Derin Konular

Atlantis var mıydı? - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Derin Konular>Atlantis var mıydı?
Celil 22:50 19.01.20
Edgar Cayce tarafından verilmiş olan 2 500 kadar "hayat okumalan"nın içinde, tarihin bilinen ya da bilinmeyen sayısız dönemi
ortaya çıkarılmaktadır. Demek ki, bu dosyalar, dünyadaki esrarengiz ırkların kökenleri ve gelişmeleri konusuna çok önemli bir
ışık tutmaktadır. İyi tanınmayan bu tarih öncesi kavimler bilim
adamlarını daima çıkmaza sokmuşlardır.
Günümüzde, sadece bu uygarlıklardan arta kalmış olan bazı
parçalara sahip bulunduğumuzdan dolayı bu bilgi eksikliğimiz
gayet normaldir. Arkeologların, bunların kültürleri hakkında elde edebildikleri pek az bilgi, tarihe öyle bizler kadar meraklı olmadıkları şüphe götürmez olan bu halklar tarafından, orada burada
terk edilmiş olan eşya kınnbları biraraya getirilerek elde edilmiştir. Görünüşe bakılırsa, kendi zamanlanrun vakalarını kaydetmeyi gereksiz bulmuşlar veya bunu yapblarsa da bu metinler kaybolmuşlardır.
Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki bu "esrarengiz kabilelerin" yaşarnlan ile ilgili pek çok teori, hipotez ve cevaplanamayan soru
vardır. Bilim adamları arasında, burada yorumlanması gereksiz
olan pek çok tartışma çıkmıştır. Bunlardan sadece birkaçı bizleri ilgilendirmektedir. Bunlar Atlantis'in kolonileri ve bu eski medeniyetin dünyanın pek çok bölgesinde, özellikle de Amerika' da etkide
bulunduğu halklar ve kültürlerdir.
Okuyucu, birbirlerinden çok uzaklarda bulunan uygarlıklar
arasındaki benzerlikleri görmekte hiç zorlanmayacaktır, çünki
hepsi tek bir ortak kaynaktan, Atlantis kaynağından hayat bulmuşlardır. Cayce'in "okumalan", kıtalannın yavaş yavaş batmakta olduğunu hisseden Atlantis sakinlerinin, değişik bölgelere göç
etmiş olduklarını ve buralardaki etkilerinin, göç etmiş olduklan
çağa göre değişik biçimlerde kendini belli ettiğini açığa kavuşturmaktadır.
Maalesef, resmi bilim Atlantis'in varlığına inanmayı reddetmektedir. Bazı cesur bilim adarnlan bu konuyu tetkik etmeyi göze
almışlarsa da, dışlanmak veya deli olarak nitelendirilmekten korkmaları yüzünden aralarında, elde edilen verilerden yola çıkarak
bir teori oluşhırmaya kalkmış olanlann sayısı hayli azdır. İster tarih, ister felsefe, ister tıp, isterse de teoloji ya da fizik alanında olsun, yeni bir hipotez öne sürüldüğünde, bu maalesef hep böyle olmuştur. Martin Luther dini akidelere karşı geliyordu, yani bir heretik (rafızi) idi; Alexander Graham Beli bir kaçıktı ve Robert Fulton da herkesin gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeyi imal etmeye çalışan bir hayalperestti. Böyle nitelendirilen insanlann sayısı
hayli kabanktır ama bununla birlikte bizleri yeni ufuklara doğru
götüren onlar olmuşlardır. Sadece büyük olanlar farklı olmaya cesaret edebilirler ve zaten işte bu yüzden büyüktürler. Toplumun
kıskançlıklanna ve alaylanna dayanabilmek içinse hayli güçlü olmalan gerekir. Bununla beraber, açık bir anlayışa sahip olmayı istiyorsak da, yine de saf davranmayı istemeyiz.
Sonuçta, günümüzde prensip olarak en geniş şekilde kabul
edilmiş olan bilgileri araştırdıktan sonra, bu konu üzerinde Cayce
dosyalannın neler söylediğini inceleyeceğiz. Şunu da unutmamalıyız ki, günümüzde kabul edilmiş olan bilgiler, yeni buluşlar yapıldığı sürece yann ya da yirmi sene içinde büyük bir değişime
uğrayıp bugünkü ile taban tabana zıt bir duruma da gelebilir.
Modern bilim yanılmaz değildir. Asırlar boyunca insanlar dünyanın yuvarlak olduğuna inanmışlardır; ama bugün biliyoruz ki
dünyamız elips biçimindedir.
Cayce'in Atlantis'e ilişkin açıklamaları içinde en ikna edici
olan husus, onun şimdiye kadar hiçbir çözüme ulaştırılamamış
olan sorulan yanıtlamasıdır. Buna ek olarak "okumalar", birçok
durumda, hiçbir zaman tam manasıyla yerine oturmamış ancak
jeologlar ve arkeologlar tarafından ileri götürülmüş postülatlar
olarak nitelendirilebilecek noktaları da destekler ve güçlendirir.
Bazen, gerçek olarak kabul edilenin tam tersini ve kesin bir ifadeyle söylerler. Bazı iddiaların geçerliliğinin ispatı ancak zamanla, araşhrma ile ve yeni buluşlar sayesinde mümkün olacaktır.
"Okumalar" bize ülkelerinden kaçan Atlantisliler'in değişik
istikametlere doğru göç etmiş olduklarını öğretmektedir. hk göç
edenler birinci tufan esnasında M.Ö. 50.700' e doğru Pireneler' e
ve Kuzey Amerika'ya sığınmışlardır; ikinci afet sırasında, M.Ö.
28.000'e doğru, bir bölümü Orta Amerika ve Fas'a göç etmişlerdir; ve en nihayet üçüncü ve sonuncu sulara gömülüş sırasında
da, M.Ö. 10600' de son göç ede::tler, piramitleri inşa ettikleri Mısır' a ve Meksika' ya, Yucatan'a yerleşmişlerdir. Bu göçler binlerce
yıl ara ile gerçekleşmiş olduğundan, şu veya bu bölgeye getirilmiş olan kültür, çok uzun bir zaman sonra başka bir ülkeye taşınmış olan kültürden haliyle farklı olacaktı. Dünyanın her yerinde
fasılalarla gelen buzul çağlan, yer sarsıntıları, volkanik patlamalar ve köklü değişiklikler meydana geldi. Bu yüzden, zamanın etkisini hesaba katmasak dahi, bu medeniyetlerden bizlere pek büyük bir iz kalmamıştır. ·
İspanyol veya Fransız Baskları, bu esrarengiz kavimlerin
·klasik bir örneğidirler. Cayce dosyalarında, Pireneler' e doğrı.ı
kaçmış ve burada bir krallık kurmuş olan ve ardından kuzeye
doğru sey.ahat etmiş olan Atlantisliler' e ilişkin bilgiler vardır. Kuzeye doğru gelmiş oldukları Calais'nin kireçli falezlerinde bırakmış oldukları ve hala belirgin olan izlerden anlaşılmaktadır. Günümüzde yaşayan Basklar çok özel bir dil ve kültürü muhafaza etmişlerdir. Öyle ki, her kim Cayce'in "okumaları" ışığında
Atlantis tarihi ile bir yakınlık kursa, onların Atlantis kökenli oldukları sonucunu rahatlıkla çıkarabilir. Ama bunun somut bir kanıtı yoktur. Zamanla ve teknoloji sayesinde tüm bu soruların günün birinde yanıtlanacağı umudunu yitirmeksizin, tüm bu incelememiz boyunca aşmamız gereken sorun da budur zaten. Beklemekten başka çaremiz yoktur.
Tarih öncesi insanı inceleyecek olursak, günümüz biliminin
söyledikleri ile Cayce'in "okumaları" arasında sayısız farklılıklar
beliriverir. Örneğin, Cayce'e göre, uygar insanın dünya üzerindeki
varlığı, bilim adamlanrun tespit ettikleri tarihten çok daha önceleri, yani on milyon beş yüz bin sene evveline uzanıyordu. Ama toplumlar arasında ilk düzenli ilişkiler ve uyum 52.000 sene önce gerçekleşmişe benzer. Çünki yeryüzünü kaplamaya başlayan dev boyutlardaki vahşi hayvanlarla mücadele etmek için işbirliği şart olmuştu.
Tarih bakımından, günümüzde, Meksiko'nun yakınlarındaki kazılar sonucu bulunan kemik parçalarından anlaşıldığına göre,
Orta Amerika'da 30 000 sene önce insanların yaşamış oldukları kanıtlanmıştır. Bölgede, gelenek bakımından doğudan, Aztlan adı
verilen geniş bir ülkeden gelmiş ziyaretçilerle ilgili hikayeler ve
büyük bir evrensel tufana ilişkin efsaneler hayli boldur.
Pizzarro ve arkadaşları (konkistadorlar) Peru'da 15.000 km
uzunluğunda, kaldırım taşlan döşenmiş ve kenarlarında sayısız
han kalıntıları bulunan yollar bulmuşlardı. Bu yolları hangi yüksek uygarlığa sahip toplumlar kullanmışlardı ve buralara nereden
.gelmişlerdi? Mısır'dan Andlar'a ve Kuzey Amerika'ya kadar o zamanın değişik medeniyetlerini etkilemiş olan bir kültür dalgasının
varlığı görülmektedir. Şu da gayet bellidir ki, tarih öncesinin her
hangi bir döneminde -belki de M.Ö. 10.000'e doğru- ani ve köklü
değişimler meydana gelmiştir.
Amerikalı arkeologlar uzun yıllardan beri, Eski ve Yeni Dünya arasında okyanus aşın temasların yapılmış olduğunun tartışma
götürmez kanıtlarını bulmaktadırlar.
Leo Duel, "Silahsız Konkistadorlar" isimli kitabında şöyle yazar:
"Uzun süreden beri, Amerika'nın kadim çağlarını incelemekte olan herkes, özellikle Amerika ve Güneydoğu Asya, aynı
şekilde Polinezya ve Melanezya'ya ait eşyalar, örf ve adetler ve yapılar arasındaki benzerlik karşısında şaşkına dönmüşlerdir. "Partolli" isimli Meksika oyunu, Hindistan' daki "Parchesi" oyununun
bir yansıması gibidir. Andlar'da ve Brezilya'da kullanılan Pan flütleri, Birmanya'da ve Salomon Adaları'nda bulunanların aynısıdır.
Melanezya'nın başı yıldızlı silahlan Peru'nunkilerden çok az farklıdır. Paskalya Adası halkları, hpkı İnkalar'ın yaptıkları gibi, duvarları çokgenli taş bloklardan oluşan binalar yapmışlardı. Amerika kökenli olan patates, Polinezya'da beyaz adamın gelişinden çok
daha evvel de sadece yetiştirilmekle kalmıyor, hatta aynı ismi taşıyordu ... "
Orta Amerika' da Chol-ula, Calua-can, Zuivan, Colima:, Xalisco isminde köy ve şehirlere rastlanır. Okyanus'un diğer tarafında küçük Asya'da (Anadolu) ise hemen hemen aynı denebilecek
isimler vardır: Chol, Colua, Zuivana, Cholima ve Zalissa (•). Hiç
şüphe yoktur ki bu isimler tek bir kaynaktan çıkmıştır.
İnceleyeceğimiz farklı kültürlerde çok sayıda ortak ve belirgin özellikler vardır. Tüm bu toplumlar avcı ya da ilkel çobanlar
olarak kalmak yerine ziraate dayalı bir ekonomi geliştirmişlerdir.
Yaratıcı gücün sembolü olarak kabul ettikleri güneş, dinlerinde
önemli bir rol oynuyordu. Bu insanların güneşe taptıklarını söylemek Çok hatalı olacakbr. Tümü de doğayı seviyordu, çünki toprağa bağımlı idiler. Örneğin Amerika yerlileri, güneşin yaşamlarındaki önemini kavramışlardı ve onun da bpkı kendileri gibi Yüce
Varlık tarafından yaratılmış olduğunu biliyorlardı.
Tüm bu toplumlar dinlerine çok bağlıydılar, tek bir Tann'ya
inanıyorlar ve O'nun emirlerine itaat ediyorlardı. Din onlar için
büyük bir önem taşıyor ve tüm faaliyetlerinin merkezini oluşturuyordu. Tümünde de ölülerini yakma adeti vardı. Hepsinin de bizimkine benzer bir tufana ait efsaneleri vardı ve pek çoğunun geleneklerinde doğudan gelmiş ve çok yüksek uygarlık seviyesinde
olan bir halktan bahsediliyordu. Yakında, modem bilim adamlarımızın bu efsaneleri pek hafife almakta olduklarını göreceğiz. Bu
eski halklar kurgu nedir bilmiyorlardı ve nesilden nesile aktarılmış olan şarkıları, hikayeleri ve şiirleri, hepsinde aynı şekilde bir
gerçek üzerine kurulmuştu. Hakikat yaşamaya devam eder, ancak
yalan kısa ömürlüdür. Alelacele verilen bir kararla mitolojiler olarak kabullenilmiş olan bu geleneklerin önemsenmeyişi, modem
zihniyet ve maneviyatımızın feci halinin bir yansımasıdır.
Cayce'in "okumaları" bu ilk halkların muammalarını iyi açıklar. İnkalar'ın kökenlerinin kaynağı, ülkenin hem içinde hem de dışındadır. Son Mayalar'ın esrarengiz göçleri, Atlantik Okyanusu'
nun sularının tehdidi yüzündendi. Tümülüsleri yapanlar, yani Eski Mayalar, ileride Birleşik Devletler adını alacak olan ülkenin
merkezine ilk gelenlerdir. Yeni buluntular, insanın bu bölgelerde
çağımızdan 7 000 yıl öncesinde de yaşamakta olduğunu kanıtlamaktadır. Ne kadar imkansız gibi görünürse görünsün Kuzey Avrupalılar'ın bu kıtada Montana'ya kadar ulaşmış oldukları kanaati
belirmektedir.
Aynca, coğrafi konum bakımından birbirlerinden çok uzaklarda bulunan uygarlıklar, hemen hemen aynı sosyo politik sistemle birleşmiş durumdadırlar. Uygulama olarak hepsi toplumcu, müşterek çalışma ve iştirak düzenini uyguluyorlardı. Toplum
için, cemaat için iyi olan, ferdin yararına olandan önce geliyor ve
egoizmaya, kibre ve gereksiz özel zenginliklerin oluşmasına
imkan tanımıyordu. Günümüzde dünyanın hiçbir bölgesinde
rastlanamayacak türden bir eşitlik ve kardeşlik vardı. Şu konuda
emin olabiliriz: Kari Marx komünizmi icat ehnedi. Onu ruhsal
kaynağından çekip çıkarmış ve ekonomik bakımdan dayandığı
gerekçeleri ile ilan ehniştir.
Tarih öncesini, bilinen Amerikan tarihinin ilk zamanlarına
kadar olan kesitinde eşeleyecek olursak, Lemuryalılar ve Atlantisliler'e ilişkin teorilerin cevapsız kalmaya mahkum olan sırlan bir
hayli çözüme ulaştırdıklarını göreceğiz. Atlantis Kıtası'ndan yapılmış olan bir göçün kanıtları,hiçbir desteği olmayan, insanın Bering Boğazı'ndan geldiğine dair hipoteze ait kanıtlardan çok daha
fazladır. Deniz bilimindeki ve diğer bilimlerdeki hızlı gelişmeler ve
aynca genç nesilden çıkan bilim adamlarının geniş zihinleri ve meraklı yapılan, bizlere Atlantis'in varlığına ilişkin en yeni kanıtlan
inceleme imkanı vermektedir. Çünki tüm tarih kavramımız bu bilgi ve hükümlere dayanmaktadır.
Gün ışığına çıkmakta olan pek çok husus, bilim adamlarımıza adeta göz kırpmaktadır. 1968 Ekimi'nde, Kenneth Whiting imzasını taşıyan ve Associated Press'e ait resmi bir mektup şu haberi
veriyordu:
"Birkaç milyon sene önce Afrika, Güney Amerika, Hindistan,
Avustralya ve Antarktika Kıtalan'nın birbirlerinden ayrılmadan
önce bir bütün halinde dev bir kıta oluşturmuş oldukları giderek
daha belirginleşmektedir. Güney yarımküredeki kara parçalarının eskiden birbirlerine yapışık durumda olduğunu gösteren fosiller, bilim adamlarına bu jeolojik puzzle'ı (*)yeniden oluşturma
imkanı vermektedir.
Kıtalann kökenlerine ilişkin bu hipotezin taraftarları, bu muazzam kara kütlesinin bölünmeye uğradığını ve değişik kısımlarının birbirlerinden yavaş yavaş ayrılmış olduklarını iddia etmektedirler. Şayet haklı iseler, bir kıta üzerinde bulunan hayat belirtileri
diğerleri üzerinde de bulunmalıdır; ayru zamanda da bu bitkilerin,
böceklerin veya hayvanların aynı devirde yaşamış oldukları kanıtlanmalıdır."
Buzul yolları, toprak çatlakları, maden kuşaklan ya da 200
milyon yıllık, hatta belki de daha eskiye ait fosiller bu teoriyi reddetmeyi imkansızlaştırmaktadır. Toprak üzerinde kırılarak ilerleyen buzullar, geniş vadiler meydana getiriyorlar ve gerilerinde kırık dökük kütleler bırakıyorlardı. Güney Afrika'da, Johannesburg'daki Witwatersrand Üniversitesi'nden Prof. Cruickshank
şöyle yazmışb:
"Bu buzul yollarını inceleyerek, bunların hareket yönünü saptayabiliriz. Buzulların aynı noktadan yayılmış olduklarını varsayalım: Değişik kıtalar ayn ayn ele alındıklarında, üzerlerindeki
buzul hareketinin yönünün hiçbir anlamı olmadığı görülür. Ancak bu kıtaları birbirine yaklaştırdığımızda düzgün ve bitişik bir
şema elde edebiliriz ve buzullaşma hareketinin ortak bir yönü olduğu ortaya çıkar."
Gerçekten de, şayet haritaya bakılırsa görülür ki, Afrika, Güney Amerika, Hindistan ve Avustralya pekala birleştirilebilirler.
Ve birbirlerinden ayrılışları da pekala 200 milyon yıl öncesinde
gerçekleşmiş olabilir. Bu ileri sürülenler şüphesiz ki hayli tuhaf
gelmektedir, ama en olağanüstü olan taraf şudur ki, dünyadaki
tüm bilim adamları bunu kabul ederler de, Atlantis Kıtası'nın var
olduğuna ilişkin hiç de daha garip gelmeyen bir fikri nedense hep
reddedip dururlar.
Ünlü dil bilgini, arkeolog ve deniz dibine dalışın öncüsünün
torunu olan Charles Berlitz "Atlantis'in Sırrı" adlı yeni bir kitapta
şöyle yazar: "Denizlerin dibinde, karmaşık Atlantis kültürüne ait
yeni buluşlar yapmayı bekleyebiliriz; halbuki çok daha modern ve
etkili bir alet sayesinde araşhrmacılar deniz dibindeki incelemelerini sürdürmektedirler. Günümüzde, Atlantis'in aranmasının
epeyce eskilere dayanan tarihinde ilk kez onu bulmak imkanlarına
ve tanımamıza yarayacak bilgilere sahip durumdayız."
Ünlü bir arkeolog ve Yale Üniversitesi'nde eskiden zooloji
kürsüsü olan Prof. Manson Valentine, 1968, 1969ve1970 yıllarında, Aorida kıyıları açıklarında Bahama Adalan civarında, deniz
dibinde Maya tipi tapınaklar keşfedildiğini bildinnişti. Denizin dibinde bir meydan, insan eliyle ve duvar işçiliğiyle yapılmış ve basamakları olan eğimli duvarlar görmüştü. Prof. Valentine piramide benzer bu yapıların Atlantis'te inşa edildiklerine kanaat getirmişti. Yucatan'da incelemiş olduğu Maya tapınaklarına çok benziyorlardı.
Cayce'in "okumaları"na göre, Aorida'nın bah kıyılarının elli
mil açığında bulunan Bimfni Adalan eskiden büyük bir Atlantis
adası olan Poseydia'ya aittiler. Uyuyan durugörür, 28 Haziran
1940'da şöyle açıklamıştı: "Ve Poseydia, Atlantis'in sular üzerine yeniden çıkacak olan ilk topraklan arasında yer alacakhr. Bu 20 veya 30 sene sonra, belki de biraz daha ileri bir tarihte gerçekleşecektir." (958-3 L-1)
Bahama'run daha az derinlikteki sularında, esrarengiz ve insan eliyle yapıldıkları açıkça belli olan diğer bazı yapılar da görüldüler. Bunlardan biri, otuz metre genişliğinde beşgen bir şekil,
Andros Adası yakınlarında ve tapınağa benzeyen bir yapının pek
uzağında bulunmayan bir yerde keşfedildi. Prof. Valentine yakın
zamanda başka yapıların da ortaya çıkacağına kanaat getirdi,
çünki Bahamalar'daki değişken sualb akımları yüzünden okyanusun dibi sürekli olarak aşınmaktaydı.
1969 ilkbaharında "Son haftalarda kolaylıkla tanınabilir diğer bazı yapılar da görüldü." şeklinde yazmıştı. Bu buluntular fotoğraflarla da saptandı ve doğrulandı. Aynı ekip, Andros açıklarındaki beşgenden başka Abaco yakınlarında daire biçiminde bir
yapı, bir piramit, bir yolun kalınblannı, bir heykelin parçalarını ve
taştan tekerlekler buldu.
Prof. Valentine, kayıp kıta Atlantis teorisine kesin biçimde
inanıyordu. Bahamalar'da yapılan keşiflerin, batık bir uygarlığın
ilk kanıtlan olduğuna emindi. Bu arada, o bölgede 1920 yılına doğru bir sünger "çiftliğinin" kurulmuş, sonra da terk edilmiş olduğunu itiraf ediyordu.
Diğer araştırmacılar Bimini bölgesinde çalışblar. Aralarında,
Prof. Valentine'in ekibinde çalışmış olan ikisi, Robert Ferro ve Michael Grumley yaptıkları çalışmaları, "Atlantis, Bir Araşbrmanın
Otobiyografisi" isimli kitapta anlattılar.
"1969 yılında, 26 Şubat çarşamba günü bir su bendi ya da şose
bulduk. .. Bu, bir sualb yapısı değildi ve insan eliyle inşa edilmişti ...
berrak suyun on metre derinliğinde çok eski bir uygarlığın alışılmamış ve muhteşem kanıtını seyrederken allak bullak olmuştuk."
Deniz dibi araşbrmalan, sıralanmış taşların gel git olaylan sırasında kumlarla örtülmüş olan bir duvan meydana getirdiklerini
ortaya koymuştur. Karbon-14 testleri, yaklaşık 12 OOOyıllık olan bu
kalınbların yaşını saptama imkanı vermiştir. Diğer bir araştınnaa, Kont Pino Turolla, bazıları hala ayakta,
bazıları da devrilmiş olan ve bir daire oluşturan kırk-elli adet taş
kolonun geri kalanlarını bulmuştur. Bunlar, o bölgede bilinmeyen
beyaz bir mermerden yontulmuşlardı. Bu keşifin fotoğraflan Ferro ve Grumley'in kitabında yer almaktadır.
Atlantis'iİl varlığına ait herhangi somut bir kanıt henüz ortaya konamamışsa da, bu tezin taraftarlarının giderek artışı gibi, şaşırtıcı unsurlar da giderek yığılmaktadır. Bir Fransız filozofu olan
Prof. Denis Saurat, Atlantis'in And Sıradağlan'na kadar uzanmış
olabileceğini ileri süren Avusturyalı bir kozmogonist tarafından
geliştirilen bir teoriyi korkusuzca savundu. Peru ve Bolivya arasında Titicaca Gölü kıyılarında esrarengiz ve bilinmeyen bir şehrin
kalıntıları keşfedildi ve And Dağları'nın tepesinde, 600 km uzunluğunda bir hat üzerine sıralanmış vaziyette okyanusa ait esrarengiz bir fosiller topluluğu bulunmuştur.
1952 senesinde, beraberinde kendisine İsviçreli bir tarihçi ve
arkeoloğun da eşlik ettiği bir Alman papaz, Kuzey Denizi'nde Heligoland kıyılarından birkaç mil açıkta ve dikkatle seçilmiş bir şehrin üstünde demir atmış olan bir gemide dört gün geçirmişti. Bir
dalgıç on metre derinlikte, ama altı mil açıkta insan elinden çıkma
bir dizi duvar ve hendek gördüğünü iddia etmişti. Papaz Jurgen
Spamuth, keşfini şöyle özetliyordu:
"Mısır'ın kadim devirlerini incelerken Firavun il. Ramses'e
ait Medinet Habu Tapınağı'nın içinde, Mısırlı rahipin, Solon ile
yaptığı görüşmeler esnasında Atlantis'in varlığını kanıtlamak için
kullanmış olduğu yazılan ve belgeleri buldum. Bu eski Mısır papirüslerinin paha biçilmez bir tarihi değerleri vardır. Atlantis'in sırrının anahtarı yalnızca bunlarda mevcuttur. Belgeler, ada biçimindeki kıtanın ve doğal afetler esnasında batan Kral Adası'nın pozisyonunu büyük bir kesinlikle tarif etmektedir. Bu bilgiler sayesinde, tam belirtilen noktada batık durumdaki küçük bir kalenin kalıntılarını buldum ve üç değişik gezim esnasında bunu tamamen
inceledim. Yukarı Mısır' da, Solon tarafından anlatılan Atlantis' in
hikayesine reddedilemez kanıtlar kazandıran kayıtların ve fresklerin (Bunlardan biri Atlantisli işgalciler ile Mısırlılar arasındaki bir deniz savaşını temsil ediyordu.) fotoğraflarını çektim."
Yeni buluşlar, Atlantik Okyanusu'nun dibindeki tabakayı
kaplayan tortularda, bu bölgelerin daha önce suyun üstünde olduğunu kanıtlayan tatlı su bitkilerinin varlığını gün ışığına çıkarmıştır. Ünlü bir Rus jeoloğu, Prof. Maria Klionova, S.S.C.B. Bilimler
Akademisi'ne verdiği bir raporda, Azor Adalan açıklarında ve
2000 m derinlikte bulunan kayaların, M.Ö. aşağı yukarı 15 OOO'lerde atmosferle temas halinde olduklarını kanıtlayan özelliklere sahip olduğunu bildirmişti. A yru sonuçlara zaten 18 98 yılından itibaren ulaşılmaya başlanmıştı. O yıl okyanusun dibinden alınmış
olan lav örneklerinde, bunların yüzünün sadece hava ile temasta
katılaşabilecek türden cam cinsi bir tabaka ile �aplı olduğu görülmüştü.
Okyanus yatağının, oyucu ya da yükseltici akımlara maruz
olması nedeniyle kalıcı olmadığı bilinir. Volkanik adalar su yüzeyine çıkarlar, kaybolurlar, tekrar belirirler. Bununla beraber, Florida Boğazı'nda sonar kullanarak yapılan sondajlar, 600 ya da 700
metre derinlikte, muntazam olarak sıralanmış ve ev gibi büyük, bir
dizi tümseğin varlığını ortaya çıkarmıştır. Daha yeni yapılan diğer
bazı araştırmalar da Florida'nın ve Bahama Adaları'nın yakınlarındaki geniş alanların en az 8 000 sene önce batmış olduklarını açığa çıkarmıştır.
Böylece, Atlantis teorisini doğrulayan işaretler günden güne
çoğalıp durmaktadır. Bilim adamları da artık bu konuya gülünç
deyip geçmekten çok, önem vermeye başlamışlardır. Şuna da inanıyoruz ki modem teknoloji, şimdiye kadar çözümlenememiş pek
çok sorunu muhtemelen çözecektir.
Sonuç olarak, önümüzdeki yıllarda hepimizde tutkular uyandıracak bazı açıklamalar bekleyebiliriz. Çünki Atlantisliler eşsiz varlıklardı ve şu da mümkündür ki günümüz Amerikan yaşamını, hiç şüphe uyandırmayan ve umulmadık bir şekilde etkiliyor
olabilirler.
Ama yine de işin başından başlayalım....
***
kaynak:Atlantisten Geleceğe İnsanın Kaderi

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147