Gizemli Olaylar ve Mekanlar

Korku Gecesi -4- - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Gizemli Olaylar ve Mekanlar>Korku Gecesi -4-
DiLara 22:59 26.03.17
Korku Gecesi -4-Evet arkadaşlar öncelikle sizden dün konunun devamını paylaşamadığım için çok özür dilerim. Çok yoğunum şu sıralar bu yüzden pek çok şeyi vaktinde yapamıyorum. Herneyse hayırlısıyla bu konumunda 4. bölümüne geldim ve bu benim 681. iletim. Ayrıca 4. bölüm ve 4 benim uğurlu rakamım umarım bu bölümü de beğenirsiniz. Bugünkü konumuz : Korku Hikayeleri.


Resim

Dadanmış Sesin Laneti

“Kulaklarından kan püskürüyordu, kafatası kemiğini çatırdayarak genişleten bir tümsek, kalp gibi atarak büyüyordu. Acıdan, kafa derisini soymak istiyordu, tırnaklarıyla başını kazıyor şiddetle çektiği saçları, tutam tutam elinde kalıyordu. Sonunda, kafasını miks masasına vura vura beynini patlattı, kendi acısına kendi son verdi”.

Çok dinlenen bir radyocuydu. Gece yarısından sonra program yapmaya geçen ay dolunay olduğu gece başladı. Paranormal korku hikayelerini mikrofona okuyor, bitiminde canlı yayına dinleyici alıp, fikirlerini soruyordu.
Bir ay sonra bugün, yine karanlık gökyüzünde dolunay parlıyordu. Bu kez kendisine elektronik posta ile ulaştırılmış yazarı belli olmayan bir hayalet hikayesi okudu. Tüyleri diken diken olsa da, korkudan sesi kırılmış ve kısılmış olsa da kelimelerin hakkını vererek hikayeyi bitirdi. Paranormal film müziğini yayına vererek kendine bir kahve almaya koridora çıktı.



Radyonun, stüdyoya giden koridoru kasvetli, dar ve uzundu. Hiç pencere yoktu. Tek bir kapı vardı, o da merdiven boşluğuna açılıyordu. Bu eski binanın çatı katında, gecenin bu vakti bir başınaydı.

Kahve makinası ve su sebili kapının hemen dibindeydi. Tek sorun, bunlara ulaşabilmek için otuz metrelik dar koridoru geçmek zorunda olmasıydı.

Klostrofobisi nedeniyle, onlarca kez kahve almaktan vaz geçmişti! Bu koridor, onu hücrelerine kadar irkiltiyordu. Bu kez okuduğu alışılmadık hayalet hikayesi yüzünden dili damağı kurumuş olmasaydı hiçbir güç gecenin ikisinde onu stüdyodan çıkaramazdı.

Adımlarını sıklaştırdı, koridor her zamankinden daha sessiz geldi kulağına! Duvarlara tutuna tutuna yürüyordu ki birden yüzünü yalayan soğuk bir hava akımı – tiz bir ses çıkararak – hızla dibinden geçti. Tüm bedeni sarsıldı, vücudu buz kesti, bacakları tir tir titremeye başladı.

Olduğu yere yığılacak kadar ürkmesine rağmen kendini toparlayarak koşmaya başladı. Kahveye yaklaştığını gördü en son ve bir güç onu iki metre kadar yükseğe kaldırıp yere fırlattı.



Yüz üstü düştüğü zemin kana bulandı. Eliyle yüzünü yokladı, burnunun kırıldığını fark etti. Çığlık çığlığa bağırmaya başladı ya da bağırdığını zannetti çünkü ağzını yırtılacakmışcasına açıyor ancak ses çıkaramıyordu. Duvarın dibine korkudan büzüştü.

Sanki duvardan çıkan bir çift güçlü el uzun siyah saçlarından şiddetle çekerek kafasını duvara vurmaya başladı. Dışarıdan görünen ise kendi kafasını geriye atarak duvara kendi vurduğuydu.

Saçlarından havaya kaldırıldı, ayakları yerden bir metre yukarıda sallanıyordu. Gözlerini delirir gibi açmış yere bakarken bulunduğu yerden, stüdyonun kapısına doğru fırlatıldı. Bu kez şiddetle sırtının üstüne düştü.

Kulağının dibinde, tiz, tıslayan, ağır ağır konuşan bir ses “geber” diyordu, “hikayemi okudun”. Can havliyle kalkıp, acı içinde kendini stüdyoya attı ve kapısını içerden kilitledi.

Kulaklığını taktı, olan biteni yayında söyleyecek ve yardım isteyecekti. Sesini yayına verdi, ağzını açtı sesi çıkmadı, zorladı, büyük bir gürültüyle kusmaya başladı. Ciğerleri parçalanıyor, ağzından kan dolusu parçalar, irin, kusmuk bir arada dökülüyordu. Çıkan leş kokusuna midesi kalkıyor daha fazla öğürüyordu.

Kulaklarında korkunç bir basınç hissetti, kulaklığı çıkarıp fırlattı.

Kulaklarından kan püskürüyordu, kafatası kemiğini çatırdayarak genişleten bir tümsek, kalp gibi atarak büyüyordu. Acıdan, kafa derisini soymak istiyordu, tırnaklarıyla başını kazıyor şiddetle çektiği saçları tutam tutam elinde kalıyordu. Sonunda, kafasını miks masasına vura vura beynini patlattı, kendi acısına kendi son verdi.



Müzik bitti, miks masasının kanalları açıldı ve aynı tiz ses “lanet olsun hepinize, öleceksiniz” diye tısladı.

Yayın bitti.

O gece, bu programı dinleyen herkes belirlenemeyen nedenlerden ötürü hayatını kaybetti.
Hikayenin gönderildiği email adresi sahte çıktı, radyo programcısının neden öldüğü anlaşılamadı. Radyo başka bir binaya taşındı. Eski bina terkedildi. O gün bugün hiçbir radyoda, gece yarısından sonra korku programı yapılamaz oldu. Dolunay olduğu gecelerde tüm frekansların otuz saniye boyunca kesilmesine ve yayına başka bir sesin girmesine kimse mani olamadı.

Şu sıralar, ismi lazım değil bir korku yazarının program yapmak için kendine radyo aradığı söyleniyor.

İş görüşmelerini dolunay gecelerine denk getirişi ise kafalarda bir soru işareti uyandırıyor.Korku Gecesi -4-Zeki Bir Sülüğün Güncesi

Ben Vampir. Hayır, bir adım yok çünkü beni yaratan kişinin, adımı koymasına fırsat vermedim. O yüzden adım sadece Vampir. Günümüz entelektüelinin vampir efsanelerine aşina olduklarını biliyorum, o yüzden henüz işin başındayken akla gelen soruları ortadan kaldırayım.

Siz insanlar bize bunu zorla yaptırmadığınız sürece biz vampirler kan içmiyoruz, insandan vampire de dönüşmüyoruz ama ne yazık ki yazarlar ve senaristler bu konudan çok hoşlandıkları için, her yeni vampirin doğuşu uzun uzun anlatılıp durur. Oysa bir başkasının kanını içerek vampir filan olunmuyor. Öyle olduğunu sanıyorsunuz, çünkü bizi öyle yazmak hoşunuza gidiyor. Hepiniz hastasınız kuzum, kana susamışlığınız kurban kesmekle bile doyuma ulaşmadığı için, bizi ikide bir kan içmeye zorluyorsunuz ki bu iğrenç bir şey. Gerçi, son zamanlarda kan içmeyen vampirleri yazan birileri çıktı da bir nebze olsun rahatladık. O neydi öyle yahu, Bram Stoker’dan beri içire içire bitiremediniz kanınızı. Çok meraklıysanız, kesin bir taraflarınızı doldurun için. Yıllar yılı bizi sülükler gibi betimleyerek psikolojimizi darmadağın ettiniz. Kont Dracula hala astral düzlemdeki akıl hastanesinde yatıyor, tedavi olabileceğine de artık hiçbirimiz ihtimal vermiyoruz.

Gelelim nasıl vampir olunur sorusuna. Önce ahmağın birinin bir vampir hikayesi yazmaya karar vermesi gerekir. Eline kalemi ya da klavyeyi alır ve siz birden bire astral alemde gözlerinizi açıverirsiniz. Ne yazık ki nasıl bir vampir olacağınızı seçme şansınız yoktur. Artık o ahmak ne yazarsa siz o olursunuz. Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmayacağınız, kan içip içmeyeceğiniz, baştan çıkarıcı bir seks tanrısına mı yoksa pençelerini açmış hırlayan çürük bir köpeğe mi benzeyeceğiniz tamamen ona kalmış. Yani anlayacağınız, kendilerini yaratanlardan nefret etmeleri dışında vampirlerle ilgili bildiğiniz şeylerin hepsi yanlış.



Benim durumumsa biraz daha ilginç. Yaratıcım olan uyuz herif beni o kadar zeki yapmak istedi ki kendi zekasının sınırlarını aşıyordum. Oysa bu problem çıkarıyordu. Sonuçta kendinden daha zeki bir varlığın ağzından nasıl yazabilirsin ki? Ahmak herif, çok tutkulu olduğu için, ille de kendini benim yerime koyup öyle yazmak istiyordu. İnsan hiç düşünmez mi? Bu güne kadar yazılmış bütün vampir hikayelerinde yazarlar olayları neden hep üçüncü gözden anlatmayı tercih etmişlerdir? Kendisini vampirin yerine koyarak yazanlar bu kadar azken ve böyle yazanların neredeyse hepsi de vampirlerin cinselliğini öne çıkarırken, senin ne haddine düşmüş yaratacağın ölümsüz varlığın zekasıyla uğraşmak? Halbuki cinsellikle uğraşanların başına neler geldiği bile yeterince kuşkulu. Önce biraz araştırma yap bari değil mi?

Oh ama hayır, olur mu? İnsansı acelecilik buna izin verir mi? Ne yaptı benim yaratıcım?
Bana dedi ki ;“Benim senin gibi sonsuz bir ömrüm yok, senin ağzından yazabilmek için senin içine gireceğim. Sen olacağım.”
“Nasıl yapacaksın bunu?”
“Astral seyahat yapacağım, oraya yanına gelip ruhumu senin bedenine sokacağım, ancak bu şekilde senin zekana erişebilirim. Aksi takdirde kısıtlı hayal gücüm kendisinden daha üstün bir zekayı anlatamaz.”

Bir de bizim gibi korkunç varlıkların bedenlerinize girmesi, sizi ele geçirmeleriyle ilgili binlerce hikaye yazıp film çekiyorsunuz. Kendinizden utanmalısınız. İçime girecekmiş miş. Bunun akla getirdiği cinsel çağrışımlar bir yana bir vampirin içine insanın girmesi ona zorla kan içirmekten bile büyük bir hakarettir. Sizi kirletir, zekanıza, güzelliğinize leke çalar. İnsan-vampir çiftleşmesinden doğan yarı vampirler bile içine insan girmiş bir vampirden daha şereflidirler. Üstelik ne yazık ki biz vampirlerin papaz çağırarak ya da cinci hocalara giderek insan çıkartma ayini düzenlemek gibi bir şansımız da yok. Bildiğiniz gibi vampirlerin Tanrıyla araları pek de iyi değil, çünkü hiçbir lanet olası yazar Tanrı tarafından kabul edilmiş bir vampir yaratmadı. İşiniz gücünüz bizi bütün kutsallara düşman etmek. Elinizde ne kadar kutsal nesne varsa bir taraflarımıza sokmaya çalışıyorsunuz.



Beni yaratan kişiye çok öfkelenmiştim ama ne yazık ki astral seyahat yapıp yanıma gelmesine engel olamazdım. Üstelik yaratıcım ve düşmanım hiç de azımsanacak biri değildi. Düşünsenize sizi istediği an kuracağı birkaç cümleyle kötürüm bile yapabilir. İçinden çıkılması hayli güç olan bu durumdan kurtulmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu. Eğer bir kere içime girmesine izin verirsem hapı yuttum demekti. Belki de hiç çıkmayacaktı herif oradan. Fakat çok şükür bütün yazarlar gibi bu ahmak da kendisinden daha muhteşem bir varlık yaratmak istediği ve benim zekamı keskin kıldığı için çözümü bulmak hiç de zor olmadı. O astral düzleme gelirken ben de dünyevi varlık düzlemine indim.

Astral düzlem, eh biraz karışık bir yerdir diyelim. Orada yol tabelaları, haritalar, her sorduğunuza cevap verecek iyi niyetli kimseleri pek bulamazsınız. Bulabileceğiniz en fazla kendi yarattığınız dehşetlerdir. Belki bunlarla başa çıkabilirsiniz ama biraz zaman ister. Oysa onun bedenini bulmak benim için hiç de zor olmadı. Oh hayır, kesinlikle onun boynuna ağzımı dayayıp kanını içmeye kalkmadım. Öğkk! O ne öyle? Bana bildikleri ve yaratıcılığı lazımdı. Bu da kanını içerek olmaz. Ancak onun içine girerek yapılabilir. Ben de öyle yaptım, onu kendi tuzağına düşürdüm.

Şu an onun bedenindeki ilk saatlerimi yaşıyorum. Aklından geçen düşüncelere, seslere, resimlere bakabiliyorum. Kanının damarlarında akışını duyabiliyorum. Dünyayı onun gözlerinden görebiliyorum. Koltuk altının leş gibi kokusunu bile alabiliyorum.

Buraya kadar her şey yolunda gitti ama bundan sonra ne olacağını ben de bilmiyorum. Şimdi yazarın eşi, (yani artık benim eşim) içerden sesleniyor. O yüzden bu günceye başka zaman devam edeceğim.
Ne!?…
Çocuklar mı ağlıyor? Sallayıp uyutayım mı? Ninni mi söyleyeyim?
Oh hayır! Lanet olsun sana pislik herif. Neden sıradan bir sülükle yetinmedin ki?..

Resim

İçinde Ne Var ?

K, geç konuştu. K, insanlarla ilişki kuramıyor. K kendine arkadaş bulamıyor. K’nın babası yok!

Annesi K’nın bu halini, babasız büyümesine bağladı. En çok ihtiyacı olduğu dönemde (K, artık 15 yaşındaydı) kocasının yanlarında olmamasına o kadar kızıyordu ki. O sürtükle düşüp kalkacağına evinde oğluna sahip çıkabilirdi. Halbuki kendisi, kadın başına her şeyi üstlenmiş, kocasının gönderdiği üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışmıştı. Kocası o şırfıntıya para yağdırıyordu kuşkusuz. Ah zavallı perişan kendisi, vah zavallı kadın başı…
K’nın bakış açısında durum farklıydı. Annesinden hep nefret etmişti. Babasını evden kaçıran bu domuz suratlı kadınla aynı evi paylaşmak o kadar boğucuydu ki. Evet insanlarla konuşmuyordu ama bunun nedeni buna ihtiyaç duymamasıydı. Annesinden birşey istemiyordu ki, kendi küçük dünyasında rahatsız edilmemek dışında. Daha küçük bir çocukken edindiği özel bir düşkünlüğü vardı: elektronik eşyaları söküp tekrar birleştirmek.

Ona anlatıldığına göre (kendisi hatırlamıyordu) babasıyla en son telefonla konuştuğunda (3 yaşındaydı) büyük bir dehşetle sesin geldiği alete baka kalmışmış. Ertesi gün yerde telefonu, en ince parçasına kadar sökülmüş halde bulmuşlar. Fakat her bir parça kendine göre bir düzenle dağılmış haldeymiş. Kablolar bir tarafa, vidalar (küçük olanlar dışında) bir tarafa, yeşil renkli (ne olduğunu bilmediği) küçük metal levhalar diğer tarafa… K, düzensizliği sevmezdi.

O zamandan beri tekniğini genişleten K’nın sıradaki deneyiminin kurbanı radyo oldu. Bir sürü adam bu küçük kutunun içine nasıl sığıyordu? Adamlar cüce miydi? Neticede radyo, elle tutulamayacak parçalarına kadar parçalandı. Ama iş televizyona gelince (ki bu vakada daha da haklıydı. Kutunun içindeki insanları gözüyle görüyordu zira) durumun tehlikeli boyuta ulaştığı geç de olsa farkedildi. Zaten zar zor para yetiştirmeye çalışan annesi eve geldiğinde televizyonu paramparça görünce iyice tepesi attı. “Neden?” diye soruyordu aradığı küçük insanları bu garip kutunun içinde bulamadığı için hayal kırıklığı yaşayan oğlunu tokatlarken. Sadece “İçinde ne var?” diyordu K ağlayarak; “İçinde ne var? İçinde ne var?”…



Allah var, kadın K’yı çok dövdü. Kolları ağrıyana kadar ve geceleri yatağında kahrolup kaderine küfredene kadar. Ama enerjisi geçen yıllara dayanamadı. Bu dikkafalı, ziyandan başka bir işe yaramayan dilsiz cücenin inadı yordu onu. İşte böyle geçen yılların ardından kadın “sorunlu çocuk annesi” psikolojisine sahip oldu. Halının üzerinde, eline geçen yeni bir elektronik aleti sökmeye çalışan K’yı kayıtsız gözlerle izliyordu. Oğlunu okula götürüp getiriyor, veli toplantılarında öğretmenlerin kafa ütüleyen şikayetlerini işitmiyordu. Diğer annelerin acıyan bakışları da rahatsız etmez olmuştu. Oh be! Bu da bir çeşit özgürlüktü işte. Durumu kabullenmek, hiçbir şey yapamayacağını bilmek, diğerlerine oğlunu (ve aslında kendisini) kanıtlamak zorunda kalmamak…

Fakat bu süreçte oğlunu daha da kaybettiğini fark etmedi. K, içine kapandıkça işinde daha da ustalaşıyordu; artık bozduğu eşyaları yeniden birleştirebiliyordu. Üstelik eskisinden bile daha iyi çalışabiliyordu bu eşyalar! Buzdolabı geceleri tangırdayarak mı çalışıyordu? Ertesi sabah K onu düzeltmiş oluyordu. Fırından çıkan keklerin dışı kızardığı halde içi hamur mu kalıyordu? K’nın ellerinden öperdi… Sonunda oğlunun bir becerisinin ortaya çıkmasından neredeyse memnun olan kadın onun ileride elektronik mühendisi gibi bir şey olacağı hayalleri kuruyordu. Oğlunun okuldaki başarısı oldukça düşük olduğu halde… Çünkü en ufak bir umuda çılgınca sarılacak durumdaydı.

K, gerçeklikle bağlarını gevşetti. Bir aletin üzerine çöküp, onu kurcalamadan mutlu olamıyordu. Aradığını bulamamaktan kaynaklanan şaşkınlığın neticesinde, büyük bir özenle parçaları geri birleştiriyordu. Ama yeni bir cihazı görünce içinde uyanan “İçinde ne var” hissiyle yeni bir başlangıça yelken açıyordu. İşini bitirip hüsrana uğrayana kadar. Aklı hep başka yerde olduğu için kendi vücuduna yeterince kulak vermedi; bir erkek olduğunu anlayamadı. Kendisine bakacak yetisi yoktu, bazen haftalarca yıkanmadığı oluyordu. Bu yüzden banyosunu annesi yaptırıyordu; ta ki koltuk altında ve cinsel organının etrafında kılların çıkmaya başladığını görüp, oğluyla bu denli yakınlaşmasının uygun olmadığını hissedene kadar.

K’nın benliği gelişmişti ama “sen” hissi yoktu. Kendi benliği dışındaki şahısları fark etmesi zaman alıyordu. Ona sorsanız, babasının eve döndüğü günü tam olarak söyleyemezdi. Zihni, sisleri her iki yana ayırarak, derinliklerden bulup çıkardı onu: “Baba…”



Kadın kocasına kızgındı; ondan neredeyse nefret ediyordu, neredeyse. Ama kapıyı açtığında, karşısında eski aşkını görünce ona sarılmaktan kendini alamadı. Dönmesinden hem memnundu hem de memnuniyetsiz… O da hislerine karar veremiyor; geçmiş zaman muhasebesi yaptıkları zaman sinirini kontrolsüzce boşaltıyordu kocasına. Affedilme arzusundaki adam en çok bu anları seviyordu, bu boşalma anlarını. Pisliğini boşaltmak için kabuğunu açan midyeyi bekleyen avcı gibiydi. Hele bir o yumuşak eti görsündü…

Kadının en sinir olduğu şey de kocasının hep çok güzel olmasıydı. Evlendiklerinde bile güzel olan o idi. Çevresindeki kadınları dağıtmak için çok uğraşmış, ama birisine kaptırmıştı erkeğini. Diğer kadınları anlayabiliyordu; orospu çocuğu nasıl davranması gerektiğini çok iyi biliyordu. O elleri, o ellerini nereye koyacağını mükemmel planlıyordu. Teselli etmek için sarılırken aslında sevişiyordu elleri. Kadın gerçekten açtı, sevilmek ve içinde pislik olarak ne varsa, tek zerresi kalmamacasına boşaltılmak istiyordu. İşte avcının istediği buydu; en kuvvetli olduğu mekana (malum odaya) doğru sürükledi karısını ve işini gördü…

K, babasının her şeyinden müthiş bir haz alıyordu. Yeni impulslara aç beyni, babasının her özelliğini havada kapıyordu. Adamı otururken izliyordu çocuk; çünkü çok güzel oturuyordu adam. Babası etrafla bağını keserek tüm dikkatini gazetesine verdiğinde K önündeki görsel şölenin tadına varıyordu. Ellerini, ayaklarını koyduğu yer bile farklıydı adamın. İşte, bu erkekti. Böyle olmak gerekiyordu. Böyle durmak, böyle yemek yemek, böyle uyumak ve böyle düzüşmek. K, her gece annesinin kontrolsüz çığlıklarını dinliyordu. Babasının altında kıvrandığını hayal ederek elini donunun içine sokuyordu. Aldığı zevk annesinin orgazmından kaynaklanmıyordu; annesine zevk verenin babası olması fikri onu doyuma ulaştırıyordu. Nihayet o da babası gibi erkek olacaktı ve neyse ki artık “pipi”si işemekten başka bir işe de yarayabiliyordu.
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
DiLara 22:59 26.03.17
Gün geçtikçe K’nın içindeki boşluklar teker teker dolmaya başladı, eksik tuğlalar yerine girdi. Çocuk artık daha uzun cümleler kuruyor ve gülen bir surata tebessümle cevap veriyordu. K’nın kendini tamamlayan bedeni yeni bir keşfin kollarına atılmaya hazırdı. Ne zaman olduğunu kendisi de tam kestiremiyordu, o ilk kokuyu tatttığı anın. Babasından gelen tatlı ve organik bir histi bu; sanki içinde kımıldanan organlar onu davet ediyordu. Baba kokusu… Babasına sıkı sıkı sarılıp gözlerini kapayarak o kokuyu içine çekiyordu. Adam terliyken çok güçlü olan kokusuna o kadar alışmıştı ki, göğsüne gömdüğü burnu, otları eşeleyip solucan bulan bir kuş gibi derinlerden bulup çıkarıyordu bu hissi. Adam yeni yıkandığı halde “baba kokusu” gitmiyordu. Baba kokusu… Baba kokusu… K, onun ne zamanlar banyo yaptığını biliyordu çünkü en büyük zevki duş altındaki çıplak babasını gözetlemekti. Emindi, bu koku babasının içinden bir yerden geliyordu.



K hazırlanıyordu. İçindeki o eski tanıdık hissin daha da kuvvetlenmesini bekliyordu. Midesini sızlatan dürtüler henüz güçsüzken, henüz büyüyüp ağzından taşacak hale gelmemişken garip bir zevk veriyordu ona. Kanayan yarayı kaşımak gibi. Ama bu böyle sürmeyecekti, K biliyordu; bir müddet sonra merak bedenine sığmayacak hale gelecekti ve artık kendisi de bu duruma karşı koymak istemeyecekti. İşte o zaman için hazırlanıyordu K…

O gün annesi dışarı çıkmıştı, belirsiz bir neden yüzünden. Eve geldiğinde oğlu karşıladı onu. Durumda bir acayiplik vardı; kadın bayılacakmış gibi hissetti birden.

“Olmuyor” dedi K. “Bir türlü yeniden yapamıyorum!”

Çocuk gerçekten çok üzgündü; suratı beceriksizliğinin vermiş olduğu dehşetle kasılmıştı. Kadın içgüdüsel olarak yatak odasına yöneldi. Çocuğu da sarsak adımlarla yanında yürüyordu, bulduğu şeyi sahibine göstermek isteyen sadık bir köpek gibi. Odada yoğun bir paslanmış demir kokusu vardı; kadın mide kasılmalarını duymazdan gelerek, kokunun en yoğun olduğu karyolaya ve üzerindeki bedene yaklaştı.

Bazen, baş etmesi zor sahnelerle karşılaştığımızda aklımıza garip fikirler veya alakasız sorular gelir. Bedenin kendini korumak için devreye soktuğu bir mekanizmadır bu. Veya bayılmanız gerekir… Aksi takdirde delirmek işten bile değildir. Kadın bayılmadı; aslında bayılmak kadınlara çok yakıştığı halde. Kemirdikleri elmanın içinde gezinen kurtlar misali sorular dolaşıyordu zihninde; kocası hakkında (evet ölmüştü). Peki neden yatakta bağlıydı ve çırılçıplaktı; neden yarılmış karnına doğru uzanan penisi kemik gibi sertleşmişti?

K, annesine sokuldu. Kadın o zaman oğlunun yanında olduğunu farketti ve eve geldiğinde gördüğü şeyi hatırladı: üstü başı kana bulanmış K’nın elinde bir kasap bıçağı vardı. Kadın gözyaşlarına boğuluverdi. Şu an kocasını düşünmüyordu, rahatsız edici düşünceler biraz bekleyebilirdi. Gözü gibi sakındığı oğluna sarıldı. Üzerine titrediği, yıllarca yemeyip yedirdiği… Ve ağladı…

K, artık içinde ne olduğunu biliyordu…
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
İlkcan 23:00 26.03.17
Emeğinize saglıkkk
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Tuana 15:40 20.04.17
PayLaşım İçin TeşekküRLeR
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Havasokulu 01:41 18.06.18
Sayın DiLara, konu paylaşımınız için teşekkür ederiz.
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Etiketler:gecesi, korku
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146