Allah Dostları & Evliyalar

İmami Caferi Sadık hz. - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Allah Dostları & Evliyalar>İmami Caferi Sadık hz.
imas 10:37 18.08.20
İmâm-ı Ca'fer ilmi, oniki imâmdan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır'dan öğrendi. İlim ve fa-zîlette zamanının bir tanesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamanının bütün fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimya ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimya ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamanında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyanın babası sayılan Câbir de, Ca'fer-i Sâdık'ın talebesidir. İmâm-ı Ca'fer'in en meşhûr talebesi, Hanefî Mez-hebi'nin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe Nu'man bin Sâbit'tir. İmâm-ı â' zam, Ca'fer-i Sâdık'ın derslerine ve sohbetlerine devam ederek, o gizli ve aşikâr ma'rifet kaynağından ilim ve evliyâlık yolunda çok istifâde etti. İmâm-ı a'zam, O'nun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için, "O iki sene olmasaydı, Nu'man helâk olmuştu" buyurmuştur, İmâm-ı a'zam (r.a.), bu sözü ile hocası Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin büyüklüğünü, kıymetini, kavuştuğu dereceleri anlatmak istemiştir.


Kalbi, bütün kötü huylardan temizleyip, Allahü teâlâya kavuşmak için lâzım gelen ma'rifetleri, ibâdet ve işleri öğreten tasavvuf yollarının çeşitli isimler alması, başka başka olduklarını göstermez. Aynı mürşidin talebeleri, birbirlerini tanımak ve hocaları (mürşidleri) ile öğünmek için bulundukları yola, müşridlerinin isimlerini vermişlerdir. Hz. Ebû Bekir vasıtası ile gelen yolda "zikr-i Hafî" ya'nî sessiz zikir yapılmış olup, Hz. Ali vasıtası ile gelen yolda da "zikr-i cehri" ya'nî yüksek sesle zikir yapılmıştır. Bütün tasavvuf yolları, İmâm-ı Ca'fer Sâdık hazretlerinde birleşmektedir, İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık, iki yoldan Resûlullaha bağlıdır. Birisi babalarının yolu olup, Hz. Ali vasıtası ile Resûlullaha bağlıdır. Bu yola "vilâyet yolu" denir. İkincisi anasının, babalarının yolu olup Hz. Ebû Bekir vasıtası ile Resûlullaha bağlanmaktadır. Bu yola da "Nübüvvet yolu" denir, İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık, hem ana tarafından Ebû Bekr-i Sıddîk soyundan, hem de, onun vasıtası ile Resûlullahtan feyiz almış olduğu için "Ebû Bekr-i Sıddîk, beni iki hayata kavuşturmuştur" buyurdu. Ca'fer-i Sâdık hazretleri, Resûlullahtan gelen Peygamberlik (Nübüvvet) üstünlüklerine Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir silsilesi ile kavuşmuştur. Evliyâlık (velayet) üstünlüklerine de, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeynel'âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur, İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık'ta bulunan bu iki feyiz ve ma'rifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir. İmâm hazretlerinden, Ahrâriyye büyüklerine, Hz. Ebû Bekir yolu ile, öteki silsilelere ise, Hz. Ali yolu ile feyiz gelmektedir.


İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık'ın ilimde, ma'rifette, zühd, takva, kanâat ve bütün güzel ahlâktaki üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. Büyükler gibi çocuklar arasında da meşhûr olmuştur. Hikmetli sözleri ve menkıbeleri (ibret dolu hayat olayları) her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü ba'zı eserlerde şöyle anlatılmaktadır.


Ca'fer-i Sâdık; Muhammed aleyhisselâmın milletinin (dininin) sultanı, peygamberlik kemâlâtının (üstünlüklerinin) bürhanı (delili, senedi), hakîkatların âlimi, evliyânın gönüllerinin meyvası, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vârisi, ariflerin, Hak âşıklarının serveri (önderi) idi. Zevk, aşk sahiplerinin rehberiydi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu. Ca'fer-i Sâdık, Ehl-i beytten olup, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Ehl-i sünnetin reisi olan İmâm-ı a'zamın ma'rifette, tasavvuf ilimlerinde hocasıdır. Ehl-i sünnet vel-cemâat ve Ehl-i beyt sevgisi ile doludur. Ya'nî Ehl-i beyti sevenler ve onların yolunda gidenler, aslında Ehl-i sünnet olanlardır. Ehl-i beyte olan hakîki ve samîmi sevgisinden dolayı, İmâm-ı Şâfiî'ye (ki, Ehl-i sünnetin imamıdır) "Râfızî" diyenler oldu. Halbuki O, kimseyi kötü-lemedi, hepsini sevdi. Nitekim bütün Ehl-i sünnet âlimleri, "Ehl-i beyti sevmek âhırete îmân ile gitmeye son nefeste selâmete, hidâyete kavuşmaya sebep olur" buyurdular. İmâm-ı Şâfiî (r.a.) buyurdu ki: (Sizi sevmeyi, Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde emrediyor. Namazlarında size duâ etmeyenlerin namazlarının kabul olmaması, kıymetinizi, yüksek derecenizi gösteriyor. Şerefiniz ne kadar büyüktür ki, Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde sizleri selâmlıyor).


Tasavvuf ilimlerinde yüksek ma'rifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Ca'fer-i Sâdık, (r.a.) kelâm, tefsîr, hadîs ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler (risâleler) sonradan yazılmıştır. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmadı. Kelâm ilminde, sapık i'tikâd (inanç) sahibi olan Ehl-i bid'ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer almıştır.


Ca'fer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i sünnet i'tikâdında olmanın şartlarından birisi olan Peygamberimizin (s.a.v.) dört halifesinin üstünlük ve halifelik sırasını inkâr edenlere ve Eshâb-ı kirâma dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı vesikaları ile cevap vermektedir. Birgün, bu konuda bozuk bir inanca sahip olan sapık birisi, gelip Ca'fer-i Sâdık'a dedi ki:
- Ey Ca'fer! Eshâb arasında, en üstün kimdir?
- Ebû Bekr-i Sıddîk, hepsinden üstündür.
- Böyle olduğunu nereden biliyorsun?
- Allahü teâlâ O'nun için, Resûlden sonra ikinci buyurdu. Bundan üstün şeref olmaz.
- Ali "radıyallahü anh", Resûlün yatağında, kâfirlerden korkmadan yatmadı mı?
- Ebû Bekir (r.a.), bir şeyden korkmadan mağaraya önce girdi.
- Kâfirlerden korkmasaydı, girmezdi. Halbuki, Allahü teâlâ, Resûlüne haber verip, Ebû Bekir'e"Korkma" dedi. Demek ki, korktu.
- O, Resûlullaha bir zarar gelirse diye korktu. Ayağını bir deliğe koydu. Yılan onu kaç kere ısırdı.Acısına katlanıp, Resûlü rahatsız etmemek için, ayağını çekmedi. Resûlü uyandırmamak için, hiç ses deçıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehirlenerek, canını Resûle fedâ etmezdi.
- Mâide sûresi, ellisekizinci âyetinde "Rükû'da iken sadaka verirler" diye medh olunan (öğülen)Ali'dir.
- "Allahü teâlâ mürtedlerle cihad eden bir kavim getirir. Allahü teâlâ bunları sever" âyet-i kerîmesi, Ebû Bekir Sıddîk içindir ve daha çok yükseltmektedir.
- Bekara sûresi ikiyüzyetmişdördüncü âyetinde, "Mallarını, gece, gündüz, gizli, göz önünde verenler" medh olunan Ali değil midir?
- Ebû Bekr-i Sıddîk'ı medh eden (Velleyl) sûresi, şânını çok yükseltmektedir. Çünkü Ebû Bekir,kırkbin altın verdi. Kendisine hiç bırakmadı. Allahü teâlâ, Resûlüne, Cebrâil "aleyhisselâmı" gönderip"Ben Ebû Bekir'den razıyım. O benden râzı mıdır?" buyurdu. Ebû Bekir, (Ben, Allahü teâlâdan razıyım, razıyım, razıyım) diyerek cevap verdi.
- Tevbe sûresinin yirminci âyetinde "Hacılara su vermeği ve Mescid-i Haramı bina etmeği, i-mân etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle bir mi tutuyorsunuz? Hayır. Böyle değildir" Ali
öğülmektedir.
- Hadîd sûresi, onuncu âyetinde, "Mekke'nin fethinden önce, sadaka verip, cihâd eden ile,fetihden sonra veren ve cihad eden bir değildir. Önce olanın derecesi daha yüksekdir." Ebû Bekirmedh olunuyor. Ebû Cehl (Amr bin Hişâm bin Mugîre) Resûlullaha vurmak istedi. Ebû Bekir yetişip, önledi.
-Ali, hiç kâfir olmadı.
- Evet öyledir. Fakat, Allahü teâlâ, Tevbe sûresi, yüzbirinci âyetinde "Muhâcir ve Ensârın öncegelenlerinden Allahü teâlâ razıdır. Onlara Cennette sonsuz ni'metler vardır" ve Zümer sûresi,otuzüçüncü âyetinde, "Doğru haberle gelen ve O'na inanan için, Cennette, istedikleri her şey vardır." Ebû Bekir'in îmânını medh etmektedir. Başkasının îmânı, böyle öğülmedi. Mekke'de, Resûlullahher ne söylese, kâfirler, yalan söylüyorsun derdi. Ebû Bekir hemen yetişip, doğru söylüyorsun yâResûlallah derdi.
- İmrân sûresi, yüzellibeşinci âyetinde, Allahü teâlâ, "Uhud gazanda, şeytana uyup, dağılanlar"
diye şikâyet etmiyor mu?
- Âyet-i kerîmenin sonunu da oku. Bak ne buyuruyor. "Onların bu kusurlarını affettim." buyuruyor.
- Ali'yi sevmek farzdır. Şûra sûresi yirmiüçüncü âyetinde "Size İslâmiyeti bildirdiğim ve Cennetimüjdelediğim için, bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz" buyuruldu ki, bunlarAli, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin'dir.
- Ebû Bekir'e duâ etmek ve O'nu sevmek farzdır. Allahü teâlâ, Haşr sûresi onuncu âyetinde, "Muhâcirlerden ve Ensârdan sonra, kıyâmete kadar gelen mü'minler, yâ Rabbi! Bizi affet ve bizdenönce gelen din kardeşlerimizi (Ya'nî Eshâb-ı kirâmı) affet derler," buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyorki; (Âlimler buyurdu ki; Eshâb-ı kirâmdan birini sevmiyen kimse, bu âyette bildirilen mü'minlerden olmaz.Bu duâdan mahrum olur).
- Resûl aleyhisselâm, "Hasan ve Hüseyin, Cennet gençlerinin üstünüdür. Babaları ise, dahaüstündür" buyurdu.
- Ebû Bekr-i Sıddîk için bundan daha iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bâkır'dan işittim. Ceddimİmâm-ı Ali buyurdu ki, Resûlullahın (s.a.v.) huzurunda idim. Başka kimse yoktu. Ebû Bekir'le Ömer geldi.Resûlullah buyurdu ki: "Yâ Ali! Bu ikisi, Cennet erkeklerinin en üstünüdür."
- Yâ Ca'fer, Âişe mi üstündür. Fâtıma mı?
- Âişe (r.anhâ), Resûlullahın zevcesi idi. Cennette onun yanında olur. Fâtıma (r.anha), Ali'nin zevcesi idi. Onun yanında olur.
- Âişe, Ali ile harb etti. Cennete girer mi?
- Ahzâb sûresi, elliüçüncü âyetinde "Resûlullahı incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini nikâhile hiç almayınız. Bunların ikisi de büyük günâhtır" buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyorki, "Bu âyet gösteriyor ki, Resûlullah vefât ettikten sonra da, O'na saygı göstermek için zevcelerine saygılâzımdır."
- Ebû Bekir'in halife olacağını, Kur'ân-ı kerîmde gösterebilir misin?
- Hem Kur'ân-ı kerîmde, hem Tevrat'ta ve hem de İncil'de gösterebilirim. En'âm sûresi,yüzaltmışbeşinci âyetinde, "Allahü teâlâ, sizi yer yüzünün halifesi yaptı, birbirinizin yerini tutarsınız." Nur sûresi ellibeşinci âyetinde "İmân eden ve emirlerimi yapanlarınızı, yeryüzüne hâkim kılacağımı söz veriyorum. İsrâiloğullarını halife yaptığım gibi, sizi de, birbiriniz ardı sıra halife yapacağım" buyurdu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki: "Bu âyet-i kerîme gaybten haber verip, Kur'ân-ı kerîmin,Allah kelâmı olduğunu ve dört halifesinin meşru, haklı olduğunu göstermektedir." Tevrat'ta ve İncil'de,Feth sûresi son âyetinde "Resûlullah ve O'nunla birlikte olanlar, birbirlerini her zaman ve çok severler ve her zaman kâfirlere düşman olurlar." Bütün Eshâb bildirilmekte ve Ebû Bekr'in şerefine işaret edilmektedir. Bu âyetin sonunda "Eshâbının misâlleri Tevrat'ta ve İncil'de bildirildi." buyuruyor.Ceddim Ali'nin haber verdiği hadîs-i şerîfte: "Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermediği kerâmetleri bana verir. Kıyâmette mezardan, önce kalkarım. Allahü teâlâ, dört halifeni çağır buyurur.Onlar kimdir yâ Rabbi? derim. Ebû Bekir'dir buyurur. Yer yarılıp Ebû Bekir, herkesden öncemezardan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali kalkar..." buyuruldu.
Sapık, hemen söz alıp:
- Yâ Ca'fer, bunlar, Kur'ân-ı kerîmde var mı?
- Zümer sûresi, altmışdokuzuncu âyetinde "Peygamber ve bunların şâhidleri, hesap için getirilir" buyuruldu. (Yahut şehîdleri getirilir.) denildi.
- Yâ Ca'fer, şimdiye kadar, üç halifeyi sevmiyordum. Şimdi buna pişman oldum. Tövbe edersemkabul olur mu?
- Çabuk tövbe et. Bu tövbe, se'âdetine alâmettir. Bu hâl ile âhırete gitseydin, dînin boşa giderdi.

İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık, hadîs ilmînde sika (güvenilir) bir râvî olup ve kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Ata bin Ebî Rebâh'dan ve Zührî gibi birçok râvîden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyanî gibi zâtlar hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Buhârî'nin dışında kalan Kütüb-i sitte'nin hepsinde yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, O'nun sika (güvenilir) olduğunu bildirmişlerdir, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe, O'nun hakkında, "O'ndan daha fakîh (fıkıh ilmini bilen) kimse görmedim" buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvî olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, İmâm-ı Ca'fer'in "Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız" buyurduğunu haber verdi. Her ilimde üstâd, her ma'rifette mahirdi. Doğruluğu ve sadâkati o kadar çoktu ki, bundan dolayı kendisine "Sâdık" lakabı verildi.


Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" nurlu yolunu, hiç değiştirmeden, apaçık ve tam doğru o-larak bugüne kadar ulaştırmada, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmeti çok büyüktür. Bu büyük hizmet için, aralarında vazife taksimi yapan bu âlimlerden îmân, inanç bilgilerini anlatıp öğretenlere "Mütekellimin" denildi. İbâdetlerin ve işlerin nasıl olacağı, harâm ve helâli, farzı, vacibi öğreten âlimlere de "Fukahâ" dendi. Kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeyleri öğreten ilme "Tasavvuf" ve bu ilmin âlimlerine de "Mutasavvifîn", denildi, işte İmâm-ı Ca'fer hazretleri, bu üçüncü ilmi anlattı, öğretti. Kelâm ve fıkıh âlimlerinin uğraştığı sahada ayrıca kitap yazmadı. Yoksa bu bilgilerde de, bütün âlimlerin ve evliyânın üstadı idi.


Bu büyük imâmın hayatı, hâli, ibret dolu menkıbeleri o kadar çoktur ki, anlatmak ve yazmakla bitirilemez. Okuyanların, işitenlerin gönüllerinde bu büyük velîye karşı, çok az da olsa sevgiye, muhabbete vesîle olması için menkıbelerinden ve hikmetli sözlerinden seçerek ba'zılarını yazıyoruz:
Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Ca'fer-i Sâdık'ın (r.a.) yanına gelmişti. O'na dedi ki: - Ey Peygamberin "aleyhisselâm" torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki:
"Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zahidi, Allahtan en çok korkanısın. Benim nasîhatime ne ihtiyâcın var?"
"Ey Resûlullahın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâcibtir, borçtur."
"Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim olan Muhammed "aleyhisselâmın" elimden yakalayıp: "Niçin bana hakkıyle uymadın?" demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep (soy) işi değil, ibâdet ve amel İşidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: "Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik; soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl) aleyhisselâm, annesi Betûl (Hz. Fâtıma evlâdından) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir Kıymeti olsun!" Hz. İmâm mütevazı ya'nî çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü'mini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Bir gün kölelerini çağırdı. Onlara dedi ki: "Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyâmet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefâatçi olması için birbirimize söz verelim!" "Ey Allahü teâlânın Resûlünün evlâdı! Sizin bizim şefâatimize ihtiyâcınız yoktur. Dedeniz Muhammed aleyhisselâm, re bütün insanların ve cinlerin şefâatçisidir." "Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyâmet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım" buyurdu.
İmâm-ı Ca'fer hazretleri bir müddet halvet (yalnızlık) hâlinde kalmış, evinden re- İnsanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânının büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip: "Ey Resûlullahın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden ak mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?" deyince buyurdu ki: "Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakikati meydana çıktı." ve şu iki beyti okudu:
Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da, İnsanların kimi hayâl, kimi ümitpeşinde.
Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.
Zamanın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: "Hemen git, İmâm-ı Ca'fer'i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum."
Vezir: "Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgul olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!" - Vezir, hükümdarı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat ikna edemedi. Mecburen gidip çağırdı. Vezir çağırmaya gidince hükümdar cellâtlara emir verdi.
"İmâm-ı Ca'fer içeri girince, ben başımdan külahımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!"
Bir müddet sonra, İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdar bunu görünce, derhal a-yağa kalktı. Büyük bir tevazu ile O'nu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeble karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hz. İmâma:
"Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım" dedi.
Hz. İmâm buyurdu ki: "Senden bir ricam yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem."
Gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Hz. İmâm gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: "Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürte-cektiniz?"
Hükümdar cevap verdi: "Hz. İmâm içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana."Onu incitirsen seni parça parça ederim" diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.
Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Ca'fer-i Sâdık'ın evine gitmişti. Huzuruna girip görüşmek için izin istedi. Kendisine izin verdi. Yanına geldiği zaman O'na dedi ki: "Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultan ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamanın hâli bunu icâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git"
"Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasîhat alacak bir hadîs-i şerîf işitip gideyim."
"Çok sözün sana faydası yoktur. Ben babamdan, o da babasından, dedem de babasından rivâyet ederek Resûlullahdan (s.a.v.) bildirilen üç şeyi anlattı:
Allahü teâlânın ni'metine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allaha hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde İbrâhîm sûresi onuncu âyetinde, "Ni'metlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim" buyurdu.
Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istiğfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istiğfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını va'dediyor.
Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden bir sıkıntı görürse ve bir belâya duçar olursa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah-il-aliyyil-azîm" desin.
Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Ca'fer'in elini tuttu ve O'na dedi ki: "hepsi bu üçü müdür?"
"Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun."
Bir gün Ca'fer-i Sâdık'a sordular "Allahü teâlâ, faizi niçin harâm kılmıştır?" Buyurdu ki: "İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu harâm etti. Faiz harâm olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu."
İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık hazretleri duâsı makbul olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Ca'fer-i Sâdık hazretleri "Yâ Rabbi! elbisem yoktur, bana elbise gönder" buyurdu. Aniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan takip eden zât evlerine kadar geldi. Hz. İmâma (Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin) dedi. Bu söz Hz. İmâmın hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.
Bir şahıs, İmâm-ı Ca'fer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. "Yâ Rabbi' Buna elli hac yapacak kadar mal ver! diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Ellibirinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti.
Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; "Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O Ca'fer-i Sâdık hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda çok itirazda bulundu ve dedi ki; Ca'fer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?.
Ca'fer-i Sâdık'ın bu işden haberi oldu ve şöyle buyurdu: "Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin."
Birgün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Ca'fer-i Sâdık'a itirazda bulunmadı.
İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beyt'in en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce ma'rifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır.
Buyurdular ki: "Beş kimsenin sohbetinden, ya'nî beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâima aldanırsın. Çünkü sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan ya'nî aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca (düşünce) seni harcar. Beşincisi fâsıktan ya'nî günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar."
"Bir mü'min kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa."
"Müslüman kardeşinizden ma'nâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kabil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın."
"Bir hatâ işlediğiniz zaman istiğfâr edin, hatâda ısrar helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfâra devam etsin."
Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: "Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!"
"Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:
1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,
2. Misafire hizmet etmek.
3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek.
4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.
"Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, "Mâşâallah, la havle velâ kuvvete illâ billah (ya'nî, Allah'ın dilediği olur, kuvvet O'nundur) desin!"
"Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebatı (sebze) yemek çok yesin!"
"Din âlimleri (Fakîhler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir."
"Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer."
"Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz, iktisat eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır, insanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır."
"Ana-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet miktarınca indirir."
"Takvadan (Allahü teâlâdan korkup harâmlardan sakınmaktan) daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur."
"İyilik üç şeyle tamam olur.
1. O iyiliği yapmakta acele etmek.
2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâima küçük görmek.
3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.
Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır." "Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak perişanlık ve düşüncesizliktir."
"Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebep olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim... gibi sözler söylemek, kişinin helakidir."
"Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur 1- Ateş, 2- Düşmanlık, 3- Fakîrlik, 4-Hastalık."
"Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenattırlar. Oğlanlar ise, ni'mettirler. Hasenat sahibi olanlar sevab kazanır. Ni'metlerden ise hesaba çekilir, suâl sorulur."
"Bir kimse, kusur, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tehna bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur."
"Üç şey vardır ki, müslümanları çok azîz, şerefli eder:
1. Kendisine zulüm edeni affetmek.
2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak.
3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak."
Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhati pek meşhûrdur. Oğluna buyurdu ki:
"Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakîr olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O'nu kaza ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.
- Ey oğlum, insanlara tan çok sakın, yoksa sâna da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktansakın, sonra aşağılanırsın.
- Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninleistişare eder (danışır, fikrini alır).
- Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermiyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.
Ey oğlum, Allahü teâlânın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehy edici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur."
İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba'zıları şunlardır: Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
"Allahü teâlânın ni'metlerine kavuşan, bu ni'mete hamd ve şükür etsin! Rızkı azalan kimse, çok tövbe istiğfâr yapsın. Sıkıntıya düşen, bir musîbete yakalanan kimse de, "Lâ havle velâ kuvvete illa billâh" desin."
"Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitabıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid'atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır."
"İlim hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevab vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere."
Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî'de: "Lâ ilâhe illallah kal’amdır. Bunu okuyan, kal'aya girmiş olur. Kal'ama giren de, azabımdan kurtulur" buyuruldu.
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri (Müsned'inde) buyuruyor ki: Cebrâil'in (a.s.) Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize "Lâ ilâhe illallah hısnî, men kâlehâ, dehale hısnî ve men dehale hısnî, emine min azâbî" şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur.

Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’ın en büyük hususiyetlerinden biri de, herkesle anladığı dil ile konuşabilmesidir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde bulunanlar, bilgi bakımından birbirlerinden çok farklı derecelerde olsalar bile, onun sözlerinden hepsi de kendilerine göre birşeyler öğrenebiliyorlardı.
• Hz.İmâm Cafer-i Sâdık; Hak’kın, hakkıyla tanınması için şu dört şeyin bilinmesi gerektiğini ileri sürerdi:
1. Cenâb-ı Hak’kı tanımak.
2. Seni nasıl yarattığını, sana ne yaptığını, sana neler ihsân ettiğini bilmek.
3. Sana verdiği bütün bu paha biçilmez nimetlere karşı senden neler istediğini bilmek.
4. Varlık nurunu söndürecek, davranışların neler olduğunu bilmek.

Bu dört şeyin aynı zamanda ilmin esasını teşkil ettiğini söyler, şöyle derdi:
“Sadece Cenâb-ı Hak’kın varlığına inanmak yetmez. Allah’ı tanıdıktan sonra, onun varlığına inandıktan sonra, onun bizlere verdiği nimetleri de hakkıyla bilmemiz lâzım gelir.

Bunu bilmek, o varlığın bize verdiği nimetlere şükretmenin başlangıcıdır. Şükretmek kulluk vazifesini yerine getirmek demektir. Ancak bunu idrâk eden bir varlık, insan olmak sıfatına lâyık olur. Her çeşit ilim, bilgi falan da ancak bundan sonra gelir.

Ne olduğunu bilmeyen, bunu düşünmeyen, hiçbir şeye inanmayan, inanmak veya inanmamak için delili de olmayan bir insana ancak acımak lâzım gelir. O, Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanamıyor demektir.”
• Tövbe ederek halinizi ıslâh ediniz. Vakit varken tövbe edip ıslâh eylememekte direnenler, kendilerini beğenmiş zümreden sayılırlar. Tövbe ve istiğfar etmeyi, bugünden yarına bırakanlar ise ancak serserilerdir.
• Günah işlemeyi âdet edinenler ve günah işlemekte devam edenler günün birinde düşeceklerini bilmez ve gaflet ederler. Günün birinde de bundan ancak zarar görürler. O gün büyük pişmanlık duyarlar ama, bu pişmanlık kendilerine hiçbir fayda vermez.
• Bir gün Hak yolunun aşıklarından birisi Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’a; “Yâ İmâm bana öğüt ver” diye yalvardı.

Hz.İmâm buyurdu ki:
Hak yolunun yolcularına şu dokuz öğüdü verebilirim. Sana da aynı öğütleri vereceğim. Eğer onun yolunda yürümeye azimli isen, bu dokuz öğüdü tutabilmek için Cenâb-ı Hak’kın sana yardımcı olmasını dilerim.

Bu dokuz öğütten üçü nefsin riyâzeti, üçü hilim ve üçü ilim hakkındadır. Bunları aklında tut ve ona göre davranmayı ihmal etme!

Hz. İmâm konuşmaya devam etti:

Nefsin riyâzeti için vereceğim üç öğüt şudur:
1. Karnının iyice acıktığını, iştahının iyice açıldığını hissetmeden, buna kanâat getirmeden hiç bir şey yemeyeceksin. İştahın olmadan yenilen yemek, insanı aptallaştırır. İnsan, ancak aç olduğu ve aç olduğunu hissettiği zaman yemek yemelidir.
2. Yiyeceğin yemeğin ancak helâl olduğuna kanâat getirdiğin takdirde, bunu yemen câizdir. Helâl olmayan yiyeceğe, karnın ne kadar açıkmış olursa olsun, hiçbir şekilde el sürmeyeceksin. Sofraya oturduğun zaman da yemeğe başlamadan önce Allah’ın adını anacaksın! Bu yemeğin sana Allah tarafından verildiğini unutmayacaksın!
3. Hz.Resûlullah bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:
«İnsanoğlu karnından daha temiz olmayan bir kabı tıka basa doldurmamalı. Karnını üçe ayırmalı. Birini yiyecekler, birini içeceklere tahsis edip, üçüncü kısmını kendi nefsine ayırıp bunu boş tutmalı.»

İşte en doğru hareket tarzı da budur. Yani insan oğlu ne kadar aç olursa olsun, midesini yiyecek ve içecek ile midesinin ancak üçte iki kısmını doldurup bir kısmını boş bırakmalıdır. İnsan sofradan her zaman bir miktar daha yemek yiyebilecek halde iken kalkmalıdır.

İnsanlara çok lüzumlu olan hilm için vereceğim üç öğüde gelince, bunlara da çok dikkat etmek gerekir.

Hilm, insanla hayvanı ayıran başlıca unsurdur. Bir hayvana şiddetle muamele edilecek olursa, ondan da ancak şiddetle karşılık görülür. Şiddete karşı hilm ile karşılık verebilmek kudreti ancak insanlara mahsus bir şeydir. Hilmin sırrına ermiş olan kimse kemâl mertebesine yükselmiş olur.

Nefsin terbiyesi hilm ile belli olur. Kötülüğe karşı iyilik ile, hıyânete karşı sadâkatle, şiddete hilm ile karşılık verebilecek ve bunu seve seve yapabilecek kimseye ne mutludur. Böylelerinin hem diğer insanlar arasında itibarı çok artar; hem de dereceleri yükselir.

Kemâl yolunda, Hak yolunda yücelmek isteyenler mutlaka daha önce hilm yolundan geçmek zorundadırlar.

Hilm için vereceğim üç öğüt şudur:
1. Eğer biri haklı haksız yakana sarılıp sana hakaret savurur, küfür ederse; «Bana bir küfür edecek olursan on misli karşılık görürsün» bile dese, ona aslâ bir kötü söz söylemeyeceksin. Kendisine; «Bana yüz kötü söz söylesen bile, sana bir tek kötü söz söylemeyeceğim» diyeceksin. Kötü söz söylenecek kadar insanları aşağılatıcı bir şey olamaz.
2. Eğer sana biri kötü bir şey isnat edecek olursa, vereceğin karşılık şu olacaktır; «Eğer bana isnat ettiğin kötülükler bende mevcutsa, Cenâb-ı Hak’tan beni ıslâh etmesini niyâz ederim. Eğer bende, bana isnat ettiğin kötülükler yoksa, bana sadece iftira ediyorsan, o zaman da Cenâb-ı Hak’ka, bu kusurundan dolayı kazanacağın günahları affetmesi için yalvarırım. »
3. Sana karşı kötülük yapanlara sen iyilikle karşılık ver.
İşte insanı insan yapacak olan üç nasîhat. İnsanlar bu yolu tutacak olurlarsa çok kazanırlar. Haksız yere işiteceğin kötü bir söze, uğrayacağın bir hakarete, hakkında yapılan bir iftiraya, eğer hilmin bu üç düsturu ile karşılık verecek olursan; sana bu kötülükleri yapmış olan kişiler, sonunda ne olsa utanacaklardır. Yürekleri ne kadar karanlık olursa olsun, yine de bir pişmanlık duyacaklardır. Yüreğinde duyulacak bu pişmanlık kadar insanlara iyi tesir eden, onları doğru yola sevk eden bir şey olamaz.
Sen böyle davranmakla, hem de başka insanları doğru yola sevk edeceksin! Böylelikle de sevâb kazanmış olacaksın. Derin bir ruh huzûru hissedeceksin. Bunlar insanları saâdete çıkaracak kapıların anahtarlarıdır.

Şimdi de ilme ait üç öğüt veriyorum. Bu üç öğüt de şunlardır:
1. İlmi, hakiki âlimlerden öğrenmeğe bak. İlmi bilgisi hakkında, mutlak kanâatin olmayan kimselerden, bilgi öğrenemezsin. Bu gibiler belki de seni doğru yoldan saptırırlar.
Bilgisine her hususta güvenebileceğin bir âlim bulursan, ona bilmediklerini, iyi anlayamadıklarını sormaktan asla çekinme! Hiçbir vakit alaya kaçma!
Ve bilhassa vaktin kıymetini bil. Boşuna vakit geçirme! Allah’ın insanlara verdiği ömür pek kısadır. İlim yolunda ilerlemek isteyen bir kimse, vaktinin pek dar olduğunu hiçbir vakit unutmamalıdır.
2. Konuşurken çok dikkatli ol! Hiçbir vakit doğruluğundan emin olmadığın bir sözü söyleme! Kafadan atma! Konuşurken de mutlaka ihtiyâtlı ol!
3. İlimde fetvâ verecek bir dereceye vardığın zaman; konuşmadan, fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermekten, arslandan korktuğun kadar kork! Biri senden bir şey öğrenmek istediği zaman da, ondan hiçbir karşılık beklemeden ve ummadan kendisine doğru cevaplar vermeğe çalış. Gerekiyorsa cevap vermeden önce başkalarına da danışmaktan çekinme!
• Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, bir gün de büyük oğlu İsmail’e nasîhat ediyordu. Ona on iki nasîhat verdi. Hakikatte bu nasîhatlar yalnız oğluna değil, bütün mü’minlere verilmiş nasîhatlardır. Kıymeti de pek büyüktür.

İnsana doğruluk ve saâdet yolunu gösteren bu nasîhatlar şunlardır:
1. Kendi malına ve hissesine kanâat eden her zaman zengindir. Fakat bir insan ne kadar zengin olursa olsun, eğer başkalarının malında gözü varsa o fakirdir. Ve fakir, muhtaç olarak dünyadan gider. Hayatında da hiçbir zaman rahat edemez.
2. İlâhi kazaya razı olmayanlar, bunu tâyin etmiş bulunan Cenâb-ı Hak’kın emirlerine karşı gelmiş sayılırlar.
3. Kendi hatasını, noksanını bilmeyen ve anlamayan bir kimse, başkalarının hatâ ve noksanlarını olduğundan büyük görür. Böyle bir kimse, herkes de kusur bulmağa çalışır. Böylelikle de hiçbir zaman kendi noksan ve kusurunu göremez. Kendisini ıslâh edemez ve çok yazık etmiş olur.
4. Başkalarının kusurlarını meydana vurmak isteyen, buna çalışan bir kimse, günün birinde kendi kusurlarının meydana vurulduğunu görerek dünyaya rezil olur.
5. Müslümanlar arasında fesâd çıkarmak maksadıyla kılıç çekmiş olan bir kimsenin kanı, günün birinde yine kılıçla dökülmeğe mahkumdur.
6. Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları kuyuya düşerler. Böylece lâyık oldukları cezayı, kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.
7. İmkân ve fırsat buldukça bilgi sahibi kimselerle beraber ol. Onlardan bir şeyler öğrenmeğe bak. O zaman fazîletin artar. Merteben yükselir.
8. Eğer câhil ve sefîhlerle düşüp kalkarsan, onlar seni de günün birinde kendi derecelerine düşürürler. Bu gibilerle asla yakınlık kurmayasın.
9. Kötü işlerle uğraşanlara ayak uyduranlar, bir gün onlar gibi kötü olurlar.
10. Her yerde hakikati söylemekten çekinmemelisin. Hatta böyle konuşmaktan sana zarar geleceğini bilsen bile sen yine de doğruyu söylemelisin! Böyle davrandığın için belki ilk zamanlarda sana zarar7 gelecektir. Ama sonunda böyle davranmış olduğun için ancak fayda göreceksin. Hakikati gizlediğin için fayda görebilmene imkân yoktur. Fayda gibi göreceğin şeyler de gelip geçicidir. Sonunda fayda umduğun halde büyük zarar görmen muhakkak ve mukadderdir.
11. Başkalarını ayıplamaktan, başkalarının ayıbını yüzüne vurmaktan kaçınmalısın! Böyle davranmayıp ayıbını yüzüne vurursan, herkes sana düşman olur. Ve günün birinde kendi ayıplarının da yüzüne vurulduğunu görürsün.
12. Bir gün bir ihtiyaç karşısında kalabilirsin. O zaman durumunu herkese açma! Herkesten yardım isteme. Ancak kerem sahibi olduklarını bildiklerinden yardım isteyebilirsin.

Bu on iki nasîhat, birer birer üzerinde durulacak olursa, ne derece kıymetli olduğu kolayca anlaşılır.
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, oğluna bu oniki nasîhatı verdikten sonra ona şu sözleri söylemiştir:
“Eğer bu nasîhatlarımı tutacak olursan, hem bu dünyada rahat yaşarsın; hem de öldükten sonra selâmete ulaşırsın.

Ebu Hanife (r.a.) İki sene kadar İmam Cafer-i Sadık hazretlerinin hizmetinde bulunmuş, ona talebe olmuştur.


Güvenilir İmam
İmam Ca‘fer-i Sâdık (r.a) hem âlemlerin sultanı Efendimiz’in (s.a.v) neslinden gelen bir velî, hem de Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a) sahip olduğu “sıddîkıyet makamı”nın vârisi bir Allah dostu…
Onun dünyaya gelişiyle, ilim ve irfan nurları yeniden parlamaya başladı. Dedesi kâinatın efendisi sevgililer sevgilisi Muhammed Mustafa’nın (a.s) torunu Hz. Hüseyin Efendimiz’di (r.a). Annesi ise Hz. Ebû Bekir’in torunu Ebû Muhammed Kasım’ın kızı Ümmü Ferve’ydi. Anneannesi ise Hz. Âişe validemizin kız kardeşi Esmâ (r.a) annemizdi.
İmam Ca‘fer-i Sâdık (r.a) devrin gönüller sultanıydı. Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilen bir aileden geliyordu. Önce onu dedesi, babası ve annesi Kur’an ve sünnet ilimleri konusunda yetiştirdi. O, zamanın en önemli ilim ehlinden hiç ayrılmadı. Zamanın en önemli hadis âlimleri Urve, Atâ, Nâfi ve İmam Zührî hazretlerinden hadis rivayet etti, onların hadis derslerine katıldı.
Kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, İmam Mâlik gibi devrin en büyük ilim sahipleri hadis nakletti. Pek çok hadis imamı onun hadislerini kitaplarına “hadislerine güvenilir (sika râvi)” diye aldılar. Zira o, Ebû Hâtim hazretlerinin dediği gibi bir zattı:
“İmam Ca‘fer-i Sâdık hazretleri, her konuda kendisine güvenilen bir âlimdi. Hatta o, kendisine güvenilip güvenilemeyeceği sorusu akla gelmeyecek kadar şahsına güven duyulan büyük bir ilim sahibiydi.”
Bir gün amcası Zeyd hakkında, Kelb kabilesinden Hakem b. Abbas’ın hakaret içeren şu sözlerini işitti:
“Sizin için astık Zeyd’i hurma dalına
Rastlamadık dürüst olup da asılanına”
Bu sözler üzerine İmam Ca‘fer-i Sâdık hazretlerinin dilinden şu sözler işitildi:
“Allahım! Göster şu kuluna köpeklerinden birini.”
Aradan günler geçti…
Bir haber duyuldu; bir aslan Kelb kabilesinden Hakem b. Abbas’ı paramparça etti diye… O, yüce Allah’ın nazlı kullarındandı. Hakk’a yönelen biriydi, niyazı kabul görendi.
Leys b. Sa‘d şöyle anlatıyor:
“113 (736) yılında hac görevimi yerine getirmek üzere hacca gitmiştim. Kâbe-i Muazzama’da bulunduğum bir gün Ebû Kubeys dağına çıktım. Orada Allah’a dua etmekte olan daha önce hiç görmediğim birine rastladım.
‘Ey rabbim! Ey rabbim!’ diyerek yüce Allah’a yalvarıyordu. Bir ara nefesi kesildi. Tam o anda, ‘Yâ hay! Yâ hay!’ dediğini hissettim.
Derken, yine nefessiz soluksuz kaldı. Bir süre sonra kendine geldi. Bu kez Allah’a şöyle dua etti:
‘Ey rabbim! Taze üzüm yemek istiyorum, bana ikram et. Hırkam eskidi, yenisini bana nasip eyle.’
Daha o sözlerini tamamlamamıştı ki, üzüm dolu bir sepet önüne geliverdi. Oysa üzüm mevsimi değildi. Ardından yanında iki hırka gördüm. Ama ben o hırkaların bir benzerini bu dünya üzerinde asla görmedim.
Önüne gelen üzümden ben de yemek istedim. Yanına gittim. Kendisine, ‘Bu işte ben de sana ortak oldum biliyor musun?’ dedim. ‘Sen dua ettikçe ben de âmin diye dua ettim’ dedim. Bana şöyle dedi:
‘Tabii ki yiyebilirsin, afiyet olsun’ dedi.
‘Ama ondan bir şeyler alıp saklama, yiyebildiğin kadar ye’ diye tembihledi.
Sözlerini tamamladıktan sonra, gelen iki hırkadan birini bana verdi:
‘Benim hırkaya ihtiyacım yok’ dedim.
Birini kendisi giydi. Diğerini de üzerine aldı, büründü.
Ve bu haldeyken Ebû Kubeys dağından indi. Ben de peşindeydim. İner inmez yanına biri geldi. Şöyle dedi:
‘Ey Allah Resûlü’nün evlâdı! Onu bana hediye etsene’ dedi. O da iki hırkayı gelen kişiye verdi. Ben kendisine, ‘Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) evlâdı kim?’ diye sordum.
Gelen kişi, ‘İşte bu zat. O, İmam Ca‘fer-i Sâdık hazretleridir’ dedi.
O zatın Ca‘fer-i Sâdık hazretleri olduğunu öğrenince hemen peşine düştüm. Belki biraz daha hadis öğrenirim diye umutlandım. Ne yazık ki onu bir daha göremedim.”
Güzel Sözleri
yaymayıp gizlemek ve acele davranmak gerekir.v Bir iyiliğin tamamlanması için yapılanları gözde küçük görmek, etrafa
üstündedir”derse, Allah’a mekân tahsis etmiş olur ve şirke düşer. Çünkü yüce Allah, bir şeyin üstünde olursa taşınmış olur. Bir şeyin içindedir denilirse, bunun anlamı Allah sınırlıdır demek olur. Bir şeyin parçasıdır demek ise Allah’ın sonradan yaratılmış olduğunu söylemek anlamına gelir.v Bir insan, “Yüce Allah bir şeydedir, bir şeyin parçasıdır veya bir şeyin
bir cübbe giyerdi. Dış elbise olarak da ipek ve yün karışımı astarlı bir elbise kullanırdı. Neden bu şekilde giyindiğini merak edenlere ise şöyle söylerdi:v Ca‘fer-i Sâdık hazretleri, elbisesinin altına yünden yapılma kısa ama kalın
“Biz cübbeyi Allah için, ipek ve yünden yapılma süslü elbiseyi de sizin için giyiyoruz. Biz Allah için olanı gizledik. Sizin için olanı ise açığa çıkardık.”
günahlar, henüz yaratılmadan önce, insanların boyunlarına asılan yaftalara benzer. Sakın günah işlemekte ısrar etme ve Allah’tan bağışlanma isteğini asla terketme.v Eğer bir günah işlersen, hemen Allah’tan bağışlanmanı iste. Zira işlenen
Bana hizmet etmeyeni ise kendine hizmetçi edin, o kişi dünyalık işlerle sana hizmet etsin.”v Yüce Allah dünyaya şöyle vahyetti: “Bana hizmet edene sen de hizmet et.
v Yalancının mürüvveti olmaz.
v Başkasının iyiliğini çekemeyen hasetçi rahat yüzü göremez.
v Cimrinin dostu olmaz.
v Dünyasından bezmiş kişilerin kardeşliği görülmez.
v Huyu kötü olana hürmet edilmez.
olursun.v Harama el uzatma, Allah’ın emirlerine sarıl, Allah’ın âbid kulu
olursun.v Allah’ın sana nasip ettiği kısmete razı ol, o vakit gerçek müslüman
rın, seninle nasıl arkadaş olmalarını arzu ediyorsan, onlarla o şekilde dostluk kur, o zaman güvenilen bir insan olursun.v İnsanla
v Kötü kişiyle arkadaşlık yapma. Çünkü o, sana kötülüklerini öğretir.
v Bir sülâleye mensup olmadan asalet iddia eden ve saltanata kavuşmadan güçlü olmak isteyen kişinin, günahın zillete düşürmesinden Allah’a itaat etme izzetine yükselmesi gerekir.

Üstün hallerinden ve menkıbelerinden bir kısmı şöyledir:

İmâm-ı Câfer hazretleri bir müddet halvet, yalnızlık hâlinde kalmış, evinden insanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip:

"Ey Resûlullah'ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?" deyince, buyurdu ki: "Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakîkatı meydana çıktı." ve şu iki beyti okudu:

Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da,
İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde.

Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında,
Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.

Zamânın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: "Hemen git, İmâm-ı Câfer'i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum."

Vezir: "Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgûl olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!" dedi.

Hükümdârı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ edemedi. Mecbûren çağırmaya gitti. Vezir çağırmaya gidince, hükümdâr cellâtlara emir verdi.

"İmâm-ı Câfer içeri girince, ben başımdan külâhımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!"

Bir müddet sonra, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdâr bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hükümdar, Câfer-i Sâdık'a:

"Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım." dedi.

Câfer-i Sâdık hazretleri; "Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem." buyurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: "Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz?"

Hükümdar; "O içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana; "Onu incitirsen seni parça parça ederim." diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım." dedi.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdık'ın evine gitti. Câfer-i Sâdık:

"Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânın hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git!"

Süfyân-ı Sevrî; "Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim." dedi.

Câfer-i Sâdık; "Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivâyetle Resûlullah'tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım." dedi. Bu üç şey şudur:

Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah'a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen; "Nîmetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim." buyurdu.

Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor.

Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğrarsa; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm." desin!

Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer'in elini tuttu ve ona dedi ki: "Hepsi, bu üçü müdür?" Câfer-i Sâdık; "Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun." buyurdu.

Bir gün Câfer-i Sâdık'a sordular: "Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kılmıştır?"

Buyurdu ki: "İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu."

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; "Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder." buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; "Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin." dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.

Bir şahıs, İmâm-ı Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. O da; "Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!" diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti.

Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; "Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?" dedi. Câfer-i Sâdık'ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: "Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin."

Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık'a îtirâzda bulunmadı.

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır.

Buyurdular ki: "Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar."

"Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa."

"Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın."

"Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfâr edin, hatâda ısrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfâra devam etsin."

"Mihnete şükretmeyen, nîmete şükretmez."

"Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Resûlullah'a okunan salevâtı yazarlar."

Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: "Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!"

"Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misâfire hizmet etmek.

3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek.

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek."

"Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, "Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yâni, Allah'ın dilediği olur, kuvvet O'nundur) desin!"

"Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!"

"Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir."

"Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer."

"Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır."

"Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet mikdârınca indirir."

"Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur."

"İyilik üç şeyle tamam olur:

1. O iyiliği yapmakta acele etmek.

2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek.

3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak."

"Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrûr olmak, kibirli olmaktır."

"Uzun emel sâhibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir."

"Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebeb olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim... gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir."

"Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık."

"Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenâttırlar. Oğlanlar ise, nîmettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nîmetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur."

"Bir kimse, kusûr, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur."

"Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder:

1. Kendisine zulüm edeni affetmek.

2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak.

3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak."

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır: Peygamber efendimiz buyurdu ki:

"Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid'atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır."

"İlim, hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere."

Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî'de: "Lâ ilâhe illallah kal'amdır. Bunu okuyan, kal'aya girmiş olur. Kal'ama giren de, azâbımdan kurtulur." buyruldu.

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned'inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; "Lâ ilâhe illallah hısnî, men kâlehâ, dehale hısnî ve men dehale hısnî, emine min azâbî" şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur.

NİÇİN HAKKIYLA YAPMADIN?

Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık'ın yanına gelmişti. Ona dedi ki:

"Ey Peygamber efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: "Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah'tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyâcın var?"

"Ey Resûlullah'ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur."

"Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmın elimden yakalayıp;

"Niçin bana hakkıyla uymadın?" demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep, soy işi değil, ibâdet ve amel işidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki:

"Yâ Rabbî! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtıma) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!"










Alintidir

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
bigarip 16:06 27.08.20
Cevapla Up