve: ‘Şunu götürüverir misin?’ ricasında bulundu. Fakat un çuvalını taşımaya, gücüm yetmezdi. Bu sebeple orada bulu*nan, kafesteki bir aslana işâret ettim. Çuvalı aslana yükleyip, kadının istediği yere götürdüm. Ama açıkça ‘kerâmet’ gösterdiğim için de, utandım ve üzüldüm!.. Beni tanıyıp, tanımadığı*nı anlamak niyetiyle: ‘Pazara vardığın zaman, kimi gördüm di*yeceksin?’ diye sordum. Kadın hiç tereddüt etmeden: ‘Zâlim Bâyezîd’i gördüm diyeceğim!..’ dedi. Hayretle tekrar sordum: ‘Niçin?’ Kadın gene ciddiyetle ve kat’iyyetle: ‘Allahü teâlâ bu aslanı, yük taşımak için mi yarattı? Ona yük taşıtmak, zulüm değil midir? Sana ‘keramet sahibi’ desinler diye mi böyle yapı*yorsun? cevabım verdi. İşte o gün çok ağlayıp, istiğfâr eyle*dim. Bundan sonra benden, fevkalâde bir hâl meydana gelse: ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah… Nûh Nâciyullah… İbrahim Halîlullah… Mûsâ Kelûmullah… îsâ Rûhullah’ ibaresini veya ak bir nûr görüyorum!.. Böylece bendeki hâl*lerin, Rabbi teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlamış olu*yorum” buyurdu.

Her adımda iki rekat namaz kılıyordu

Bir sene hacca niyetlendi. Ancak oniki yılda, Kâ’be’ye varabil*di! Çünkü (fırsat bulduğu) her adımda, iki rek’ât Namaz kılı*yordu.

Oraya eriştiği zaman, Beytullaha girmedi! Çünkü “Lâyık değilim” diye düşünüyordu. Edeb gözledi, geri döndü. İkinci sene tekrar gelip, Kâ’be’yi tavâf eyledi. Dönerken, Hemedan şehrine uğradı. Oradan bir miktar, “çiçek tohumu” aldı. Mem*leketine geldiği zaman; tohumlan ekmek üzere, torbadan çı*kardı. Gördü ki tohumlar arasında, birkaç tane de, karınca ka*rışmış!… “Bunları yuvalarından ayırdık!..” düşüncesiyle, torba*sına koydu. Tekrar Hemedan’a kadar gidip, karıncaları yerine bıraktı!..

Bistâmî hazretleri, çamurlu bir sokakta yürürken, ayağı kaydı, düşmemek için, yanındaki duvara tutundu.

Birkaç gün sonra, duvarın sahibini araştınp buldu ve: “Ça*murda ayağım kaydı da, düşmemek içip sizi duvarınıza tutun*muştum. Belki duvarınızdan, bir miktar sıva dökülmüş olabi*lir!.. Bu sebeple, hakkınızı helâl etmenizi rica ediyorum. Bor*cum varsa, onu da ödeyeyim” teklifinde bulundu.

Meğer o duvarın sahibi, mecûsî imiş! Hayret içinde şunları sordu: “Sizin dîniniz böylesine, hassas ve herkesin hakkına saygılı mıdır?”

Hazret de “Evet” mânâsına, başını salladı.

Bunun üzerine o kimse; hakkını helâl etti. Sonra da bütün hâne halkıyla birlikte, müslümanlık şerefine ulaştı.

Hazreti Bâyezîd’in bir de, mecûsî komşusu vardı!.. Komşu*su başka bir şehre, iş icâbı gitti. Fakat eşini ve süt emen çocu*ğunu, evde bırakmaya mecbûrdu.

Mecûsî gittiği gece, çocuğu ağlamaya başladı. Hazret sebe*bini öğrendi. Meğer evlerini aydınlatacak, hiçbir şeyleri yok*muş! Karanlıkta korktuğu için, küçük çocuk ağlıyormuş. Bunu öğrenince her akşam oraya bir çıra gönderdi. Yavrunun kor*kusu ve de ağlaması kesildi.

Seferden dönen mecûsî, olanları karısından öğrendi. Bir*denbire kendisini, bambaşka hissetmeğe başladı!.. Kalbinde Hazreti Bâyezîd’e karşı, büyük bir saygı ve sevgi meydana gel*mişti. Bunun üzerine hanımına: “Yanımızda böyle bir zâtın ay*dınlığı parıldarken; bizim karanlıkta yaşamamız uygun mu*dur?” diyerek, onun huzûruna koştu. Müslümanlık nûrunu, cân ü gönülden kabûl eyledi.

Bir gün de talebeleri, kendisine: “Efendim!..,Bir büyük zât tanıyoruz!.. Filân yerde bulunuyor” dediler. Hazret de sevine*rek: “Mâdem böyle bir zât imiş!.. Ziyâretine varmak lâzım ge*lir” buyurdu. Sonra talebeleriyle, oraya gittiler.

O zâtı gördüklerinde, mescide girmek üzere idi. Fakat Hazretı Bâyezîd, geri dönmeye karar verdi! Sebebini soran ta*lebelerine: “O kimse hem de, mescide girmek üzere iken; kıb*leye karşı tükürdü!.. Gerçekten büyük bir zât olsaydı; kıbleye saygılı davranır, tükürmezdi” buyurdu.

Bir gece nasılsa, gaflet bastırıp uyanamadı!.. Sabah nama*zım mecbûren, kazâ eyledi. Namazı bitirdikten sonra, o kadar ağlayıp, istiğfâr eyledi ki; sonunda bir nidâ işitti: “Ey Bâyezîd!.. Bu sabahki günâhım affeyledim. Ayrıca pişmanlık ve gözyaş*larına karşılık olarak; 70.000 namaz sevabı ihsân eyledim.” Birkaç ay sonra! Bir seher vakti, gene uyku bastırdı. Fakat bu sefer Şeytan, kendisini ayağından sarsarak uyandırdı!.. Ve şöyle seslendi: “Kalk!.. Sabah namazı, geçmek üzeredir!..”

Pek şaşıran Hazreti Bâyezîd ise: “Ey Mel’ûn!.. Sen hiç böy*le, hayırlı bir iş yapmazdın!.. Bilâkis herkesin, namazım kazaya bıraktırmaya çalışırdın. Şimdi nasıl oluyor da, beni namaz için uyandırırsın?” diye sormaktan kendini alamadı.

Buna karşı Şeytan da, şu itirafta bulunuverdi: “Birkaç ay önce, gafletle sabah namazım kazâya bırakmıştın ya!.. Sonra o kadar çok pişmanlık duyup, gözyaşı döktün ki; rahmet-i Rabbanî hâzinesinden ayrıca, 70.000 namaz sevâbı kazandın. Şimdi de o kazançları elde edemeyesin diye, seni uyandırma*ya mecbur kaldım.”

Birgün müslümanlar sordular: “Ey, Sultânü’l-Ârifin!.. Nasıl tevbe etmeliyiz?” Cevâben buyurdu ki: “Günâhlara tevbe, bir defa edilir. Tâ’atlara ise, bin defa tevbe etmelidir!.. Çünkü yaptığımız ibâdet ve tâ’atlara bakarak, kendimizi beğenmek; o ibâdeti hiç yapmamak günâhından, bin kat fenâdır!..”

Kabristanları sık sık ziyaret ederdi

Kendilerine hizmet eden, talebelerinden birini çağırıp: “Ey Oğul!.. Senin adın nedir?” diye sordu. Talebesi nezâketle: “Ho*cam!.. Tam yirmi yıldır, size hizmet etmekle şerefleniyorum. Lâkin her çağırışınızda, ismimi sormamızın hikmetini anlaya*madım!..” diye konuşmak zorunda kaldı.

Hazreti Bâyezîd, kendi talebeliği sırasında, hocasının; raf*taki kitabı indirmesini istediğini hatırladı!.. Tebessüm ederek: “Ey Oğul!.. Her defasında ismini sorduğum için, kusûrumu bağışla. Lâkin Allah ü teâlânın muhabbeti kalbime dolunca; O’ndan başka herkesi ve herşeyi unutuyorum. Senin adım da, bu yüzden hatırlayamıyorum” buyurdu ve talebesinin, endişe*sini giderdi.

Başka bir gün de, ba’zı müslümanlar sordular: “Ey, Sultâ- nü’l-Ârifîn!.. Peygamberler (a.s.) hakkında, ne buyurursu*nuz?”

Cevap olarak: “Onlar hakkında biz, birşey söyleyemeyiz!.. Çünkü hallerini anlamaktan, çok âciziz. Peygamberler, bizim anlayabildiğimizden pek yüksektirler. Şu kadarım söyleyebili*rim ki: İnsanlar, evliyâyı ne kadar anlıyabilir ise; velîler de, peygamberleri o kadar anlayabilirler” buyurdu.

Bâyezîd hazretleri bilhassa, kabristanları çok dolaşırdı!.. Bir gece gene mezarlar arasında bulunuyordu. Mezar bekçisi onu tanıyamadığı için, yabana zannıyla şüphelendi!.. Ve elin*deki sopayla, sırtına vurdu!.. Hazret: “Lâ havle velâ kuvvete illa billâhil aliyyil azîm” çekti. Ne söylediğini anlayamayan bek*çi, birkaç kere daha vurdu. O kadar ki, elinde sopa kırıldı!.. Bekçinin her vuruşunda, Hazreti Bistamî “Lâ havle” çekiyor*du!..

Ertesi sabah, bekçinin kırılan sopasının fiyatım öğrendi!.. O miktar parayı, bir keseye koydu. Bir parça tatil ile beraber, bekçiye yolladı. Ayrıca bir de mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu: “Muhterem bekçi efendi!.. Dün akşam belki de hır*sız zannıyla bana vurdun. Kabristanda yapayalnız dolaşma- saydım, şüphesiz vurmazdın. Bu sebeple kabahatliyim!.. Elin*deki sopanın karılmasına da, ben sebep oldum!.. Gönderdi*ğim parayla, bir yenisini alabilirsin. Sopa kırılması yüzünden duyduğun üzüntünün gitmesi için ise; yolladığım tatlıyı âfiyedle ye!.. Allahü teâlânın selâm ve selâmeti, üzerine olsun.”

Henüz gençlik çağlarında bulunan bekçi, bu inanılmaz mektubu alınca derecesiz üzüldü ve sevindi!.. Hazreti Bâyezîd’in huzûruna koşarak, özür diledi. Sonra üzüldü tevbe istiğfar eyledi ve kendisiyle birlikte; birkaç arkadaşım daha, hak yola soktu.

Bâyezîd (rh.a.) elindeki elmaya bakarak: “Sübhanallah! Ne latif elma!..” dedi. O zaman, hatiften (gaibden) bir ses işitti: “Ey Bâyezîd!.. Benim adımı, bir meyvaya, nice takarsın!..” buyurul*du. Bunun üzerine derhâl, tevbe ve istiğfar eyledi. Sonra da el*lerini kaldırarak: “Nasıl ibâdet edeceğimi sen öğret, Yâ Rab- bî!..” niyâzında bulundu.

Gene hafiften duyuldu ki: “Yâ Bâyezid!.. Hâzinelerim gü*zel ibâdet ve sâlih amellerle doludur. Bize, öyle bir şeyle gel ki; hâzinelerimde bulunmasın!..”

‘Yâ Rabbî! Hâzinende bulunmayan şeyler, ne olabilir!..” di*ye tazarrû edince kalbine şöyle ilham olundu: “Muhlis ve kim*sesizlerin acizliği, zavallılığı, ihtiyâç ve çâresizliğidir!..”

Bir yıl gene, hacca niyetlenmişti. Azık ve eşyâsını deveye yükleyip, yola koyuldu. Kendisini gören birisi “Ey âriflerin sultânı! Bu kadar yük, bu kadar uzun yol için; bu deveciğe faz*la değil midir?” diye sordu. Tebessüm eden Hazreti Bâyezîd ise: “Dikkatle bak bakalım!.. Yükü taşıyan, deve midir?” buyur*du. O zaman dikkatle bakan adam gördü ki yükler; devenin bir karış üstünde gitmektedir!.. Hayret ederek: “Sübhanallah! Ne kadar acâib bir şey!..” diye söylenmekten, kendini alamadı. Bunun üzerine hazret de: “Hem ariflerin sultânı dersiniz!.. Hem de hâlimizi açıklasak; hayret edip, tâkat getiremezsiniz. Gizleyince de, dil uzatırsınız. Ben sizlere, ne yapayım bilemi*yorum!..” buyurdu ve yoluna devam eyledi.

Hacc ziyâretleri esnâsında, kendisine; annesini ziyâret et*mesi bildirildi. Bunun üzerine hemen, Bistâm’a giden bir kafi*leye katıldı. Memleketine vardığı zaman, bütün Bistâm halkı karşılamaya çıktılar. Çoğuyla kucaklaşıp, ağlaştılar. Evlerinin kapısına vardığı zaman, anacığı abdest almış; şöyle duâ et*mekteydi: “Yâ Rabbî!.. Benim garib oğulcuğumu, her kötülük*ten muhâfaza buyur!.. Büyükleri, kendisinden hoşnud eyle!.. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur!” diyordu.

Tam o sırada, kapıyı çaldı. Kadıncağız heyecanla: “Kim o?” diye sordu. Dışardan: “Senin garib oğlun!” cevabı geldi.

Sevinç gözyaşları arasında, kapıya koşan anacığı: “Ah, evlâdım!.. Senin ayrılık hasretinle ağlaya ağlaya; saçlarım ağar*dı, belim büküldü, gözlerim karardı” diye inledi ve tekrar tek*rar, oğulcuğuna duâ eyledi.

Hazreti Bâyezîd sonraları buyurmuştur ki: “Bunca zahmet ve meşakkate katlanarak aradığım şeyi; annemin rızâsını ka*zanmakta buldum. Çok basit gibi görünen ‘ana rızâsı’; her işi evvelinde gerekli imiş!..”

Bir müslümân, Hazreti Bâyezîd’e mürâcaatla: “Efendim!.. Otuz yıldır gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kıldığım hâlde; kendimde ilerleme göremiyorum!.. İtikadım da düzgün olmasına rağmen acaba, bunun sebebi nedir?..” dedi.
Hazret ciddiyetle: “Sen bu hâle, üçyüz sene devam etsen de; bir yere kavuşamazsın” buyurdu.

Adamcağız ağlamaklı bir sesle: “Niçin?” diye sordu.

Bâyezid (rh.a.): “Çünkü!.. Nefs engelin mevcut” cevabını verdi. Tekrar sordu: “Peki efendim!.. Bunun hâl çâresi yok mu*dur?”

Hazret tebessüm ederek: “Var amma, sen kabûl edemez*sin!..” deyince, müslüman ısrarla: “Lütfen, efendim!.. Çâresini bana bildirirseniz, her dediğinizi yaparım” diye ricasını tekrar*ladı.

Bunun üzerine Hazreti Bâyezîd: “Peki, öyle ise!.. Şimdi evi*ne git. Üstündeki şu kıymetli elbiseleri çıkar. Eski ve mümkün*se, yırtık bir elbise giy!.. Sonra boynuna, bir torba as. Ve içine, çevir doldur!..” buyurdu.. Adam biraz şaşırmakla beraber: “Pe*ki, efendim!.. Yaparım..” diyebildi. Hazret devamla: “Sonra se*ni en yakın tanıyanların, bulunduğu sokağa var!.. Çocukları başına topla ve onlara de ki: ‘Çocuklar!.. Bana bir tokat vurana, bir ceviz! İki tokat vurana iki ceviz vereceğim!..’” buyurdu.

O kimse bu söylenenleri duyunca, yutkundu ve: “Lâ ilâhe illallah!.. Sübhanallah!.. Bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Bana başka bir şey emretseniz!..” diye kekeledi.

O zaman “Sultânu’l Arifin” buyurdular ki: “Biz önceden ‘Sen söyleyeceklerimizi, kabûl etmezsin’ demiştik!.. Amma hâlin ilâcı budur. Çünkü bizim yolumuzun esasi; nefsi terbiye

etmektir.”

Bistâm yollarında yürürken; bir delikanlının kendisini tâ- kibettiğini farketti. Ona doğru dönen Hazreti Bâyezid: “Ey de*likanlı!.. Beni niçin tâkibediyorsun?.. İsteğin nedir?” diye sor*du.

Genç büyük bir edeble; şunları söyledi: “Efendim!.. Sizin yolunuzda bulunmak; sizin gibi olmak istiyorum. Lütûf edip, himmet buyurursanız da; ben de kazansam,”

Fakat hazret, şu karşılığı verdi: “Ey oğul!.. Benim derimin içine girsen de; yaptıklarımı yapmadıkça, bir istifâden olmaz!;. Çünkü bu; Allahü teâlanın bir lütfûdur.”

Birisi de dikkatle, etrafa bakmakta idi. Onu farkeden haz*ret sordu: “Kimi arıyorsun?”

“Bâyezîd’i (rh.a.) arıyorum!..”

Bunun üzerine, ciddiyetle: “Ben de otuz yıldır, onu ararım; bulamam!..” buyurdu.

Bu söz, büyük mutasavvıf Zünnûn-u Mısri’ye ulaşınca: “Kardeşim Bâyezîd’i (rh.a.) ve talebelerini; Allah ü teâlâ mağfi*ret buyursun ki onlar; hak yolunda yok olmuşlar ve nefislerini yitirmişlerdir” buyurdu.

Birgün talebeleriyle birlikte gezerken; yolları tımarhâne önünden geçti. Başhekim gayretli bir insandı ve hastalarını tedavi içirv her çâreye başvuruyordu. Onun bu hâlini farkeden talebelerden biri: “Üstâd!.. Günah hastalığıyla mâlül hastalar için de, bir ilâcınız var mıdır?” diye sordu.

Suâli işiten, deliler bile şaşırdılar!.. Başhekim ise cevap ver*meyip, susmak zorunda kaldı. Yalnız ayağında zincirle bağlı, ağır delilerden biri; Hazreti Bâyezîd’in nûrlu yüzüne bakarak, şunlan söyledi: “O derdin devâsını ben söyleyeyim: tevbe kö*künü, istiğfar yaprağıyla iyice karıştıracaksın!.. Sonra onlan kalb havanına koyup; tevhîd tokmağıyla iyice döveceksin!.. Sonra insaf değinden eleyip; gözyaşı ile hamur edeceksin! Da*ha sonra aşkullah ateşinde pişirip; muhabbet-i Muhammedi- ye balından katacaksın!.. Bu ilâcı gece gündüz, kanâat kaşığıy*la yersen; günahtan kurtulabilirsin” dedi.

Ayağı zincirli deli şüphesiz, Bâyezîd hazretlerinin teveccü*hü sâyesinde böyle konuşmuş idi.

Başka birgün de gene talebeleriyle birlikte, dar bir sokak*tan geçiyorlardı!.. Karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördüler. Hazreti Bâyezîd, hemen geri çekilip, yol verdi! Bu*nun üzerine, talebelerinden birinin hatırına şunlar geldi: “Yaratıkların en şereflisi, insanoğludur. Köpeğe yol veren kimse- hem Sultânü’l-Ârifîn, hem de bizim üstâdımızdır!.. Hareketinin hikmeti, acaba nedir?” diye düşünürken, Bâyezîd (rh.a.) buyurdu ki: “Şu yol verdiğimiz kelb, hâl lisâm ile bize dedi ki: I ‘Yâ Bâyezîd!.. Sana, Sultânü’l-Ârifîn hiTatini (kıymetli kaftan); bana ise köpeklik postunu giydirdiler. Ama düşün ki, bunun tersi de olabilirdi!..’ O zaman, çekilip yol verdim” buyurdu.

Sonra da talebelerine, şunları anlattı: “Bir kerre gönlüm*den geçti ki: ‘Artık bu zamanın en büyük velîsi benim!’ Fakat bu düşünce henüz benden ayrılmadan, kalbim hüzünle dol*du. Pişmân olup; tevbe istiğfâr ederek, Horasan yolunu tut*tum. Birkaç menzil gittikten sonra; ‘Allah ü teâlâ birini gönde*rip; bana kendi hâlimi bildirinceye kadar, buradan ayrılmaya*yım!..’ diye karar verdim. Üç gün, orada bekledim. Dördüncü gün; dişi bir deveye binmiş, tek gözü yok birisi geldi! Hışımla yüzüme baktı!.. Onun heybetinden, aklım başımdan gitti. Yü*zümü yere sürüp: ‘Estağfirullah!..’ dedim. O zaman, o kimse: ‘Ey Bâyezîd!.. Sen birini çağırmağa niyet ettiğin zaman; ben üç- bin, fersah uzakta idim!.. Onca yol geçerek, buraya geldim. Kalbini iyi koru! Sakın bir daha kalbine; ‘Zamanın en büyüğü benim’ gibi fikirleri yaklaştırma!..’ dedi ve kayboldu.”

Hazret, bir câmîde namaz kıldı. Namazdan sonra, imâm yaklaşarak: “Ey sultânü’l-ârifin!.. Siz herhangi bir işte çalışıp, para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da birşey talep etmi*yorsunuz!.. O hâlde nafakanızı nasıl ve nereden te’min ediyor*sunuz?” diye sordu.

Bâyezîd hazretleri, ciddileşerek: “Biz hemen, namazı iâde etmeliyiz! Çünkü nzkları kimin verdiğini bilmeyen birinin ar*kasında namaz kılmışız. Bu ise câiz değildir” buyurdular.

Bir gece talebeleriyle birlikte, misâfirliğe gittiler. Ev sâhibi, kandili yaktı. Bâyezid (rh.a.) yanındakilere: “Bu kandilde siz de bir gariblik görüyor musunuz?.. Yanıyor ama, ışık vermi*yor!.. diye buyurdu.

Bu suâle, ev sahibi cevap verdi: “Yâ Şeyh!.. Biz kandili komşudan, bir geceliğine emânet almıştık. Bu akşam, ikinci gece” dedi. Bâyezîd hazretleri, kandili üfledi ve: “Bunu sahibi*ne götürünüz. Arzû ederseniz; bir gece daha yakmak için müsâade isteyiniz” buyurdu.

Ev sahibi, öyle yaptı. İzin aldığı kandili tekrar yaktı. Bâ- yezîd hazretleri tebessüm ederek: “Şimdi kandilin ışığı, bize helâl oldu. Rahatça görebiliyoruz” buyurdu.



Hazretin arkadaşı olan Abdurrahmân bin Yahyâ ya, bir müslüman sordu: “Tevekkül nedir?” O da cevap verdi ki: “Bile*ğine kadar elin, ejderha ağzında bile olsa; Allah ü teâlânın aza*metini düşünüp, başka hiç kimseden kormamaktır!..”

Adamcağız bu suâli bir de sultânü’l-ârifme sorayım diye, oraya gitti. Daha kapıyı çalmadan Hazreti Bâyezîd, içerden: “Ey MüslümânL Abdurrahmân’ın sözü, sana kâfi gelmedi mi?” diye sordu.

Adamcağız, kapının açılmasını ricâ etti. Dileği yerine geti*rilince, Bâyezîd (rh.a.) tekrar: “Fakat siz, ziyâret için değil; suâl sormak için gelmediniz nü? Cevabınızı da; kapı açılmadan al*madınız mı?..” buyurdu.

Müslüman fazla bir şey söylemeden, evden ayrıldı.

Bir sene sonra aynı müslüman, tekrar Hazreti Bâyezîd’in kapısına geldi. Gülerek kapıyı açan Hazret: “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!.. Bu sefer ziyâret niyetiyle geldiğiniz belli oluyor” bu*yurdu ve onun bütün müşküllerini hâlleyledi.

Birçok müslümanlar birçok defalar kendisine sordular: “Rabbi teâlâ katma nasıl erişebiliriz?”

Cevâben buyurdu ki: “Kırk yıldan fazla, Hak teâla dergâ*hında çile çektim. Gücüm yettikçe, ibâdet eyledim. Allahü

teâlâya yalvardım. Gene de karşıma, perde gerdiler. ‘Yol verin diye yalvardım. Kalbime ilham olundu ki: ‘Sırtındaki eski kürk ve su içtiğin kırık desti; yanında bulunduğu müddetçe, yol bu*lamazsın!.. Destiyi ve kürkü terkeyle de, yol verilsin’ buyurulu*yordu. Hemen kürk ve destiyi terkeyledim. Bunun üzerine ge*ne nidâ işittim: ‘Yâ Bâyezîd!.. Allah ü teâlâya kavuşmak için, yol arayanlara de ki: ‘Ben 40 yıl mücâhede ettiğim hâlde: bir kürk eskisi ye desti yüzünden, muradıma eremedim. Siz bun*ca nefsâni arzû ve avarelik peşinde iken; nasıl yol bulabilirsi*niz!..’” buyurdular.

Sonra da talebelerine: “Sizler havada uçan birisini bile gör*seniz, hemen o kimsenin faziletli ve kerametli birisi olduğuna karar vermeyiniz. Hatâlı olabilirsiniz. Ancak onun gerçekten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak mümkündür. Onun; İslâmî emirlere uymaktaki dikkatine, Peygamber Efen*dimizin ahlâkı ile ahlâklanmasına, sünnet-i seniyyeye bağlılı*ğına ve gerçek İslâm âlimlerine saygı ve sevgisine bakmalısı*nız. Bunlara uymakta, küçük bir ihmâl ve gevşekliği bulunu*yorsa; o kimseye fazilet ve keramet sahibi denemez!..” buyur*du.

Sonra da şunları ilâve ederek: “Hak sevgisinin nişânı, üç şeyle: (1)Cömertlikte, denize benzemek!.. (2) Şefkatte, gü*neşe benzemek!.. (3) Tevâzûda, toprağa benzemekle belli olur!..” buyurdu ve tekrar: “Hayat, ilimde!.. Rahat, ma’rifette!.. Zevk, zikirdedir!..” nasîhatında bulundu.

Kendisine gene sordular: “Yâ Şeyh!.. Bu derecelere, nasıl ulaştınız?”

Cevâben buyurdu ki: “Her yerde ve her zaman; Allah ü te- âlânın gördüğünü bilmek ve edebe riâyet etmekle.”

Memleketi olan Bistâm şehrinde, 261 (874m.) yıllarında hastalandı. O zaman talebelerine hitâbla: “Ömrüm boyunca:

Allah ü teâlâya lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazı hakkıyla kılabilmeyi çok arzû ettim. Bu arzû ile, belki daha güzel olur ümidiyle; sabahlara kadar namaz kılmışımdır Lâkin hiçbir namazımı, dergâh-ı İlâhîye lâyık bulamadım. En sonunda,

Rabbime şöyle yalvardım: ‘Allahım!.. Sana lâyık hiçbir namaz kılamadım. Kıldığım namazlar kusûrlu ve ancak, Bâyezîd ku*luna yakışır idiler. Amma Sen af ve mağfiret sâhibisin. Beni de; kusur ve günâhlarımla kabûl eyle, Allah’ım’ diye duâ ettim.”

Hazreti Bâyezîd bütün ömrünce, Zikrullahı çok çok yapar- ladı. “Allah!.. Allah!..” demekten yorulmazdı.

Son demlerinde de: “Allahım!.. Yetmiş yıllık ömrümü, cehalet ve günâllarla telef ettim. Cümle ayıplarımla, Sana dö*nerim!.. Ve İslâm dînine sığınırım!.. Şehâdet kelimesini getiri*rim!.. Şimdi, cân emânetini vermekteyim. Lâkin gaflet hâli, de*vam etmektedir. Yâ Rabbî!.. Bâyezîd kuluna;, huzûr ve zikir hâlini ihsân eyle! duâsım etti ve “Allah!.. Allah!..” zikrine de*vam ederken, temiz rûhunu teslîm eyledi.

Kendisini çok seven, Ebû Mûsâ adlı arkadaşı; başka bir şe*hirde bulunuyordu, O gece rüyâsında; “Arş-ı a’lâyı, başında taşıyor gördü!..”

Çok taaccüb etti, fakat yorumlayamadı. “Bâyezîd’e (rh.a,) ta’bîr ettireyim” diyerek, hemen Bistâm’ın yolunu tuttu. Oraya vardığı zaman hazretin cenâze cemâatıyla karşılaştı. İnanılmaz bir kalabalık, onun namazını kılmış; kabre götürüyorlardı.

“BâriL Mübârek tâbutunu taşıyayım!..” diyerek; yanaşma*ya çalıştı. Fakat bir türlü muvaffak olamadı. Büyük meşakkatle kendisini, tâbutun altına attı. Başı üstünde giden sandukadan, şöyle bir ses işitti: “Yâ Ebû Mûsâ!.. Akşam gördüğün rü’yânın ta’bîri; şu içinde bulunduğun hâldir!..” buyuruluyordu.

Vefâtmdan sonra büyüklerden biri,, onu rüyâda gördü ve sordu: “Allah ü teâlâ sana, nasıl muâmele eyledi?.,”

Cevâben buyurdu ki: “Beni toprağa koydukları zaman, şöyle bir hitâb işittim: “Ey Bâyezîd!.. Bizim için, ne getirdin?..” “Yâ Rabbî!.. Sana lâyık, hiçbir şey yapamadım. Huzûruna lâyık, hiçbir şey getiremedim. Amma şirk de getirmedim, Al*lah’ım” dedim.

Başka bir büyük, gene rüyâsmda: “Münker ve Nekir me*lekleriyle, ne yaptm?” diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “İki vazifeli melek geldiler ve: ‘Rabbin kimdir?’ dediler. Ben de: Bunu bana sormakla, maksadınız hâsıl olmaz!..’ cevâbım ver*dim. Melekler taaccüb edince, ilâve ettim: ‘Bana, O’nu soraca*ğınıza; beni O’na sormalısınız!.. Çünkü O beni; kulluğuna kabûl buyurursa, ne güzel!.. Ma’zallah, kul olarak kabûl et*mezse; ben istediğim kadar: ‘O, benim Rabbimdir desem, fay*dası olur mu’ dedim.”

“Şeyhü’l-Meşâyıh” Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyurur ki: “Velîler arasında, Bâyezîd-i Bistâmînin mevkii; melekler arasında Cebrail aleyhisselâmm yeri gibidir!..

Cenab-ı Hak cümlemizi; sultânü’l-ârifîn ve diğer evliyâ- nın muhabbetinden mahrûm eylemesin, âmin.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Zerre 07:46 11.02.20
ALLAH cc. Bizleri onların velilerin davranış ve yolundan ayırmasın onlar her daim peygamber sas. Yolundadırlar.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
basarmakicindua 10:36 29.03.20
Pür dikkat okudum. Ne güzel bir biyografi. Allah razı olsun paylaşandan.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla Up