Derin Konular

Vahhabiliğin ortaya çıkışı, yaptıkları tahribatlar ve katliamlar - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Derin Konular>Vahhabiliğin ortaya çıkışı, yaptıkları tahribatlar ve katliamlar
fanatik 12:52 25.06.19
Muhammed bin Abdulvahhab kimdir?

Vahhabiliğin kurucusudur. Muhammed kendisinin ismi olup Abdulvahhab ise babasının ismidir. Beni Temim kabilesindendir. 1699 senesinde Necid bölgesinde Uyeyne köyünde doğmuş, 1791’de Deriyye’de ölmüştür. Necid’li olduğu için kendisine ‘Muhammed Necdi veya Necid’li Muhammed’de denir.
İbn-i Teymiye’nin kitaplarını kendine rehber edinerek onun ehl-i sünnet karşıtı fikirlerini benimsemek suretiyle, vahhabiliği kurmuş ve bu batıl görüşü anlatan kitaplar yazmıştır.
Muhammed bin Abdulvahhab’m, bozuk fikirlerini içinde barındıran en meşhur kitabı “Kitâb’üt-Tevhîd”dir. Daha sonra bu kitabı, torunu Abdürrahmân bin Hasen şerh etmiş ve daha sonra da Muhammed Hamid adında bir vahhabi bazı eklemeler yaparak “Feth-ul-Mecîd” adıyla Mısır’da bastırmıştır.1
İbn-i Teymiye ise, miladi 1263 senesinde Harran’da doğmuş. Ehl-i sünnete karşı olan yanlış görüşlerinden dolayı Mısır’da iki defa hapsedilmiş ve 1328 de Şam’da hapiste iken ölmüştür. Onun kitapları ise, vahhabilerin fikirlerinin temel kaynağını oluşturmuştur.
1 Ahmed Cevdet Paşa, Faideli Bilgiler ve Hakikat ilm-i Heyeti tarafından hazırlanan, Muhtelif bilgiler, Hakikat kitabevi, İstanbul, 2009, 52. Baskı, s. 57; Bu kitapların yeni baskıları için bkz.: Muhammed bin Abdulvahhab, Kitab’ut-Tevhid, Suudi Arabistan, 1995, 2. Baskı; Abdurrahman b. Hasan, Fethul-Mecid şerhu kitabu’t-Tevhid, Darus-selam, Riyad.
Muhammed bin Abdulvahhab’m genel görüşleri:
Muhammed bin Abdulvahhab’m bu batıl mezhebini kurmaktan maksadı güya, tevhid inancım, küfür olan şeylerden temizlemekmiş. İslam toplumu güya altı yüz seneden beri şirk üzereymişler. Bunların dinini merhameten yenilemek için vahhabilik mezhebini kurmuş ve bu davasmı aşağıdaki Ayet-i Kerime’ler ile tastik ettirmeye çalışmıştır1:
Sure-i Ahkaf, Âyet 5:
“Allah’u Teala’yı bırakıp da, kendisine kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek olanlara yalvarıp, ibadet eden kimseden daha sapkın kim olabilir. Halbuki onlar, bunların yalvarmalarından gafildirler.2
Sure-i Yunus, Âyet 106:
“Allah’u Teala’yı bırakıp da sana ne faidesi ve ne de zararı olmayan şeylere tapma’
Muhammed bin Abdulvahhab, bu ve buna benzer Ayet-i Kerimelerden yola çıkarak, hayatta olan büyük zatlar ile vefat etmiş onların kabirlerine gidip onları vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunmanm şirk olduğunu iddia etmiştir. Gerek burada söylenen gerekse bu anlamdaki diğer Ayet’lerin tamamının müşrikler hakkında indiği çok açık olup, bütün tefsir uleması da bunu böyle beyan etmişlerdir. Muhammed bin Abdulvahhab ise müşrikler hakkında inmiş bu gibi Ayet’leri, çarpıtarak ehli sünnet görüşünde olan müslümanlara mal ermiştir. Halbuki, bu Ayet’ler, ehl-i imanın hiç birini kapsamamaktadır.1
Bu Âyet-i Kerime’lerin öncesine veya sonrasına bakıldığı zaman müşrikler ve putlardan bahsedildiği çok açık bir şekilde görülmektedir. Muhammed bin Abdulvahhab ise batıl fikirlerine dayanak yaptığı bu gibi Ayet’lerin öncesini ve sonrasını dikkate almadan sadece kendi batıl görüşüne destek olabilecek bölümlerin manalarını çarpıtarak almıştır. Bunun çarpıtmış olduğu Âyet-i Kerime’lerin birini örnek olarak açıklayalım:
Onun yanlış görüşüne delil olarak aldıkları Sure-i Yunus, Âyet 106’yı öncesindeki iki Âyet-i Kerime ile beraber manasmı yazalım:
Sure-i Yunus Âyet 104: “Ya Muhammed deki: “Ey insanlar! Benim dinimde şüpeniz varsa bilin ki ben Allah’u Teala’yı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Lakin sizin canınızı alacak olan Allah’u Teala’ya kulluk ederim. Ben Müzminlerden olmakla emrolundum.
Sure-i Yunus Âyet 105: “(Ey Habibim!) Sen yüzünü Hakka yönelmiş olarak islam dinine çevir. Sakın müşriklerden olma.
Sure-i Yunus Âyet 106: “Allah’u Teala’yı bırakıp da sana ne faidesi ve ne de zararı olmayan şeylere (putlara) tapma. Şüpesiz ki bunu yaparsan zalimlerden olursun.”
Bu üç Âyet’i Kerime birlikte okunduğunda kastedilenin müşrikler ve putlar olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır.
1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), I, 104.
1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), Bahriye Matbaası-İstanbul, 1887, I, 104.
2 Bu kitapta yazılan âyet-i kerimelerin manaları: Ömer Nasuhi Bilmen, Ku/an-ı Kerim ve Türkçe Meali Alisi, Akçağ yay. Ankara-1993 ve İbrahim Halebi, Nur’ul Beyan (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercümesi), Matbaay-i Âmire, İstanbul, h. 1340, (I-II)’den istifade edilerek oluşturulmuştur.

Ancak, Muhammed bin Abdulvahhab müşrikler hakkında inmiş olan bu üç Âyet’i Kerime’den sadece Sure-i Yunus, Âyet 106’yı alarak “…sana ne faidesi ve ne de zararı olmayan şeylere (putlara) tapma.” ifadesinde kasdedilen putlar olmasına rağmen, kabir ehlinden bahsediliyor diyerek kabir de yatan evliyaları vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunmayı şirk saymıştır.
Muhammed bin Abdulvahhab, müşrikler hakkmda inmiş olan bu ve buna benzer Âyet’i Kerime’leri çarpıtarak müslümanlara mal etmiştir. Kendisinin kardeşi olan Süleyman bin Abdulvahhab dahi ona karşı çıkarak “Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel vahhabiyye”1 adında vahhabiliğe karşı yazdığı reddiyesinde, bunlarm müşrikler hakkında inen Âyet’i Kerime’leri müslümanlara atfettiklerini söyler ve aşağıdaki Hadis-i Şeriflerin Muhammed bin Abdulvahhab’ı ve ona tabi olanları işaret ettiğini haber verir2:
Buhari’de nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir zümre çıkar ve kafirler hakkında inen Âyetleri müslümanlar üzerine atfederler/’3
Yine Taberâni, Mu’cem’ul Evsafta4

1 Bu kitap: h/1306 senesinde basılmış olup h/1395 senesinde de ‘ofset baskısı
yapılmıştır. Ayrıca bu kitap 1888’de Irak’ta da basılmıştır. Aşağıda daha tafsilatlı bilgi verileceği üzere bu eser, ülkemizde, Hakikat yayınevi tarafından da 2001 tarihinde arapça olarak basılmıştır. Yeni baskısı için bkz.: Muhammed bin Süleyman, “Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel vahhabiyye,” Dar’uz-Zülfikâr, Beyrut-1997. Biz bu baskıya göre sayfa numarası verdik.
2 Seyyid Ahmed Zehni Dahlan, ed-Dürerer’tis-seniyye fi reddi alel vahhabiyye,
Mektebet’ul-Ahbâb-Dımeşk, 2002, s. 119-120.
3 Sahih-i Buhari, (Osmanlı zamanında basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş);
Kitâbu istitâbeti’l-mürteddîn ve’1-muânidîn ve kitâlihim 6; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.
4 Bu eser için bkz: Taberâni, Mu’cem’ul Evsat, Dar’ul-Haremeyn, Kahire-1990, (1-X).
Hz. Ömer İbn-i Hattab (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen diğer bir Hadis-i Şerifte Rasülullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
“Benden sonra ümmetimin üzerine en çok korkuğum şudur ki, bir adam çıkar, Kur’an-ı Kerim’in esas manasını çarpıtır ve başka manalara çekerek tefsir eder/’1
“Her kim, Kur’ân-ı kendi görüşüne göre tefsir ederse cehennemde ki yerine hazırlansın.”2
Muhammed bin Abdulvahhab’ın batıl mezhebine göre; her kim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden veya diğer peygamberlerden veya evliyalardan birini vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunsa veya ismini zikretse (yani ya Rasulallah! veya Ey Allah’ın velisi diye nida etse) veya bunlardan birinden şefaat istese veya her hangi bir peygamberin veya velinin kabrini ziyaret etse, o şahıs şirke girermiş.3
Mü’minler Enbiyay-ı Kiram ile evliyaları ilah ittihaz etmedikleri gibi Allah’u Teala’nm şeriki olmadığını, peygamber ve evliyamn her birinin birer kul ve mahluk olup kesinlikle onlara ibadet edilmediğine itikat ederler.4
1 Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Müesseset’ür-Risale, Beurut-1989, (I-XVIII), Hadis No:
28978; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.
2 Sünen-i Tirmizi, Tercüme: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre yay. İstanbul, Tesir’ul-Kur’an 1; İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, Bedir yay. İstanbul-1987,1,98.
3 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.
4 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.

Tirmizi ve Nesai’de sahih olarak nakledilen Hadis-i Şerifte: Gözlerinin açılması için dua ricasmda bulunan bir âmâya dahi abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra:

“Allahım! Ben Rahmet Peygamberi olan senin Nebin Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek senden istiyorum. Ya Muhammed! Yâ Rasulallah! Ben seni vesile ederek Rabbimden hacetimin hallini istiyorum. Allah’ım onu bana şefaatçi yap/’1 diye dua etmesini söylemesi şüphesiz ki apaçık bir vesiledir.
Bu hususta, Muhammed bin Abdulvahhab’m ders hocası olan ve ona ilk reddiyeyi yazan Süleyman el-Kürdi diyor ki: “Eğer Yâ Nebiyallah! diye söyleyerek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize nida etmek şirk olsaydı, namaz kılan herkes küfre düşerdi. Çünkü namazda tahiyyata oturulduğunda her müslüman “Yâ Eyyühe-Nebiyyü ve Rahmetullah” diye ettehiyyetü duasında Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize nida etnektedir. Dolayısıyla kendileri dahi bunu namazda okumaya mecbur olduklarına göre o zaman bunlar kendilerine de kafir demiş oluyorlar.2 Bu ise ne kadar dalalet içinde olduklarını göstermektedir.
Yine Muhammed bin Abdulvahhab’m görüşüne göre Allah’tan başkasma istinad edilerek bir şey istense yani bana filan ilaçtan fayda hasıl oldu veya falanca nebi veya veliyi sebep kıldığım için fayda gördüm, denilse şirk olurmuş.3
“Biz Kur’an-ı müminlere Şifa ve rahmet olarak indirdik,4” Âyet-i Kerime’sinde şifanm Allah-u Teala’dan olduğu açık bir şekilde buyrulmaktadır.
1 Sünen-i Tirmizi, Dua bablarmda çeşitli hadisler 6; Hakim bu Hadis-i Şerifin
tahricinden sonra Hadisin sonuna: “Bu dua ile dua edip kalktığı zaman görmeğe
başladı,” diye ilave tmiştir.
2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,113.
3 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.
4 Sure-i İsra, ayet 82
Ayrıca imanm altı şartından birisi de, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır. Şifayı ve hastalığı veren Allah’u Teala hazretleridir. Bunların mantığıyla hareket edecek olursak hiç bir şeyi vesile etmeyip doğrudan Allah’u Teala’dan istememiz gerekir. Dolayısıyla bir insan hastalandığı zaman doktora gitmeyip, ilaçta kullanmaması lazım. Ancak vahhabi inancında olanlar hastalandıklarında doktora da giderler, doktorun yazdığı ilacı da kullanırlar.
Bir insanı yaratan Allah’u Teala olmasına rağmen dünyaya gelmesine sebep ise, anne babasıdır. Allah’u Teala Hazretleri isterse, Adem (Aleyhis-selam), Havva anamız ve İsa (Aleyhis selam) gibi sebepsiz de yaratır. Ancak anne ve babayı vesile etmiştir. Bunların hepsini yapan aslında Allah’u Teala’dır. Ancak her şeyi bir sebep üzerine yapmaktadır. “Her şey için bir sebep vardır/’1 Âyeti de bunu ifade etmektedir. Bu Âyet-i Kerime’ye göre insanın hastalandığında doktora gitmesinde hiç bir mahsur yoktur. Nasıl ki bir insan zahiri hastalığından kurtulmak için doktora gidiyorsa, aynı şekilde manevi hastalık olan günahlardan temizlenmek için veli bir kulu vesile ederek Allah’u Teala’dan af fim istemesinde de hiç bir sakınca yoktur.
“Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah’u Teala’ya ait olmasın”2 Ayet’ine göre bütün mahlukatın rızkını veren Allah’u Teala’dır. Ancak bütün mahlukat rızkı için mücadele ederler. Eğer yine vahhabi inancına göre hareket edilecek olsaydı, hiç kimsenin rızık için mücadele etmemesi, dolayısıyla hiç bir şeyi vesile yapmayıp rızkının sebepsiz gelmesini beklemesi gerekirdi. Buna rağmen vahhabiler dahi rızkı için çalışır ve vesileler ararlar. Bu fikirlerinin yanlış olduğunu kendileri de bilirler ancak ne hikmetse bu yanlışlarında ısrar ederler.
1 Sûre-i Kehf, Ayet 84.
2 Sure-i Hud, Ayet 6.

Muhammed bin Abdulvahhab’m kurduğu bu batıl mezhebin dalalet ettiği meseleler genel olarak üç ana başlıka toplanabilir1:
1. Amelde noksanı olan kimselerin kafir olduğuna inanmaktır. Mesela: Bir kimse bir vaktin namazını terketmiş veya bir senenin zekatını vermemiş ise, o kimsenin kafir olduğuna ve onun kanının heder ve malının da vahhabilere helal olduğuna inanmak.
2. Peygamberler ve evliyaların ruhlarını vesile ile yardım ve şefaat dilemenin caiz olmadığına inanır ve (bu şekilde vesile yapanların) yani Allah’u Teala’dan başkasına yönelmenin şirk olduğunu söyleyip Delail-i Şerif (yani Rasulullah -Sallallahu aleyhi vesellem-Efendimizin üzerine okunan Salavat-ı Şerifeleri) okumayı terk eylemek.
3. Ölüler (yani özellikle peygamberler ve evliyalar) üzerine kubbe (türbe) yaparak içlerinde kandil yakmanın ve onlar için sadaka dağıtmanın caiz olmadığına, (dolayısıyla bunu yapanlarm şirke girdiklerine) inanmak.
Vahhabilerin Mekke ve Medine’yi ilk istila ettiklerinde Cennet’ül Baki Mezarlığı’nda olan Ashab-ı Güzin ve Ehl-i Beyt-in türbeleri başta olmak üzere bütün türbe ve mezarları yıkmalarının sebebi, bu batıl inançlarından dolayıdır. Hatta Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin türbe ve mescidini dahi yıkmaya çalışmışlarsa da buna cesaret etmek isteyenlerin her birinin başına bir bela geldiğinden yıkama-mışlardır.2 Bunların bu batıl inaçlarma, kitabımızın ilerleyen bölümlerinde geniş olarak bütün delilleri ile cevaplar verilecektir.
1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’attil-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,110.
2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Medine), IV, 16.
Vahhabiliğin ortaya çıkışı, yaptıkları tahribatlar ve katliamlar

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
fanatik 13:00 25.06.19
Vahhabiliğin ortaya çıkışı, yaptıkları tahribatlar ve katliamlar
Nâsıruddîn el-Elbânî, günümüz Vehhabî ve Selefîleri arasında en önde gelen reformcudur. Meslek olarak saat tamircisidir. Kendi kendîni eğiterek (sadece kitap okuyarak) hadîs âlimi olmak iddiasında olan bir kişidir. İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası (ve icâzeti) yoktur. Kur’ân’ı Kerim’i veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini itiraf etmiştir. Büyük ehl-i sünnet âlimlerine hücum ederek ve fıkıh ilmini aşağılayarak meşhur olmuştur. Bilhassa, bir Hanefi fıkıhçısı olan babasının mezhebine karşı kötü niyet sergilemiştir.
Allahü Teâlâ’nın dostlarına ve tasavvuf ehline karşı aşırı saygısızdır. Önce Suriye’den, sonra Suudi Arabistan’dan çıkarılmış; 1999’da ölene kadar Amman-Ürdün’de ev hapsi altında yaşamıştır. (Dr. Cibril Fuad Haddad)Not: Köşeli parantez içindeki notlar mütercim tarafından eklenmiştir.Elbânî’nin, hadîs ilmi yönünden değerlendirmesi: Elbâni Tevessül ve şefaate delil olan Ebû’l-Cevzâ hadîsini inkâr ederken Hadîsin ravilerinden Saîd b. Zeyd’i (v. 167/783) zayıf ve makbul olmayan birisi olarak tanıtmıştır. Halbuki bu zâtın sika, sadûk, hâfız gibi (hadîs ilminde güvenilirlik ve dürüstlük ifade eden) farklı lafızlarla güvenilir olduğunu söyleyenler şunlardır:
İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, Iclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hıbbân.

Elbânî’ni, Saîd b. Zeyd’i zayıf bulup bu sebeple hadîsini kabul etmezken aynı Sâid b. Zeyd’in bulunduğu başka bir hadîs için şu değerlendirmeyi yaptığını da görmekteyiz: “Hadîsin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır (Son derece güvenilirdir). Saîd b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir ama bu, onun hadîsini hasen derecesinden aşağı düşürmez.

Kabul edilmelidir ki bu tutum, biraz da taassup ve peşin hükümden kaynaklanmaktadır. O, kendi meşrebine, zihin ve fikir dünyasına aykırı bulduğu rivâyetleri özellikle sened bakımından bir şekilde çürütmeye çalışırken, sahip olduğu zihniyetle mutabakat arz eden rivâyetleri ise bazen -senedinde bir başka yerde zayıf olduğunu söyleyerek tenkit ettiği (Saîd b. Zeyd örneğinde olduğu gibi) râvî olsa bile- kabul edebilmektedir. Böylelikle Elbânî, kendisiyle çelişmektedir. Şüphesiz bu, ilmî zihniyet ve akademik nezaketle bağdaşmayan bir tutumdur. (Prof. Dr. Zekeriya GÜLER, Vesîle Ve Tevessül Hadîslerinin Kaynak Değeri, İlam Araştırma Dergisi, c. II, sy. 1)

Elbâni’nin bazı görüşleri şöyledir:

1. Elbânî el-Tevessül isimli kitapçıkta, Mu’tezile’yi taklit ederek Peygamberimiz (s.a.v.)’in veya evliyâdan birisinin şefaatini istemeyi ve vesile kılmayı İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekte ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Elbâni’nin arkadaşları Abdulaziz Bin Baz ve Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi kimseler de bu iddiadadırlar.

Müslümanların çoğunluğuna müşrik damgası vuran bu kimselere verilecek cevap nedir?

Peygamber (s.a.v.)’in şefaati; Kur’ân, Sünnet ve İcmâ ile sâbit bir husustur. Kur’ân’dan deliller daha önce izah edilmişti.

İmâm Buhârî’nin İbn-i Ömer (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: “Kıyâmet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken (insanlar) Âdem Âleyhisselâm’dan yardım isterler (istigâse), sonra Mûsa Âleyhisselâm’dan ve sonra Hz. Muhammed (s.a.v.)’den. Hz. Muhammed (s.a.v.), onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… Ve o gün Allahü Teâlâ, O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir.”

Enes (r.a.)’den rivayetle Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin Allahü Teâlâ’dan bir dileği vardı veya her peygamberin (makbul) bir duâsı vardı. Onu ümmeti için yaptı. Ben ise duâmı kıyâmet gününde ümmetime şefaate tahsis ve tehir ettim.”

Âvf İbn Mâlik el-Eşcaî (r.a.)’den rivâyete göre Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Az önce Rabbimin beni ne ile muhayyer kıldığını (hangi konuda serbest bıraktığını) size haber vereyim mi?” buyurdu. Biz:

“Evet, Yâ Resûlullah!” dedik. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (s.a.v.): “Rabbim beni, ümmetimin üçte ikisini hesapsız ve azâbsız cennete koymakla şefaat arasında muhayyer kıldı.” buyurdu. Biz:

“Yâ Resûlullah, siz neyi seçtiniz?” dedik,

Resûl-i Ekrem: “Ben şefaati seçtim.” buyurdu. Biz hepimiz bir ağızdan: “Yâ Resûlullah, bizi şefaat edeceklerinden kıl.” dedik. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):“Benim şefaatim, Müslüman olan herkesedir.” buyurdu.

İmâm Sübkî de Şifâüs-sikâm adlı kitabında diyor ki: Şefâat hakkındaki hadîsler çoktur. Onların toplamı, tevâtür derecesine ulaşmaktadır.

2. Başta Peygamber (s.a.v.) ile ve salihlerle tevessül (aracı kılmak) konusunun Kur’an ve Sünnet’ten delîlleri nelerdir?

Mâide Sûresi’nin, “Allah (c.c.)’a yaklaşmak için vesile arayın.” mealindeki 35. âyet-i kerîmesinde, Allahü Teâlâ’nın yaratması için, vesileye (sebeplere) yapışmak emredilmektedir.

Hz. Meryem de: “Yâ Rabbi! Bana hiçbir insan dokunmadığı hâlde çocuğum nasıl olur?” deyince, Cebrail (aleyhisselam): “Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan dilediğine böyle halk eder (yaratır). Bir şeyin olmasını istediği vakit: Ol, der. Hemen olur ve senin oğluna kitap, hikmet, Tevrat ve incil’i öğretir ve oğlunu İsrail oğullarına peygamber olarak gönderir.” dedi. Îsâ (aleyhis-selam) da: “Ben size Rabbinizden mucizat ile geldim. Ben size çamuru, kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. O da bi iznillah (Allah (c.c.)’ın izniyle) kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri diriltirim. Yediğiniz ve evlerde sakladığınız şeyleri size haber veririm. Eğer îmân ederseniz, bunlar sizin için birer mûcizedir. Benden evvel nazil olan Tevrat’ı tasdik ve Tevrat’ta size haram olanlardan bir kısmının helal olduğunu beyan eder olduğum hâlde Allah (c.c.) tarafından apaçık âyetler ile size geldim. Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan’dan korkunuz ve bana itaat ediniz. Şüphesiz Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan, benim ve sizin Rabbinizdir. Ona itaat ve ibadet ediniz. Doğru yol budur.” dedi.

Yine bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ (a.s.)’nın “Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri diriltirim.” diye ifade etmesi; vesilenin en bariz örneklerindendir. Öldüren ve dirilten ancak Allahü Teâlâ olmasına rağmen, Allahü Teâlâ diriltir demiyor. “Allah (c.c.)ın izniyle ben diriltirim.” demek suretiyle, bu olaya vesile olduğu, açık bir şekilde âyet-i kerîmede ifade edilmektedir.

Sünnetten delil:

Osman bin Huneyf (r.a)’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a. v.)’in yanına gözleri görmeyen bir adam gelip; “Yâ Resûlullah gözlerimin açılması için bana duâ et.” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.); “İstersen senin için duâ edeyim, istersen sabret, ahiretin için daha hayırlıdır.” buyurdular. Adamın “duâ et demesi” üzerine Peygamberimiz (s.a.v.); “Güzelce abdest al ve iki rek’at namâz kıldıktan sonra bu duâ ile duâ et.” diye emretmiştir.

“Ey Allah (c.c.)’ım, sana (bütün masivalardan kesilip) rahmet peygamberi olan Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem ile yönelerek Sen’den istiyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.), sana yöneldim ihtiyacımın giderilmesi için Sen’i vesile ederek Rabbime yöneldim. Allah’ım, O’nu bana şefaatçı kıl.”

Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: “Allah (c.c.)’a yemin ederim ki biz daha Resûlullah (s.a.v.)’ın huzurundan ayrılmıştık ki adam geri döndü, sanki gözleri hiç kör olmamıştı.”

Osman bin Huneyf Radıyallahu Anh, sevgili Peygamber (s.a.v.) Efendimizin vefatından sonra müşkül ve sıkıntılı zamanlarda bu duâ ile sahâbe-i kirâmın Resûlullah (s.a.v.)’ı vesile ederek müşküllerinin hâllolduğunu rivâyet etmiştir. Hadîs-i şerifte görüldüğü gibi Nebi (s.a.v.)’in duası ile değil zâtı vesile kılınmıştır. (İlginçtir ki bu hadîsi rivâyet edenlerden Tâberâni Hazretleri, kitabında hiçbir hadîsin sıhhati hakkında özel bir beyanda bulunmadığı hâlde bu hadîs için sahîh-hasendir buyurarak bu hadîsi, tâbiri câizse, bu konuyu ileride inkâr edeceklere kerâmeten minallah cevap vermiştir.)

3. Elbani’nin, ‘’Tevessül Peygamber zamanında ve huzurunda olur’’ sözüne verilecek cevap nedir?

Bu mesnedsiz (delilsiz) bir sözdür. Çünkü Osman b. Huneyf hadîsinde geçen âmâ adam Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda olmadan O (s.a.v.) ile tevessül etmiştir. Yani bu sorunun cevabı hadîsin metnidir! Osman b. Huneyf şöyle demiştir ‘’Vallâhi biz daha dağılmadan ve meclis uzamadan, (âmâ olan) adam sanki hiç hasta olmamış gibi çıka geldi. ’’ Buradan anlaşılıyor ki Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda iken tevessül etmedi. Sorunu ikinci cevabı da şöyledir: Allâhu Te’âlâ bize ve sahabesine,Efendimiz (s.a.v.)’in yüzüne karşı ‘’Yâ Muhammed (s.a.v.)! ‘’ dememizi Nûr sûresi 63. âyette yasaklamıştır: ‘’O Peygamberi çağırmayı aranızda bir kısmınızın diğer bir kısmını çağırması gibi kılmayın !’’ Mânâsı: Yani yüzüne karşı ona ‘’Ey Muhammed (s.a.v.)’’ sözüyle hitap etmeyin. Bilakis ‘’ Ey Allâh’ın Nebisi, Ey Allâh’ın Rasûlu’’ deyin. Dolayısıyla burada âm⠑’Ey Allâh! Senden istiyorum ve sana Peygamberin, Rahmet Peygamberi ile yöneliyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.)!’’ dediğine göre Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda değildi.

(Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, Misvak Neşriyat, 2014, İst.)

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla Up