Ebced & Cifir & Remil

İslam Alimleri Açısından Ebced ve Cifir İlmi - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Ebced & Cifir & Remil>İslam Alimleri Açısından Ebced ve Cifir İlmi
Sin 14:19 29.09.15
İslam Alimleri Açısından Ebced ve Cifir İlmi
Tekhafızoğlu:
CAFER-İ SADIK, MUHYİDDİN İBN ARABÎ...

3.3.2. HZ. ALİ’YE NİSBET EDİLEN BİR KASİDE

Ebced hesabının delillerinden (?) biri de, Hz. Ali’ye (r.a.) nisbet edilen bir kasidedir. Hakkında geniş açıklamalar gerektiren bu kaside, kitabımızın Nur Risaleleri’nde Hz. Ali Bölümünde incelenecektir.
3.3.3. CAFER-İ SADIK, MUHYİDDİN İBN ARABÎ...

ÜÇÜNCÜSÜ: Ca’fer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arab (R.A.) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zatlar ve esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler. [396]
Muhammed Ebu Zehra, cefr ilmi ve bu ilmin İmam Cafer’e nispeti hakkında şunları söylemektedir:

İmam Cafer’in propagandasını yapanlar, onun ilmi ve incelemeleriyle yetinmezler, ona, çalışıp okumakla öğrenilmeyen, fakat Peygamberin (s.a.v.) Hz. Ali’ye verdiği ve onun da, Peygamberden aldığı vasiyet üzere, kendisinden sonra gelen on iki imama devrettiği bir ilim nispet ederler. İşte onlar, on iki imamdan altıncısını teşkil eden İmam Cafer’e nispet olunan bu ilme "Cefr İlmi" adını vermişlerdir.

"Cefr" kelimesi, aslında, kemikleri irileşmiş ve sertleşmiş kuzuya denir. Bu kelime, daha sonra deri manasına kullanılmıştır. İmam Cafer’in cefr ilmine sahip olduğunu iddia edenlere göre bu ilim, tahsille elde edilemeyen ve Allah katından verilen bir ilmin adıdır. Günümüzdeki bazı Şii yazarlar bu konuda şöyle derler: "Cefr ilmi, dünyanın sonuna kadar meydana gelecek hadiselerin bilinmesini sağlayan harflerin ilmidir. İmam Cafer’in cefr ilmine sahip olduğu kendisinden nakledilmiştir. O, bu ilmi şöyle anlatmıştır: Cefr; deriden bir kap olup, geçmiş İsrailoğulları âlimlerinin ilmi, onun içindedir. O âlimlerden cefre dair birçok şey bize kadar gelmiştir. Bu ilmi ve onunla ne kastedildiğini bilmesek de, cefr ilminden bahseden bazı hadisleri biliyoruz. Bu ilim, İsrailoğulları âlimlerinin faydalandığı kaynaklardandır. Allah, bu şerefli ilmi onlara ihsan etmiştir." (Seyyid Muhammed Hüseyin el-Muzaffer, Kitâb es-Sadık, 1/109.)

Muhammed b. Yakup el-Kuleynî, el-Kâfî adlı eserinde -bu eser, İsnâaşeriye mezhebine göre kaynak vazifesi gören dört hadis kitabından biridir- şöyle denilmektedir: "Cefrde Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i ve bütün peygamber ve vasilerin, geçmiş İsrailoğulları âlimlerinin ilimleri, helal, haram, olmuş ve olacak şeylerin ilmi mevcuttur. Cefr iki kısma ayrılır: Birinci kısmı keçi derisi üzerine yazılmış kitaplar, diğeri de koç derisi üzerine yazılmış kitaplardır."

el-Kuleynî, el-Kâfî’sinde aynen şunları da söyler: "İmam Cafer-i Sadık şöyle demiştir: Bu sabah, Allah’ın Hz. Muhammed’e ve ondan sonra gelecek olan imamlara özel olarak vermiş olduğu Cefr kitabına baktım. Orada bizim gaip imamın (bu on ikinci imamdır) doğuşunu, Sâmmarra’da kayboluşunu, geri dönüşündeki gecikişini, ömrünün uzunluğunu, o zaman müminlerin karşılaşacağı belaları, kalplerinde şüphelerin doğuşunu, çoğunun dinlerinden dönüşünü ve Kur'an’da Allah’ın ‘Her insanın amelini kendi boynuna doladık’ (İsrâ, 17/13) ayetiyle işaret buyurduğu İslâm bağını, yani velayeti omuzlarından atışını düşündüm."

"Ey Peygamberin torunu, bildiğin bu ilimle bizi birazcık şereflendirmez misin? dedik. O da bize şöyle cevap verdi: Allah, bizden gelecek kaim’e, peygamberlerinin sünnetlerinden bazı şeyler ihsan etmiştir. Mesela, Nuh’un Sünnetinden uzun ömürlülüğü, İbrahim’in Sünnetinden gizlice doğmayı ve insanlardan uzak yaşamayı, Musa’nın Sünnetinden başkalarını korkutma ve gözden gaip olmayı, İsa’nın Sünnetinden kendisi üzerinde insanların ihtilafa düşmesini, Eyyub’un Sünnetinden sıkıntıya uğradıktan sonra ferahlığa kavuşmayı, Muhammed’in Sünnetinden de kılıçla ortaya çıkmayı vermiştir. Kaim, işte onun hidayetine uyar ve onun yolundan gider." (Musa Carullah, el-Vesîa fî Nakzi Akaidi’ş-Şî‘a, 99.)

Bundan sonra, el-Kâfî’de, Cefrin İmam Cafer’e verilen bir kitap olduğu ve onun zaman zaman bu kitaba başvurarak, olmuş ve olacak şeylere ait gayb ilmini gerek harfler, gerek remzler, gerekse haberler vasıtasıyla bildiği anlatılmaktadır. Bir kısım Caferîlerin iddiasına göre cefr, her imamın kendisinden sonra gelen imama bıraktığı bir kitap veya ilimdir. Daha sonra el-Kuleynî, el-Kâfî’sinde aynen şöyle demektedir:

"Allah Tealâ, Peygamberine bir kitap indirdi. Bu kitabı getiren Cebrail: Ey Muhammed, bu senin asil (necip)lere vasiyetindir, dedi. Muhammed de: Ey Cebrail, asiller kimdir? diye sordu. O da: Ali ve evlatlarıdır, dedi. Bu kitap üzerinde altın mühürler vardı. Hz. Muhammed, aldığı kitabı Ali’ye verdi. Ona mühürlerden birini açıp onunla amel etmesini söyledi. Sonra Hz. Ali, bunu oğlu Hasan’a verdi. O da, bunun bir mührünü açıp onunla amel etti. Sonra Hasan, onu kardeşi Hüseyin’e verdi. Hüseyin de onun bir mührünü açınca kendisine: 'Ailenle birlikte şehit olmaya çık; onlara şehitlik ancak seninle nasip olacaktır. Canını Allah’a sat...' denildiğini gördü.

Daha sonra o, bu kitabı oğlu Zeynelabidin’e verdi. O da, bunun bir mührünü açınca kendisine: 'Başını eğerek sus, evine çekil, ölünceye kadar Rabbine ibadet et' diye emredildiğini gördü. Sonra o, bunu oğlu Muhammed Bakır’a verdi. Muhammed Bakır da bunun bir mührünü açınca: 'İnsanlara anlat, onlara fetva ver, ehlibeytin ilimlerini yay, salih atalarını doğrula, Allah’tan başka kimseden korkma, sana kimse dokunamaz...' sözleriyle karşılaştı. Sonra onu Cafer-i Sadık’a verdi. O da, bunda: 'İnsanlara anlat, onlara fetva ver, yalnız Allah’tan kork, ehlibeytin ilimlerini yay, atalarını doğrula! Çünkü sen, eman ve muhafaza altındasın...' sözlerini gördü." (el-Kuleynî, el-Kâfî, 1/132.)

İslâm âlimleri, İsnâaşeriye’den cefr ilmi hakkında birçok şeyler nakletmişlerdir. Kimisi bu mezhebe bağlı olanların görüşlerini açıklamak, kimisi de onlarla alay etmek için cefrden bahsetmiştir. [397] el-Kuleynî’nin bu rivayetlerinin yalan olduğunu, İmam el-Mardî ve öğrencisi et-Tusî gibi İsnâaşeriye’nin büyük imamları ortaya koymuş ve İmam Cafer’den bu rivayetlerin tam aksini nakletmişlerdir. Asılsız bir şeyi, böyle bir imama nisbet ederek rivayet eden kimsenin hiçbir rivayeti, hakikat araştırıcıları nazarında kabul edilmeye lâyık değildir. Caferî mezhebi âlimleri, İmam Cafer için yazdıkları hâl tercemelerinde cefr ile ilgili rivayetleri ona nispet ediyorlar, fakat bunları teyit edecek herhangi bir şey ortaya koyamıyorlar, sadece onları nakille yetiniyorlar. [398]

Muhammed Ebu Zehra şu sonuca varır:

Biz, cefr ile ilgili sözlerin İmam Cafer-i Sadık’a nisbetini kabul etmiyoruz. Çünkü cefr, gayb ilmi ile alakalı bir şeydir. Gayb ilmini ise, Allah kendi zatına hasretmiştir. (...) Cefri kabul etmemek, İmam Cafer’in değerini azaltmaz. O, Allah’ın dininde bir imam ve hüccet olup İmam Ebu Hanife ve Malik gibi büyük fakihler, Süfyan-ı Sevri ve Süfyan b. Uyeyne gibi büyük muhaddisler ondan ilim almışlardır. [399]

Cefr ile ilgili sözlerin İmam Cafer’e nispeti doğru olsaydı, bunu yukarıda zikredilen bu imamlar da naklederlerdi. Onlardan böyle bir rivayete rastlanmamaktadır.

İmam İbn Kuteybe, Zeydiye fırkasının reisi Harun el-Iclî’den şunu nakleder:

Görmedin mi Rafizîlerin parçalandığını,
Hepsi de Cafer hakkında kötü söylediler
Bir taife, Cafer imamdır, dedi.
Onlardan diğer bir grup da ona "Mutahhar (temizlenmiş) bir peygamberdir"
dediler.
Benim kabul etmediğim acayipliklerden biri de onların cifr derileridir.
Onların cifrle uğraşmalarından Rahman’a sığınırım.
Bütün Rafizîlerden Rahman’a sığınırım.
(O Rafizîler) küfür kapısını görür, fakat dinde ise şaşıdır.
Ehl-i hak, bir bid'atten el çektikleri zaman, onlar (bid'ate) devam ettiler.
Onlar hakka müdavim olsalar, bundan geri kalırlar.
Eğer "fil, kelerdir" dese tasdik ederler.
Eğer "zencinin rengi değişti, kırmızılaştı" dese (onu da tasdik ederler).
Devenin idrarından daha kararsızdırlar.
Zira, "beri gel" denilse, geri giderler.
Cafer’e iftira ettiklerinden dolayı Rafizîler takbih olunmuştur.
Tıpkı Hristiyanların İsa’ya (a.s.) iftira ettikleri gibi... [400]

Cifrin ebced hesabı ile ilişkisini Kâtib Çelebi şöyle açıklar:

Zamanla bu kitapta ayrı ayrı harflerin remiz gibi kullanılarak, bunlardan ahkâm çıkarma itikadı doğdu ve bu suretle İlm el-Cefr tabiri, İlm el-Huruf manasına kullanılır oldu. Bu da, harflere adedî kıymetler (ebced hesabı) atfetmek suretiyle, istikbalden haber vermek usulüdür. [401] Yavaş yavaş harfleri birer anahtar olarak kullanmak ve Kur'an’ın derin anlamını açıklamak yoluna gidilmiştir. Böylece Hurufîlik (harfler yoluyla Kur'an’ın gizli anlamını açıklamaya uğraşan) ve Noktaviye (noktalara önem vererek, bu yolla gizli şeyleri bulmaya çalışan) tarikatları doğmuştur. Birçok mutasavvıf, cefr ilmi üzerine kitap ve risale yazmakla kalmamış, kehanetlerde bulunmuştur. Cefr ilmi, Emevî ve Abbasi halifeleri devrinde baskı gören Ali taraftarlarının ortaya attıkları ve yaydıkları bir inanıştır. Böylece bazı kehanetler desteğiyle, Ali taraftarlarının geleceğini umutlu kılmak, maneviyatlarını kuvvetlendirmek yolu tutulmuştur. Ayrıca, özellikle Mütevekkil devrinde çok işkence gören Ali taraftarları, halifeyi bu kehanetlerle korkutmak yoluna gitmişlerdir. Daha sonra bu bilgi, bu amaçtan ayrılarak gelecekten haber veren ve kehanette bulunan bir yöntem hâline gelmiştir. [402]

Reşid Rıza da şunları söyler:

Cifir yoluyla haber verilen bazı şeylerin isabet etmesi sebebiyle cifrin de doğru, esaslı, ilme dayalı olduğuna inanmak gerekmez. Çünkü bir kimse, olması muhtemel bulunan birçok şeyi haber verirse, hiç şüphe yok ki, haber verdiği şeylerin bir kısmı doğru çıkar. İşte cifir yoluyla verilen haberlerin doğru çıkanları da bu kabildendir. Eğer cifir hak ve gerçek olsaydı, o yolla verilen her haberin doğru çıkması gerekirdi. Rumuzlara gelince; bunda saptırmak ve dalalete düşürme yolları daha geniş, meydan daha müsaittir. Çünkü, bu harfleri birçok kelimenin başına getirmek mümkündür. Bunlar hükümdarları, valileri ve bu çapta başka kişileri aldatarak mallarını çarpmak, yanlarında iyi görünmek için vaz edilmiştir. Tesadüf neticesinde doğru çıkan birkaç haber cahilleri aldatıyor da, söylenen şeylerin hepsini doğru zannediyorlar. [403] Nitekim Muhyiddin İbn Arabî, ebced hesabıyla Mehdî’nin 683 yılında zuhur edeceğini söylemiştir. Bu tarihin hicretin yedinci yüzyılının sonları olduğu bellidir. Fakat, bu çağ geçip gittiği hâlde Mehdî’nin zuhur etmemiş olduğunu gören taklitçilerden bazıları, bu kez bu rakamlarla Mehdî’nin doğacağı yıla işaret edilmiş olduğunu ve 710 hicriden sonra zuhur edeceğini söylemişlerdir. [404]

Kindî ise, Deccal’ın zuhurunu şöyle bulmuştur (!): Noktasız olan Arap harflerinin ebced hesabıyla toplamı 743’tür. Bu harfler, Deccal’ın zuhuru tarihine işarettir. [405] Yine Kindî, İsa’nın (a.s.) inişinin ebced hesabıyla hicretten 698 yıl sonra olacağını söyler. [406] Süheylî de, İslâm milletinin ne kadar yaşayacağını anlatmak maksadıyla mukattaa harflerini gözden geçirir. Mükerrer olanlar çıkarıldıktan sonra, bu harflerin sayısının 14 olduğunu söyler. Süheylî, bu harfleri cümmel hesabıyla sayarak 703’ü ifade ettiğini tespit eder. Ona göre bu sayı, dünyanın Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gönderilmesinden önceki ömrünü gösteren binlerden sonuncu binin bakiyesi olan sayı ile toplandığında, İslâmiyetin başlangıcından itibaren dünyanın kalan ömrünü teşkil eder ki, buna göre İslâmiyetin zuhurundan 930 yıl geçtikten sonra dünyanın sona ermesi icap eder. [407] İbn Haldun Mukaddime’de, ebced ve cifir hakkında daha geniş bilgiler ve bunlarla yapılan istidlâllerden örnekler verir. [408]

Bu Hurufî ve Bâtınîler daha da ileri giderek, ebced hesabıyla kıyametin ne zaman kopacağını bile bulmuşlardır (!):

"(...) Kıyamet sizlere ansızın gelecektir. (...)" [409]

Ayetteki "ansızın" anlamına gelen "bağteh" kelimesinin harfleri ebced hesabına göre 1407 rakamına tekabül eder. Bu da kıyametin on beşinci asır başlarında kopacağını gösteriyormuş!... [410] İşin ilginç bir tarafı da şudur: Bu adamlar, bu işi çeşitli kehanetlerde bulunmak için yapmışlardır. Yani, bu gaybî anahtarı (!) "gelecek" kapısının kilidine sokmuşlardır. Oysa Said Nursî beyhude yere, aynı anahtarı zaten açık olan "geçmiş" kapısının kilidine sokup durmaktadır. Ama o, anahtarı soktuğu kilidin aslında "Kur'an’ı kendi emellerine alet etmenin yolları" kapısının kilidi olduğunu da bilmekte ve bunu gizlemeye çalışmaktadır:

(...) "Acaba Risale-i Nur’u, Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de, Kur'an’dan istimdat eyledim. Birden otuzüç âyetin sarîhinin teferruatı nev'indeki tabakattan "mâna-yı işârî" tabakasından ve mâna-yı işârî külliyetinde dahil bir ferdi, Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne ve medar-ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim; ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımda hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı; ve ben de, ehl-i îmanın îmanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartiyle verdim. (...) [411]

Hurufî ve Bâtınîlerin yaptıklarından da Said Nursî’ye bir destek çıkmamaktadır.

Muhyiddin b. Arabî’nin bu konuda yapıp ettiklerini Said Nursî’nin delil (!) olarak takdim etmesi, tamamen al gülüm ver gülüm kabilindendir. Nitekim Nur Risaleleri’nde, İbn Arabî’nin "Said Nursî hakkında birçok tafsilat-ı harikulâde ile ihbaratta bulunduğu" belirtilmiştir! [412]

DİP NOTLAR:
[396] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 98; Şuâlar, 560, Birinci Şuâ/İzahtan Evvel Mühim Bir İhtar/Beşinci Nokta.
[397] Muhammed Ebu Zehra, İslâm’da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, Hisar Yayınevi, İstanbul 1983, 175-177.
[398] Ebu Zehra, age, 179. İmam Cafer’e nisbet edilen cefr ile ilgili rivayetlerin çoğu, el-Kuleynî yoluyla gelmiştir. el-Kuleynî’nin eseri el-Kâfî, içinde şu rivayetlerin de yer aldığı bir kitaptır: Kitâbu’l-Hücce, Sahîfe, Cifr, Câmi‘a ve Mushaf-ı Fâtıma’nın Zikri Bâbında İmam Cafer’den şöyle rivayet edilmiştir: "(...) Ravi: Mushaf-ı Fâtıma nedir? dedim. Ebu Abdullah (Cafer-i Sadık) buyurdu ki: O bir Mushaftır ki, sizin Kur'anınızın üç mislidir. Allah’a yemin ederim ki, onda sizin Kur'anınızdan bir harf bile yoktur. (...)" (Ebû Ca‘fer el-Kuleynî, el-Kâfî, el-Mektebetu’l-İslâmiyye, Tahrân 1400, 5. Baskı, 1/456.)
"Ebu Abdullah buyurdu ki: Cebrail’in Muhammed’e getirdiği Kur'an 17 bin ayettir." (el-Kâfî, 2/634.)
"Ebu Abdullah buyurdu ki: O Mushafı Ali (aleyhisselâm), halk kendisinden fariğ olduktan sonra yazdı ve çıkardı. Onlara şöyle dedi: 'Allah’ın Muhammed’e (s.a.v.) ve âline indirdiği Kitabı işte budur. Ben, onu iki levhadan topladım, cem ettim.' Halk ona dedi ki: 'O bizim yanımızdaki şu toplayıcı Mushaftır. Kur'an ondadır. Senin dediğinin içindekilerine bizim ihtiyacımız yok.' Bunun üzerine Ali (aleyhisselâm) şöyle dedi: 'Öyleyse Allah’a yemin ederim ki, onu bugünden sonra ebediyen göremeyeceksiniz.' (...)" (el-Kâfî, 2/633.)
Bu kitapta, Kur'an’da olmayan ayetlerin (?) metinleri de verilmektedir. Bak. el-Kâfî, 1/417; 2/608-620.
[399] Ebu Zehra, age, 178-179.
[400] İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 99-100.
[401] İslâm Ans., 2/44.
[402] İslâm Ans., 2/43.
[403] Rızâ, Muslih ve Mukallid, 76-78.
[404] İbn Haldun, Mukaddime, 2/171-172; Rızâ, age, 55.
[405] İbn Haldun, age, 2/173.
[406] İbn Haldun, age, 2/175-176.
[407] İbn Haldun, age, 2/191.
[408] Bak. İbn Haldun, Mukaddime, 2/184-222.
[409] A‘raf, 7/187.
[410] Rızâ, age, 37.
[411] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 67-68, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Bu âciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski zâta, hem ehli-i dikkate (...); Şuâlar, 533-534, İşarât-ı Kur'aniye Hakkında Lahika/Bu âciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski zâta, hem ehli-i dikkate (...); Kastamonu Lâhikası, 177-178, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Sıddık, Risale-i Nur Şâkirdleri Kardeşlerim.
[412] Tılsımlar Mecmûası, 186, Mâîdetü’l-Kur'an. (1)
***
Cevap:

1-Bu ilmin ehl-i sünnet alimlerince genelde bilinmediğini ve reddedildiği doğrudur..Ancak bunu derken de bu ilmi kabul edenlerin -sayıları çok olmasa da- varlığını hatırlamak gerekir..Bunların biri İbn Haldun'dur..(2)

Tekhafızoğlu: İbn Haldun Mukaddime’de, ebced ve cifir hakkında daha geniş bilgiler ve bunlarla yapılan istidlâllerden örnekler verir.

Cevap: Diğer İslam alimlerinden Cifr hakkındaki menfi düşüncelerini nakleden Tekhafız nedense İbn Haldun'un Cifr hakkındaki düşüncesini verememiştir..
Burada Tekhafız'ın İbn Haldunun da Cifre inandığını söylemesi gerekirdi..

2-Cifr ilmi nazari bir iddia değil; olgudur, somut örneklere sahiptir:

a-1943-1944 yılında yazılmış 11. Şuadan:...hem bu asrımıza, hem o asırlara işaret etmeleri cihetinde istikbalden haber veren İmam-ı Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzam (k.s.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. kelimeleri bu zamana değil, belki bin yüz altmış bir (1161) ve sekiz yüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî mânevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa, Milâdi bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak..
1971ehşetli şer:12 mart 1971 muhtırası. (3)

b-Taberî, Şûrâ sûresi’nin başındaki hurûf-u mukattaayla alakalı İbn Abbas’tan bir rivayet aktarır. İbn Abbas’a bu ayetin tefsiri sorulduğunda o önce cevap vermek istemez. Sual birkaç defa tekerrür edince o, bugünkü Bağdat’ın krokisini çizip anlatıyormuş gibi şu tür izahta bulunur: “Etrafında iki nehir bulunan tepemsi bir yere bir şehir kurulacak, orada, peygamber torunlarından adı Abdulilâh veya Abdullah olan önemli bir kişi/kişiler bâğiler tarafından öldürülecektir.” der.[et-Taberî, Câmiu’l-beyân 25/6.] General Abdülkerim Kasım, Abdulilâh ve merhum Faysal’a karşı ihtilâl yapınca Faysal taraftarları bu meseleyi kaleme alıp halka dağıttılar. (4)

c-İbn Arabi:
İbnü’l-Arabî’nin Anadolu’ya Tesirleri. İbnü’l-Arabî, dönemin belli başlı Selçuklu yerleşim bölgeleri olan Malatya-Konya ekseninde bir süre ikamet etmiş, dört yıla yakın bir süre Malatya’da, bir o kadar da Konya’da kalmıştır. Buralarda ilim ve irfan meclisleri düzenlemiş, istidat gördüğü bazı kimseleri talebeliğe kabul etmiştir. Selçuklu sultanlarına nasihatlerde bulunan ve onlardan hüsnükabul gören İbnü’l-Arabî’nin Selçuklular’dan sonra kurulacak olan Osmanlı Devleti’nin doğuşunu ve çöküşünü önceden haber verdiğine dair rivayet büyük ilgi görmüştür. Bu konuda kendisine ilm-i cifre dair eş-Şeceretü’n-Numâniyye adlı eser izafe edilerek bu devletle mistik bir irtibatı sağlanmıştır. (5)
***
İbn-i Arabi Hazretlerinin “Şeceretün Nûmâniye” işaretleri hakikatlarla ne ölçüde telif edilebilir?

Bu kitabın matbuunu bilmiyorum. El yazması bir kaç kütüphanede var zannediyorum. Bunlardan biri de Edirne'de Selimiye kütüphanesindedir. Şeceretün-Nûmâniye gibi hemen çok eserlerinde Hz. Muhyiddin, o gaybbîn, gözüyle bazı hakikâtlârı keşfedebilmesi, bazı gaybî haberler verebilmesi; Allah'ın ihsanı olan ilham esintileriyle, hali hazırdaki durumu apaydınlık gördüğü gibi, Allah'ın lütfuyla geçmişi; geleceği de önündeki kitabın sayfaları gibi görüp okuyan, açık-kapalı te'villerde bulunan bir meşrebin kutbu ve harika bir zattır. Bu arada, O'nun geleceğe ait hadiselerden bahsetmesi, mesela, falan tarihte şöyle bir şey, filan tarihte şöyle bir şey ve filan tarihte de şöyle bir şey... olacak demesi, O'nda, oldukça açık ve herkesten farklıdır. Vakıa, birçok Hak dostu, Allah'ın emri ve izniyle benzeri şeyler yapmışlardır ama, O'nun kadar açık ve ileri değillerdir.

Hz. Muhyiddin bu mevzuuda ilk olmadığı gibi, son da değildir. Ondan sonra da bir çokları aynı şekilde ve aynı istikamette bazı şeylerden haber vermişlerdir. Daha ötede Üstad-ı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz, geçmiş ve gelecekle alakalı bu türlü şeylerden haber vermektedir. Evet O sultanlar sultanı, kıyamete kadar zuhur edecek hadiseleri, âdeta bir televizyon ekranında seyrediyor gibi ümmetinin enzarına arz ve takdim buyurmuşlardır ki, bunların bir kısmı açıktır, sarihdir, te'vile lüzum hasıl olmayacak kadar vazıhtır. Bir kısmı ise, Kur'ân'ın müteşâbihatı nev'inden ancak, te'vile, tefsire tabi tutulunca hakikatlarına vâkıf olunabilmektedir. Hele bir kısmı var ki onlar sadece ehl-i tahkikin anlayabileceği mahiyettedir...

Daha sonra, Ehlullah'ın, bu mevzudaki istihraçları ise, yani bir kısım hükümler çıkararak, bize ait aydınlatıcı bir kısım şeylerden haber vermeleri; ya Kur'ân'a dayandırılır, ya Efendimizin (S.A.V) sünnetine ya da, doğrudan doğruya mişkât-ı nübüvvetin vesâyası altında, kendi gönüllerine esip gelen ilhamlara...İşte bu sayede hak erleri, bir kısım hakikatlara nigâhbân olur. Sonra da hususi bir dil kullanarak onları başkalarına anlatırlar. Ancak bu türlü hakikatları ortaya atan hakikat erleri, halkla fevkalade bir münasebet içinde bulundukları gibi, iddia ve tefahürden de fevkâlâde uzaktırlar. Bin bir harika şeyler ortaya döker, bin bir gizli mesaj sunarlar ama, katiyen iddiaya sapmazlar. Hepsinin de dilinden düşürmediği tek şey: "İşin doğrusunu Allah bilir" kelimesidir. Temelde bu anlayış olunca, yani her şeyi bildiren ve işin temelini, nüvesini lütfeden Allah olunca, bu türlü ihbarlara karşı itiraz, sırf itiraz etmek için itiraz olur ki, her biri nefsin ayrı bir hırıltısı olan bu kabil mırıldanmaların hiçbir ilmî kıymeti yoktur.

"Vahy-i metluv" olan Kur'ân'dan başka, Efendimizin (S.A.V), dellâlı bulunduğu diğer iki mübarek kaynak daha vardı: Kudsi hadisler ve onların dışındaki söz ve beyanları. Bunlar vahy ve ilhamın hangi derecesinden gelirse gelsin, ilahi kaynaklıdır. Efendimiz (S.A.V) arabın efsahi olarak, maksatlarını en güzel anlatanlar arasında, harika bir üslupla anlatan bir insan olarak, kalbine vahyolunan şeyleri, ruhundaki esintileri, en güzel kelime ve kalıplar içinde dile getirmiş, o esintileri en iyi şekilde değerlendirmiş ve bize intikal ettirmiştir. Şimdi bir veli, her şeyi, üstadı sayılan Hace-i Kâinat'a dayandırıyor ve O'nun ilm-i ledünnî deryasından bir şeyler çıkarıyorsa, bunu yadırgayıp istiğrab edecek ne var?..

Bazan bir velinin nazarına, uzaktan bir kısım hakikatler gösterilir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de olabilir. Veli bazan mesafeyi ayarlayamaz ve hakikatı olduğu gibi tespit edemez. Bazen herhangi bir hadiseyi sembol halinde görür ve teviline muttali olamaz; olamaz da kendine göre tevil yapar. Yaparken de hatasız bir tevil yaptığını zanneder. Halbuki maksat-ı ilahi başkadır, onların yaptıkları teviller başka... Tıpkı, insanın gördüğü rüyaları gibi... Mesela, siz rüyada altın-gümüş görür ve zannedersiniz ki, Cenab-ı Hak bugün size tatlı bir lütufta bulunacak veya maddi ve manevi istifade edecek ve bir şeye mazhar olacaksınız... Halbuki, altın ve gümüşün manâsı hevây-ı nefis ve nefs-i emmâre bakımından kuvvet kazanma demektir... Keza görseniz ki, Hz. Cebrail, hanenizin penceresinden içeriye giriyor, siz zannedersiniz ki, ruh-u emin ve ruh-u metin hanemize girdiğine göre, evimizde ilahi esintilerden bir şey olacak. Halbuki âlem-i misalde böyle bir vak'a ile sembolize edilen hakikatın manası o evden yüce ruhlu birisinin vefat edip gitmesi demektir. Keza.. birisi rüyasında, uygun olmayacak şekilde, herhangi bir insanla buluştuğunu görür. Günaha girdiğini ve gireceğini zanneder. Oysa ki, bunun ma'na ve tevili, öteki insana yardımı dokunması şeklindedir. Böyle bir vak'a aynen Harun Reşid'in hanımı Hz. Zübeyde için bahis mevzudur. Bu mübarek kadın, rüyasında görür ki, Bağdad halkı gelip bununla temas ediyorlar. İffetine, namusuna fevkalade düşkün olan Zübeyde Hatun titrer ve ürperir. Sonra da bir ta'birciye sorar. Tabirci ona: "Sultanım öyle bir hayır yapacaksın ki, bütün insanlık âlemi ondan istifade edecek. " Neden sonra Zübeyde Hatun Harem-i Şerif'e su getirme lütfuna mazhar olur.

Şimdi veli, misal âleminden hakâik adına aldığı sembollerin gerçek mânâlarını bilmiyorsa, onları te'vil edecek ve belki bazılarında da yanılacaktır. Nüve ve çekirdek itibariyle velinin bahsettiğiyle, nefsü'l-emirdeki hakikat arasında fark yoktur. Fark, icmal ve tafsilde, bizim dilimizle sembollerin dilinin farklılığındadır. Bu farklılığı ortadan kaldırıp, insanlara yanıltmayan mesajlar sunmak sadece peygamberler ve onların has varislerine müyesser olmuştur. Peygamberler yanılmazlar, yanılırlarsa Allah hemen düzeltir. Zira, kitlelere imam olduklarından, onların yanılmaları kendilerine münhasır kalmaz; arkalarındakileri de yanıltır: Onların her şeyi objektif ve bütün insanlığı kucaklayıcı, içine alıcı mahiyettedir.

İşte Hz. Muhyiddin'in, eğer Kur'ân, eğer Sünnet, eğerse kendi ilhamlarına dayanıp söylediği şeyler haktır. Ancak kendisine sembollerle anlatılan, mesleği, meşrebi, vazifesi ve devri itibariyle, te'viline kapalı olduğu bir kısım meselelerde, sünnete muhalif beyanlarda bulunmuştur ki, İmam Şârânî, Molla Cami gibi ehl-i tahkik, ma'kul tevillerle, Hazretin anlatmak istediklerini anlatmaya çalışmışlardır.

Şeceretün-Nûmaniye'deki meselelere gelince, bunların bir kısmı zuhur etmiş; bir kısmı da Allah dilerse zuhur edecektir. Mesela, Hz. Muhyiddin, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan evvel yaşadığı, hatta Mevlânâ Celaleddin-i Rumî Hazretleri'nden daha yaşlı yani Selçukî döneminde yaşadığı halde, Osmanlı dönemine ve daha sonralara ait bir kısım vukuatı açık-kapalı haber vermiştir. Hz. Muhyiddin'in mezarı, Yavuz Sultan Selim hazretleri zamanında bulunur ve ortaya çıkartılır. Ona.ait olduğu söylenen şu söz, çok şâyân-ı dikkattir. "Sin şına girince Muhyiddin'in kabri ortaya çıkar. " Yani "Sin" Selim, "Şın" Şam'a girince, Muhyiddin'in kabri belli olur ve saygıdeğer yerini alır. Şimdi O, Cenab-ı Hak'tan gelen esintiler ve ilahi tayflara dayanarak bunları söylüyor. Kendinden değil, zira et ve kemikten ibaret bir varlık bunları söyleyemez. O bütün benliğiyle Allah'a yönelmiş, mahiyetiyle melekleşmiş, Rabbimiz de onun melekleşen mahiyetine bir lütuf olarak, ona ruhlar ve ruhaniler seviyesinde bir letâfet vermiş. Bu letâfet sayesinde, eşyânın hakikatına, hatta geçmiş ve gelecek zamanlara nüfuz ile geçmişdeki mübhem vak'alardan, gelecekdeki meçhul hadiselerden, mesela; Devlet-i âliyenin kuruluş ve gelişmesinden, bir kısım tarih çapındaki önemli vakalardan; Mesela; 4. Murad'ın altı ayda Revân'a gidip, Revân'ı fethedeceğinden ve benzeri daha bir sürü şeyden bahsetmektedir. Bu arada Edison'u hayret ve takdirlere sevkeden "Fütuhat"daki elektrik bahsi de zikredilmeye değer kerametlerdendir.

Aslında, Muhyiddin bu mevzuda yalnız değildir. Mesela Manisalı Müştak efendi, Cumhuriyet'ten takriben yüz sene evvel, İstanbul'a bedel payitahtın Ankara'ya intikal edeceğini söylemiştir ki, gazeteler yazdı. Ancak Muhyiddin bu mevzuda kutub gibidir.

Bütün bunlarla beraber,bu büyük zevatın muttali oldukları hakikatlar değişmez değildir. Allah, her şeyi değiştirdiği gibi, onların da görüp, duyup bilebildikleri şeyleri değiştirebilir. Zira O, eli kolu bağlı -hâşâ- atıl bir varlık değildir. "Her an O ayrı bir şe'ndedir. " (Rahman-29) Her an insanın başını döndürücü ayrı bir icraatta bulunur. Binaenaleyh, Allah (C.C) "levh-i mahv ve isbat"ta, yani, bizim göremeyeceğimiz buuddaki tabloları da tıpkı gördüğümüz her şeyi değiştirdiği gibi değiştirir; başka türlü yazar. Dilediğini mahveder, dilediğini tespit buyurur. Ana kitaba gelince, o ilm-i ilâhîdir; kader de zaten, ilm-i ilâhînin bir unvanıdır. Hz. Muhyiddin de buraya ittılâı nisbetinde ne söylemişse, hak söylemiştir. Hakka uymayan bazı şeyler varsa, ya O, tevilini anlamamış veya o hakikâtın henüz vakti gelmemiş; yahut biz, Hz. Muhyiddin'in beyanını anlamıyoruz demektir. (6)
***
Soru: Kur’ân-ı Kerim’den tefe’ül edip, ebcedini hesaplamak caiz midir?

Cevap: Caiz değildir, hatta yerine göre büyük bir vezir de sayılabilir. Taşköprülüzade’nin “Mevzûatü’l-Ulûm” adlı eserinin “Cifr” maddesinde şöyle denmektedir: “Ebced, bu ümmetin başında Hz. Ali’ye verilmiş. Sonra da Ehl-i Beyt’ten gelen bir zat bunu bilecek.” Bu açıdan, mülhemûndan olmayanların ebced hesaplarına girmemeleri gerekir. Yoksa, günah işlemiş olabilirler. Ama, ölüm ve doğum tarihlerine ebced düşürmede mahzur yoktur.

Ebcedin aslı vardır ve doğrudur, tarihen de sabittir. Fakat, bazı mes’eleler vardır ki, -bazı müşabih hadisler, ebced ve cevşen gibi- hakikat oldukları halde, nakledenlerinden dolayı zamanla zaafa uğramışlardır. Eğer kuvvetli kişiler rivayet etselerdi, diğerleri gibi onlar da iştihar edecekti. Biz öyle şeylere inanıyoruz ki, ebced onun yanında çok basit kalır. Kaldı ki, ebcede inanmamanın getirip götüreceği bir şey de yoktur.(7)
***
Aynen İbn Haldun'un dediği gibi Cifr genele ilişkin bir ilim değil İlham gibi özel meziyetlerle alakalıdır..

İbn Haldun: Cafer (Sadık) ve onun gibi Ehl-i beytten olan zevata dâ bu gibi bir çok şeyler vaki olmuştur. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama, onların bu husustaki mesnetleri, üzerinde bulundukları velayet sebebiyle sahip oldukları keşf idi. Onların dışındaki evliyanın, kendi mensupları ve nesilleri hakkında (keşfe istinaden) bu nevi beyanlarda bulunmaları dahi inkâr ve reddedilemez. Zira Hz. Peygamber (s.a.): «İçinizde muhaddesler, ilhama mazhar olanlar vardır» (Bunlarla melekler konuşurlar), buyurmuştur. Ehl-i beytin haricinde kalanlar için bile bu durum bahis konusu olunca, Ehl-i beytten olanların bu şerefli rütbelere ve hibe edilmiş vehbi kerametlere sahip olmalarının daha münasip olacağı aşikârdır...Malum olsun ki, Kitabu'l-cefr'in aslı şudur; Zeydiye'nin reisi olan Harun b. Said Iclî'nin, Cafer Sadık'tan rivayet ettiği bir kitabı vardı. Bu kitapta, umumi olarak ehl-i beytin, hususi olarak ta, bunların içinden muayyen şahısların, başına gelecek şeylere dair malumat var. Bu bilgiler, keşf ve keramet yolu ile Cafer ve Ehl-i beytten olan onun gibi diğer bir takım şahıslar tarafından bilinmişti. Nitekim bu gibi hususlar, onların misli olan evliyaya da bu yoldan malum olur. Bu kitap Cafer'in yanında küçük bir öküz (veya kuzu) derisi üzerinde yazılmış bir durumda idi. Bunu ondan Harun İcli rivayet etmiş, yazmış ve bunu, üzerinde yazılı olduğu derinin ismi ile isimlendirerek cefr demişti. (2)
***
İslam Alimleri Açısından Ebced ve Cifir İlmi

Ebced ve Cifir bir ilim dalıdır. Her alimin bu ilim dalı ile meşgul olması gerekmez. Nasıl ki, tabiin döneminden başlayarak farklı İslami ilim dalları oluşmuştur ve her bir alim bu dallardan birisi ile iştigal edip o dalda uzman olmuştur. Aynen bunun gibi, ebced ve cifir ilmi dalında da uzmanlaşıp, o alanda hizmet veren alimler de çıkmıştır. Hatta bu branşlaşma hareketi sahabeler içinde de görülen bir hadisedir. Mesela sahabeler içinde muhaddis, fakih, siyaset, harbiye gibi alanlarda parlayan sahabeler vardır. Peygamber efendimiz her bir sahabeyi istidadı yönünde istihdam etmiştir. Ebu Hureyre ve İbn-i Mesut buna iki misal teşkil eder. Bu yüzden bütün alimlerin ebcet ve cifir ilmi ile iştigal etme beklentisi abesle iştigaldir.

Diğer bir husus, her ilim dalı ve o ilim dalında uzman olmuş alimin sözü ve reyi kendi uzman olduğu ilmi sahada geçerlidir. Mesela dünyaca meşhur olmuş bir mühendisin tıpla ilgili bir fikri, tıp sahasında bir pratisyen doktora denk değildir. Hatta yüz bin mühendis, tıp alanında uzmanlık noktasında basit bir pratisyen doktora müsavi gelmezler. Aynen İslami ilimlerde de bu kural geçerlidir. Fıkıhta müçtehit seviyesinde olan bir alim, hadis alanında İmam Buhariye yetişemez, onun sözü orada İmam Buhari kadar itibar göremez. İşte ebcet ve cifir alanında veya ilm-i tasavvuf ve sırda uzman olmayan alimlerin, tenkidi veya inkarı pek bir şey ifade etmez. Her alimin sözü kendi dalında muteberdir. Mesela Said Nursi hadis alanında İmam Buhari hazretlerine tabidir.

Sahabeler içinde ebced ve cifir ilmine vakıf ve bu ilmi tedvin edip en çok kullanan sahabe İmam Ali (ra) dır. Nitekim, elde mevcut ve matbu' "El-Cefr-ül Cami" eseri İmam-ı Ali'nin sözlerinden müteşekkil olduğu, yahut ta onun hikmetli söz ve yazılarından derlendiği beyan edilmektedir. Bu eser Mısır'da ve Beyrut'ta ayrı ayrı tab' edilmiştir. Mısır'daki Mekteb-ül Külliyat El-Ezheriye tarafından, ve Beyrut'ta El-Mektebet-ül Hadîse'de 1971 senesinde tab' edilmişlerdir. Hazreti Ali (ra) bu ilimle uğraşması ve sahabelerin de bunu sukut ile tasdikleri, bu ilmin sahabeler açısından da meşru olduğunun vesikasıdır.

Sahabelerden sonra İmam-ı Ca'fer-i Sâdık’ın da bu ilimle iştigal ettiğine dair malumat tarihi vesikalar içinde bulunmaktadır. Bundan sonra ebced ve cifir ilmini kabul edip eserlerinde beyan eden alimlerin isimlerini verelim.

1-İbn-i Haldun Mukaddeme. İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'tan Cifir ve Ebced ilminin meselelerini nakleden kişinin Zeydî mezhepli olduğunu, bununla beraber nakleden zatın bahsettiği kitabı kendisinin göremediğini, ayrıca da Muhyiddin-i Arabi'nin "Anka-u Mağrib" eserinden Cifir ve Ebced hesaplarıyla gösterdiği tarihin tutmadığını ve saire gibi tenkitlerde bulunmakla birlikte, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat uleması yanında dahi Cifrin esası Hazret-i İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık'tan geldiğinin meşhur olduğunu da kaydetmektedir. (Bak: Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 323-334)

2- Meşhur İmam-ı Abdullah El-Yafaî "Mir'at-ül Cinan" eserinde der ki: "İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'in bir talebesi olan Câbir bin Hayyan, ondan aldığı bin yapraklı bir kitabda, beşyüz risale alıp te'lif etmiştir." (Mir'at-ül Cinan 1/304)

3- İmam-ı Celâleddin-i Suyutî, El-Havî Lil-Fetavî Eseri 1/388'de, kendisinin tehecci harfleri (yani: Elif, be, te, se, cim gibi heca harfleri) hakkında bir risalesinin olduğundan bahisle, bu mevzu'da tâlibleri o esere havale eder. Ancak maalesef bu eser elimize geçmemiştir.

4- Meşhur "Edeb-üd Dünya Ve-d Din" kitabı sahibi Ebu-l Hasan El-Maverdî kitabının sh: 23'de Cifir ve Ebced hakkında şu malumatı vermektedir:
Sahabeden Urve bin Zübeyr demiştir ki: En evvel kendi isimlerini yazan kavimden; "Ebced, hevv ez, huttî, kelemen, sa'fas ve kareşet" harfleriyle yazmışlardır.

5- Nur-ul Ebsar kitabı sh: 160'da İbn-i Kuteybe Edeb-ül Kâtib eserinden naklen: "İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın yazdığı Cifir kitabında, tâ kıyamete kadar muhtaç olunan herşey o kitapta mevcuddur." diye kaydetmektedir.

6- Meşhur allâme Kemâleddin Muhammed bin Musa Ed-Dümeyrî Hayat-ül Hayavan-ül Kübra eseri 1/279'da, aynen Nur-ul Ebsar eserinin, İbn-ül Kuteybe'den naklettiği rivayeti kaydetmiştir.

7- Az yukarıda zaman zaman ondan bahsettiğimiz ve sahife numaralarını verdiğimiz Şeyh Ahmed El-Bûnî'nin Şems-ül Maarif-il Kübra adlı eserinde: "Nakl-i sahih ile Cifir ve Ebced ilminin, Ca'fer-i Sâdık'tan ulemaya intikal ettiğini yazmaktadır. (Bak mezkûr eser sh: 325 ve 363)

8- Eski Mekke Müftülerinden meşhur allâme Ahmed Zeynî Dehlan "El-Fütuhat-ül İslamiye" isimli eserinde Cifir ve Ebced ilminin İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık'tan geldiğini ve bu ilimle bir çok büyük âlimlerin Kur'an'dan ve hadîslerden sırlar istihraç ettiğini yazmaktadır. (Bak: Aynı eser 1/296)

9- Meşhur Keşf-üz Zünûn kitabı, Cifir ve Ebced ilmi hakkında en geniş bilgi veren bir eserdir. Bu kitab, Cifir ve Ebced ilmi çerçevesinde yazılmış olan bir çok eserin isimlerini de vermiştir. Bu mevzuda ezcümle şöyle der:
"İlm-ül Cefri Vel-Câmia" adıyla söylenen ilmin mahiyeti şudur ki: Bu ilim ile, uyanık zâtlar levh-i kaza ve kaderde yazılı olan hâdisata icmalen vukufiyet peyda etmekten ibarettir.

Ebced ve Cifirle meşgul olmuş zatların isimleri ve iştigal sahaları...

Bu bölümde, eğer biz bu ilimle meşgul olmuş bütün âlimlerin isimlerini, künyelerini ve kitaplarının isimlerini yazsak, belki bir cilt kitap tutabilir. O halde, sadece nümûne için bir kaç isim verip geçeceğiz. Şu araştırmamızda yer yer kaydettiğimiz gibi; başta İmam-ı Ali (R.A.) bu işin üstadı, pîri ve kaynağıdır. Onun matbu' olan El-Cefr-ül Cami' eseri ve Celcelûtiye Kasidesi ve Ercüze Kasidesi ve Cünnet-ül Esma' eseri gibi bir çok kaside ve dualarında, Hazret-i İmam-ı Ali'nin hâs olarak esrar-ı huruf ile meşgul olduğunu göstermeye kâfidir. Daha sonra, bütün İslâm ülemasınca kabul görmüş olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın bu ilimle hâsseten iştigal ettiği hususudur. Daha sonraları, Şeyh Muhyiddin-i Arabî (K.S.) "Fütuhat-ı Mekkiye, Füsûs-ul Hikem, Anka-u Mağrib, Kitabü-l Mim Ve-l Vav Ve-n Nun" gibi eserlerinde Cifir ve Ebcedin sahası dâhilinde olan harflerin sırlarından, hasiyetlerinden ve sairesinden çok genişçe bahsetmektedir.

Daha sonraları, İmam-ı Gazalî'ler, Şa'ranî'ler, Şeyh Ahmed-i Bunî'ler, Bayezid-i Bistamî'ler, İmam-ı Rabbanî'ler, Davud bin Ömer El-Antakî'ler ve saireler.. kısmen de olsa, bu ilimle iştigal etmişlerdir. Bunları tek tek ele alıp iştigal sahalarından, keşif ve istihraçlarından bahsetmek uzun olacaktır. Onun için kısa kesip, eserlerine havale etmek istiyoruz.

Ebced ve Cifir İlmi Hususi mi Umumi mi?

Ebcet ilmi bir alet ilmidir. Kuran ve Hadisin latif ve ince sırlarını anlamakta bir araçtır. Bu ilmi kullanmanın bazı özel şartları vardır. Nasıl ki,ustalık ilmi olmadan alet ve edevatlar işe yaramaz. Alet ve edevat olmadan da ustalık eksik kalır. İkisi bir birini tamamlayan şeylerdir. Manevi kemalata ermeden, olgunlaşmadan, sadece harflerin rakamsal değerlerini öğrenmek ve onunla bir takım haberler vermeye kalkmak sunilik ve şarlatanlıktır. Aletlerin bina yapmasını beklemek gibi bir hezeyandır. Onun için ebcet ilminin arkasında keskin ve mütefekkir bir nazar, mutmain olmuş bir kalp, Allah’ın rıza ve inayetini kazanmış bir maneviyat ve İslami ilimlere vukufiyet gereklidir. Yoksa herkesin elinde bir oyuncak değildir. Tarihte maalesef bazı şarlatanlar bu ilme ciddi zarar ve şaibeler vermişlerdir. Bu yüzden bazı nadan zahir hocalar da bu şarlatanlara bakarak gerçek ebcet üstatlarını o şarlatanlarla aynı kefeye koymuşlardır. Bu yüzden ebced ve cifir ilminin Kuran ve hadislere tatbiki hususi bir yoldur, bu yolda her önüne gelen gidemez. (8)
***
Osmanlı Şeyhülislamı İbn-i Kemâl’in Konuyla İlgili Risalesi

1468-1543 yılları arasında yaşayan İbn-i Kemâl'inasıl adı Şemseddin Ahmed'dir. Kemâl Paşa-zâdediye de bilinir. To¬katlı olan bu Osmanlı âlimi, Paşa olan dedesinin adına nis¬bet edilir. Yavuz zamanında Anadolu Kazaskeri ve Kanunî'¬nin ilk yıllarında ise Şeyh-ül İslâmolan İbn-i Kemâl, dinî ilim¬lerin tamamında ve özellikle de fıkıh, tefsir, kelâmve tarihte haklı bir şöhrete sahiptir. Sadece Osmanlı ülkesinde değil, bütün İslâm âleminde kabul görmüştür..80 Bizim burada bahsedeceğimiz eseri ise, Kur'ânâyetlerinden Yavuz'un Mısır'ıfethedeceğine dâir işâ¬retler ihtiva eden ve dedikleri aynen vâki olan bir başka Ri¬sâle'sidir. Kemâl Paşazâde Ahmed Efendi, Enbiyâ Sûresi'nin 105. âyetini, cifirilmi kâideleri çerçevesinde tahlil ede¬rek, Yavuz'un Mısır'ıfethedeceğini, bunun kolay olacağını ve günü ile yerini ayrı ayrı ortaya koymuştur.

İbn-i Kemâl bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risâlet'ül-Münîre" adlı eserinde şöyle belirtmektedir: “Büyük evliyâların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihrâcı gibi. Yani evliyâlar, Kur'ânâyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihrâç etmişler¬dir. Bu onlara ilhâm nuruyla müyesser olur (sh.8)”.

İbn-i Kemâl, büyük ilmî dehasıyla Kurân'ın Enbiya Sûresi'ndeki 105. âyetini, cifirilminin kâidelerine göre tahlil edi¬yor ve bu âyetten Mısırülkesinin, hicretten 922 yıl sonra, kış (zemherir) günlerinde fethedileceğini, Mısır ellerinden alınan kavmin köle diye bilindiklerini, fethedenlerin hür Osmanlı¬ların olacağını, başında da Selim isimli bir komutanın bulu¬nacağını Kur'ân'ın işaretlerinden çıkarıyor ve Yavuz'a arze¬diyor. Üç senelik Mısır Seferinde Yavuz, İbn-i Kemâl ile be¬raber, Kur'ân'ın verdiği haberleri birlikte müşâhede ediyor-lar. Şimdi biz de beraberce bu âyeti görelim:

"Şüphesiz biz "zikr"den (yani Tevrat'danyahut ba¬zı hakikatları ihtar ettikden) sonra Zebur'dayazdık ki yeryüzü, (fesadçılardan alınır) ve verâsete, hilâfete lâ-yık salih kullarıma verilir, onlara miras kalır"81. Bu âyet, kâinatta tekvinî şerîatın kâidelerinden olan "eslah kanunu" yahut "elyak kanunu"nu anlatmaktadır. Yani devam ve be¬kanın sırrı, salâhatve liyâkat kanununa bağlıdır. Bozukların devam ve beka hakkı yoktur. Olsa da muvakkattır. Mısır'ın Ya¬vuz tarafından fethinde de bu hakikat tecelli etmiştir.82

Kısaca bu âyetten İbn Kemal, Sultan Selim'in Mısır'ın Osmanlı ülkesine ilhak tarihini çıkarmıştır. Âyette Tevrat yerinde kullanılan "ez-Zikr" kelimesi, ebced hesabı ile konunun düğümünü çözen anahtar kelimedir. Âyette "ez-Zikr'den sonra" tabiri kullanılmıştır. Bu kelimenin ebced değeri (okunmayan lâm hariç) 921'dir. Mısır'ın fetih tarihi ise, hicrî 922'dir. Demek ki âyet işârî mânâsıyla hicrî 921'den sonra fethin gerçekleşeceğini ifade etmiştir.

80 Süleymaniye Kütüphanesi, Pertev Paşa, No. 621 vrk. 31/a vd.; İslâm Ansiklopedisi, 6/561 vd.
81 Elmalı, Hak Dini, 3373-3374.
82 Süleymaniye Kütüphanesi, Esat Efendi, No. 3729, vrk. 136/a-138/a. (9)
***
Sin Şın'a girmesiyle...
...Aynı sefer dönüşünde Dımaşk'ta (Şam), Muhyiddin İbnü'l- Arabî'nin kayıp olan kabri keşfen bulunur. 1240'ta vefat eden İbn-i Arabî Hazretleri, kabrinin kaybolacağını ve "sin"in "şın"a girmesiyle bulunacağını ve Osmanlı padişahlarının isimlerini Şeceretü'n-Numaniye eserinde haber vermiştir. Yavuz Selim'in (sin), Şam'a (şın) gelmesiyle kabri bulunur. İbn-i Arabî, o dönemde İslâm dünyasının en çok tartışılan ismidir. Kimileri onu büyük bir veli olarak görürken, İbn-i Teymiye gibi kimileri de onu tenkitte işi tekfire kadar götürüyorlardı.

İbn-i Kemâl, onun hakkında bir fetva verdi. Bu fetvasıyla İbn-i Arabî üzerindeki tartışmalar büyük nispette azalmıştır. Bu durum Kemâlpaşazâde'nin ilmine duyulan hürmetin de bir göstergesidir.

Fetvada şunlar yazılıydı: "… İbn-i Arabî; kâmil bir müctehid ve fâdıl bir mürşit, taaccüp edilecek hayat hikâyeleri ve olağan dışı hadiseleri ve çok talebesi olan bir zattır. Âlimler ve ileri gelenler nezdinde kabule mazhar olmuştur. Bunu inkâr eden, hata yapmış olur. İnkârında ısrar ederse, sapıtmış olur…" Bu fetva üzerine Yavuz, kabrin bulunduğu yere güzel bir türbe yaptırdı. Bu gün orası Müslümanların en çok ziyaret ettikleri yerlerden birisidir. (10)

Şeyh-i Ekber, I. Ahmed'in vezir-i Azam'ı Gazi Murad Paşa'nın Osmanlıyı eşkiyalardan temizleyeceğini 500 yıl önce Kuyucu Koca diye ima ile kitabına yazar. [Tarih-i Peçevi,II,354]. Yavuz Sultan Selim, Mısır'a giderken İbnü'l Arabi'nin bir risalesinde iza cae's-sinü dehale'ş-şinu ezhara bi-merkadi'l-mim (Sin [Selim], Şın'a [Şam'a] girdiğinde mezarım belli olur.) lafzını görür. Sin'den kastın Selim Şah, Şın'dan kastın Şam , Mim'den kastın da Muhyiddin İbn Arabi olduğunu Kemal Paşa-zade Sultan Selim'e bildirir. O gece Selim Şah, Şeyh'in ruhaniyetinden yardım talep eder. Rüyasında Muhyiddin'i görür ve ondan Mısır gazasının müjdesini alır. [Evliya Çelebi Seyehatnamesi, bkz IX, 268-269] (11)
***
İbn Teymiyye Levh-i Mahfuzdaki Yazıdan Haberdarmış

İbn Kayyım el-Cevziyye anlatıyor: İbn Teymiyye Tatarların kesinlikle mağlup olacağını söylüyor ve buna 70 den fazla yemin ediyor..Ona diyorlar ki İnşallah de! Cevap veriyor" Tahkik için İnşallah diyeyim ama buna bağlamıyorum.Yani kesin olacağını biliyorum." ve öğrencisi diyor ki: Sonra şöyle dedi:

"Beni zorladıklarında dedim ki çok konuşmayın. Allah Levh-i Mahfuzda onların bu toprakta mağlup olacaklarını yazdı." ve dediği gibi oluyor..İbnü'l Kayyım bu tür ferasetlerin hocasında yamur kadar çok olduğunu anlatıyor."[İbnü'l Kayyım el-Cevziyye, Medaricü's-Salikin,II. s.489] (12)
***
"Al gülüm-ver gülüm"

Tekhafız: Muhyiddin b. Arabî’nin bu konuda yapıp ettiklerini Said Nursî’nin delil (!) olarak takdim etmesi, tamamen al gülüm ver gülüm kabilindendir.

Cevap: Tekhafız, bunu iki kişi arasındaki al-gülüm ver gülüm olarak tanımlamış..Yukarıdaki isimlerden de gördüğümüz gibi olay sadece iki kişi arasında değil; İbn Kemal gibi Şeyhülislam seviyesindeki ulemanın bile dahil olduğu hatta eğer buna illa ki al gülüm-ver gülüm diyecekse benzer gül alıp vermelerin(!) İbn Kayyım ve İbn Teymiyye arasında da cereyan ettiğini bilgilerine eklemesini öneririm..Buna göre Tekhafız'ın bu tanımlamayı bir daha düşünüp İbn Teymiye hocasını üzmemesini ve ithamlarını bu yazdıklarım ile tekrar değerlendirmesini rica edeceğim..

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
RvP 23:56 03.05.16
Güncelleme
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Birkul 18:33 30.09.16
arapcayi cok iyi bilmek gerek
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Glacial 15:43 10.11.16
Cok kiymetli bir paylasim sag ol hocam
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
SiLence 20:41 27.02.17
Allah razı olsun ..
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
İlkcan 12:50 28.02.17
Allah razı olsun hocamızdan
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Tuana 10:33 06.06.17
ALLah Razı OLsun..
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Eloa 09:31 20.11.17
Allah razı olsun.
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Havasokulu 12:34 09.05.18
Sayın Sin, Hak Subhanehu ve Teala razı olsun.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Sessiz dunyam 19:53 02.07.18
Allah razı olsun hocam
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Etiketler:acisindan, alimleri, cifir, ebced, İlmi, İslam
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147