islam & islami Konular

Tevhidin Esasları - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

islam & islami Konular>Tevhidin Esasları
SiLence 11:19 09.02.17
Bu bahis, gerçek Tevhîd inancını en doğru bir şekilde öğrenme bahsidir. İmam Âzam Ebû Hanîfe rahimehullah'tan rivayet edildi*ğine göre, kelâmcılardan bir topluluk Allah'ın birliğini ispat husu*sunda kendisi ile konuşarak bahse girmek istediler. İmam Âzam onlara şöyle dedi:

“Konuşmaya başlamadan önce bu konuda vuku bulmuş bir olay hakkında bana cevap verini Dicle'de bir gemi kendi kendine limana gidiyor, kendi kendine doluyor, yiyecek giyecek ve benzeri eşya yükleniyor, kendi kendine dönüyor, demir atıyor; kendi kendine boşa*lıyor ve tekrar geri dönüyor, böylece çalışmasına kaptansız, tayfasız olarak devam ediyor. Bu olaya ne dersiniz? dedi. Onlar dediler ki; bu mümkün değildir, asla olamaz. Buna karşılık İmam Âzam da şöyle dedi: Bu geminin böylece kendi kendine idaresi mümkün ola*mazsa ya bu âlem nasıl kendi kendine idare edilir?”

Bu manada Ârif-i Billah İbrahim el-Havas ne güzel söylemiştir:

“Sana giden hak yol'açıktır.Seni bulmak isteyen delil istemez.”

Bir başkası da bu manada şöyle demiştir:

“Sen apaçıksın, kimseye gizli değilsin, Kör olan kimse ancak ayı göremez.”

“Eb'ul-Atâhiye” de aşağıdaki şiirinde ne güzel söylemiştir:

“Vay! Allah'a nasıl isyan edilir?

Yahut Allah nasıl inkâr edilir?

Her harekette ve her duruşta,

Ebediyyen Allah'a şahit vardır.

Her şeyde Allah'ın birliğine delâlet eden,

Bir işaret vardır.”

Ben derim ki; Yüce Allah'ın Fatiha sûresinde sözüne “El-Hamdü lillâhi rabbil-âlemîn” ile başlaması uluhiyetin tevhidine lâzım olan rububiyetin tevhidinin takdir edildiğine işaret ediyor. Yâni Allah Teâlâ, bütün âlemlerin terbiyeci ve idarecisi olan Allah'tır. Allah'ın birliği, onun idare ve terbiyesinde de bir olmasını, eşsizliğini gerektirir. “El-Hamdü lillâhhi rabbil-âlemîn” cümlesinde bu mana gizlidir. Halkın ulûhiyeti birlemesi, kulluğun gerçekleşmesini icab ettirir. Bu da Allah'ı tanımak için ilk önce kul üzerine lâzım olan şeydir.


Tevhidin Çeşitleri:


Hulâsa, ubudiyetin tevhidinden, rububiyetin tevhidi lâzım ge*lir. Rububiyetin tevhidinden uluhiyetin tevhidi lâzım gelmez. Çünkü Cenabı Allah Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:

“Onlara: gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorarsan, elbette Allah yarattı, derler.” [21]

“Biz o putlara, yalnız bizi Allah'a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz.” [22]

Belki Kur'an-ı Kerîm'in surelerinin ekserisi tevhidin bu iki çe*şidini şamildir, belki Kur'an başından sonuna kadar bu iki tevhid çeşidinin açıklaması hakkındadır. Kur'an-ı Kerîm ya Allah'ın zatın*dan, isimlerinden, sıfatlarından ve işlerinden haber verir ki buna Tevhid-i İlmi-i haberi denir. Ya şeriki olmayan yalnız Allah'a ibadet, etmeye ve O'ndan başka ibadet edilen putları terketmeye çağırır ki buna Tevhd-i İradî-i Talebi denilir. Ya emir ve yasaklardan, Allah'a itaatin lüzumundan bahs eder ki, bunlar da Tevhid ile ilgili olup onun tamamlayıcısıdırlar. Ya Tevhid ehline ikramdan, dünyada bun*lara yapılanlardan, âhiretteki ikramlardan haber verir ki , bu da Al*lah'ı birlemenin mükâfatıdır. Ya da Allah'a eş koşanların durumla*rından, dünyada kendilerine yapılan azaptan, felâketlerden, âhirette kendilerine inecek olan azaptan, zincir ve bukağılardan haber ve*rir ki bu da Tevhidin hükmünden dışarı çıkanların cezasıdır.


Tevhid'den Bahseden Âyetler


Kur'an'ın bütünü Tevhid'den, tevhid ehlinin haklarından, onla*rın medhinden, Allah'a eş koşmayı kötülemekten, Allah'a eş koşan*ların isyanından ve müstahak bulundukları cezalardan bahseder.

“El-HamdüliIIahi Rabbil-âlemîn” tevhiddir.

“Errahmanirrahîm” Tevhiddir.

“Mâliki yevmiddin” tevhiddir.

“îyyâke na'budü ve iyya'ke nesteîn” tevhiddir.

“İhdinessırâtel-müstakîm” tevhiddir; tevhid ehlinin yoluna hidayet olmayı istemektir; cehalet inad ve ifsad için tevhid yolundan ayrı*lan sapıkların ve kendilerine gadap olunanların yoluna değil, Allah'ın nimet verdiği mutlu kimselerin yoluna iletilmeyi istemeye şa*mildir.

Kur'an gibi Sünnet de Kur'an'ın delâlet ettiği hususları açıkla*yıcı olarak gelir. Rabbimiz olan Allah Teâlâ, tevhid konusunda bizi falancanın görüşüne ve filancanın zevkine muhtaç kılmamıştır. Bu sebeple tevhid konusunda Kitap ve Sünnet'e muhalefet edenlerin ih*tilâfa düştüklerini, birbirleri ile çarpıştıklarını görüyoruz. Halbuki Cenabı Hak Kur'an-ı Kerîmde:

“Bugün size dininizi tamamladım ve İslâm'ı sizin için din olarak seçtim.” [23]

Buyuruyor. Bu sebeple dinin tamamlanmasında Kitap ve Sünnet'in dışında bir şeye ihtiyacımız yoktur. Nitekim Cenabı Allah başka bir âyette şöyle buyuruyor:

“Bu Kur'an-ı Kerîm insanlar için yeterlidir.” [24]

“Onlara yetmiyor mu ki, biz sana, kendilerine okunan bir kitap indirdik.” [25]

“Hz. Peygamber size neyi getirmişse onu alın, sizi nerden yasaklamışsa ondan sakının.” [26]

Tahâvî de ilk akidesinde şu sözü ile bu manaya işaret etmiştir;

“Bu konuya (Tevhid konusuna) kendi kendimize tasavvur ederek ve reylerimizle te'vil ederek giremeyiz. Zira dinin esası hakkında Allah'ın kurtardığından başkası selâmet bulmaz.”

İmam Âzam, söze başlarken işe Allah'ın varlığı bahsi ile girmedi. Çünkü Allah'ın varlığı gözle görünür gibi apaçıktır. Kur'an-ı Kerim'de Cenabı Hak şöyle buyuruyor;

“Peygamberleri kendilerine gökleri ve yeri yaratan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır?” dedi. [27]

“Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorarsan: Muhakkak Allah yarattı, derler.” [28]

Allah'ın yarlığı halkın yaratılışında sabittir. Nitekim Cenabı Hak bu noktaya şu Âyet-i Kerime ile işaret buyuruyor:

“O halde gerçek bir müslüman olarak kendini dine yönelt.. Allah'ın dinine ki, insanları o din üzerinde yaratmıştır.” [29] Hz. Peygamber'in:

“Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine do*ğar.” [30] hadis-i şerifi de buna işaret eder.

Bütün peygamberler tevhid inancını açıklamak için gönderilmişlerdir. Bu sebepten “Lâ ilahe illellah”

kelimesi üzerinde sözleri birleşmektedir.

Peygamberler, kendi ümmetlerine, Allah'ın var olduğunu söyle*mekle emredilmemişler, belki, ümmetlerinin hayal ve vehmettiğini reddetmek için Allah'tan başkasına ibadet edilemiyeceğini açıklamayı kasdetmişlerdir. Onların ümmetleri vehme ve hayale kapıla*rak sapık bir inançla şöyle diyorlardı:

“Bu putlar, Allah katında bi*zim şefaatçılarımızdırlar. Biz onlara yalnız bizi Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz.” Tevhid inancı ise, te'kitli olarak Allah'ın varlığını ifade eder.

Sonra inançlar, aklın serbest olduğu hususlardan olsa da aslolan bunların şeriattan alınması gerekir. Yoksa, Allah'ın varlığını, il*mini, kudretini isbat etmek haddi zatında Kitap ve Sünnete tevak*kuf etmez. Ancak kendilerine itibar etme yönünden Kitap ve Sün*nete tevakkuf eder. Zira bu bahislerin Kitap ve Sünnete uygun olup olmadıklarına itibar edilmezse, felsefecilerin bahsettikleri ila*hiyat ilmi gibi olur ki, o takdirde buna itibar edilmez. Şu âyetler aklî olarak Allah'ın varlığına delâlet eden âyetlerdendir.

“Şüphesiz yer ile göklerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde, denizde insanlara faydalı olacak şekilde yüzen gemi*de, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş toprakları diritlmesinde ve yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları estirmesin*de, yer ile gök arasında Allah'ın emrine amade bulutlarda, düşünen akıl sahibi kimseler için Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden birçok alâmetler vardır.”

Her kim bu zikredilen varlıkların acaib durumuna, yer ve göğün yaratılışına, hayvanların, bitkilerin ve âyetlerde bahsedilen diğer yaratıkların acaib yaratılışlarına dikkatlice bakarsa bu bakış onu yok*luktan vareden, belli kanunlar üzerine tertib ederek çeşitli hikmet*leri içine koyan bir hikmet sahibinden müstağni olmayacağına hük*metmeye sevkeder. Nitekim Cenabı Allah bu konuda şöyle buyuru*yor:

“Biz insanı muhakkak çamurun özünden yarattık. Sonra insanın neslini sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (bir damla su) yaptık. Sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıh*tısını bir et parçası yaptık, o et parçasını da kemik haline çevirdik, kemiklere et giydirdik, sonra ona başka bir şekil vererek ruh ver*dik. Şekil verenlerin en yücesi olan Allah'ın şanının ne kadar büyük olduğuna bak!” [31]

Mekke halkına ileride biz, hem kendi nefislerinde, hem yeryü*zü etrafındaki âyetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) gösterece*ğiz ki, sonunda Peygamber'in söylediğinin hak olduğu kendilerine apaçık görünecektir. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?” [32]

Her şeyde Allah'ın birliğine ve eşsizliğine delâlet eden delil var*dır.

Bütün akıllı kimseler bu yoldan yürüyerek Allah'ın varlığı ve birliğini bulmuşlardır. Ancak Dehriye taifesi gibi kendini büyük gö*ren bazı sefihler bu yoldan yürümediler. Onların bir kısmı Allah'a eş koşmak suretiyle küfre vardılar. Öyle ki puta tapanlar gibi Allah ile birlikte ilâhlara da taptılar. Bazıları da olayların bir kısmını Al*lah'tan başkasına nisbet ederler. Mecûsiler gibi. Mecûsiler kötülük*leri İhremen'in (Şeytan'ın) karanlığına, ki İhremen şeytandır hay*rı da Rahman'm nuruna nisbet ederler. Puta tapanlardan bazıları da bazı eserleri putlara nisbet ederler. Bunlardan Cenabı Allah şöyle haber veriyor:

“Onlar dediler ki: ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz senin sözünle tanrılarımızı terketmeyiz. Ve biz sana inanmayız.”

“Ancak şunu söyleriz ki; ilâhlarımıza sövdüğün için, muhakkak onların bazısı seni bir fenalıkla (cinnetle) çarpmıştır. Hûd îşte ben Allah'ı şahid tutuyorum, ve siz de şahit olun ki, ben Allah'tan başka ona koştuğunuz ortaklardan hiçbirine inanmıyorum, onlardan beriyim, dedi.” [33]

Sâbiîler ve bâzı müneccimler de kendilerine ışık tuttuğu için bâ*zı olayları yıldızlara nisbet ederler. Allah Teâlâ'yı eş koştukları şeylerden beri kılarım. Onlardan bazıları öldükten sonra dirilmek ve âhirette ölülerin dirilmesi gibi Allah'ın, inkârını küfür saydığı hu*susları inkâr etmek suretiyle sapmışlardır. Akıl sahipleri için bu ka*darı yeterlidir. Görüşlerini müdafaa etmek için munazaracının ter*tip ettiği aklî mukaddimelere başvurmadık. O mukaddimelerin hu*lâsası şudur: Âlem hadistir, yâni yoktan var edilmiştir. Onun kıdem sıfatı ile vasıflanan bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. O yaratıcı da Ce*nabı Allah'tır. Cenabı Allah'ın şu âyeti de bu noktaya işaret edi*yor:

“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerine vekildir.” [34]

“Şüphesiz sizin rabbiniz, altı günde yer ile gökleri yaratan Al*lah'tır.” [35]

Herkim bu âlemin kadîm (yaratılmamış) olduğuna hükmederse o kâfirdir. Sonra, bütün varlıkların varlığı kendinden olan bir var*lıkta son bulduğu sabit olunca, bu varlığın ezelî ve ebedî olması lâ*zım gelir. Varlığı kendinden olan üzerine yokluk geçmesi ise mümkün değildir. Zira varlığı kendinden olduğu sabit olanın yok olması müm*kün değildir. Öyle ise Cenabı Allah kadîmdir, yani varlığının evveli yoktur. Bakîdir, varlığının sonu yoktur. Bu sebeple kıdem ve baka manaları Allah Teâlâ hakkında Selbî sıfatlara döner. Bazıları bu iki sıfatı subûtî sıfatlardan saymaktadır. Zira Allah hakkında baka*nın manası, ebed'den sonra gelen yokluğu nefyetmektir. Kadim de ezelden evvel geçen yokluğu nefyetmek olduğu gibi. O halde bu iki kelimenin manası yokluğu nefyetmeye yönelir. Bu sebeple Tûrbiştî kendi inancında şöyle demiştir: “Mevcud ve kadim”» sıfatları Allah'ın zat sıfatlarındandır.

Yukarıda geçmiş imanın şartlarından olan “Allah'a inandım sözünün, imanın yarısı olduğu hususunda ihtilaf bulunmakla bera*ber, imanda söz ile ikrar etmeye itibar edildiğine işaret vardır. An*cak ikrar bazı zamanlarda düşer, yahut ikrar imanın hükümlerini icra etmek için şarttır. Bu görüş İmam Âzam'dan rivayet edilmiştir. İmam Mâtürîdi de bu görüşe meyletmiştir. Eş'arî'ye göre en doğru görüş de budur. Şu âyet-i kerîme bu görüşü kuvvetlendiriyor:

“Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah'a ve Peygamber'e karşı gelenlerle sevişir halde bulamazsın; velev ki o o karşı gelenler, babaları, oğulları, yahut kardeşleri, yahut kendi kabilelerinden olsun. İşte Allah böyle (zalim) kimseleri sevmiyen bir kavmin kalblerinde imanı tesbit buyurmuş ve kendilerini yüce katından bir rahmet ile kuvvetlendirmiştir.” [36]

Şeyh'ul-İslâm Pezdevî bu konuda şöyle diyor:

“Bir kimse kalbten inanıp özürsüz olarak bu imanını açıklamayı terk ederse, mümin ola*maz.” Bu görüş müçtehidlerden Muhakkik olanların görüşüdür. Pezdevî'nin bu sözünde, imanda “Eşhedü” sözünün şart koşulmadığına işaret vardır. Çünkü kişinin, “Allah'a inandım” şeklinde şehadet getirmesi gerekir, dememiştir. Şafiî âlimlerinden bazıları iman*da “Kelime-i Şehadet”i şart koşuyorlar ve bunun için de Hz. Peygamber'in şu Hadîsini delil getiriyorlar:

“Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına şehadet getirinceye ka*dar insanlarla savaşmakla emrolundum.” [37]

Başka bir rivayette ise “(Lâ ilahe illellah deyinceye kadar” ifa*desi vardır. Bu kelimenin manası: Allah Teâlâ'nın varlığını, zatında ve sıfatında birliğini itiraf ederek tasdik ettim, demektir.


Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
SiLence 11:19 09.02.17
Meleklere Îman :


Allah'ın meleklerine şöyle inanırız: Allah'ın emrine karşı gel*mezler, emrini yerine getirirler. Melekler günah işlemekten korun*muşturlar, erkeklik dişilik sıfatlarından beridirler. Cenabı Allah Kur'an-ı Kerîmde melekleri dişilikle vasıflayarak Allah'ın kızlarıdır, diyenleri reddediyor; şöyle buyuruyor: .

“Onlar, Rahman olan Allah'ın kulları olan melekleri de dişi yap*tılar. Yaratılışlarına şahit mi idiler? Onların şahitliklerini yazacağız, onlar Kıyamete kadar sorumlu tutulacaklardır.” [38]

“Yoksa Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyor size, nasıl böyle hüküm veriyorsunuz.” [39]

“Cevâhir'ul-Usûl” adlı kitapta şöyle zikrediliyor: Melekler için cennet nimetleri ve Allah'ı görme nimetinden nasib yoktur. Konevî'nin “Umdet'ün-Nesefi” Şerhinde de böyle yazılmaktadır. Bu ki*taplarda yine meleklerin her şekle girebilen havaî latif bir cisme sahib oldukları, ikişer, üçer, dörder kanatları bulunduğu da zikre*diliyor. Meskenleri göklerdir. Müslümanların çoğunluğunun görü*şü de böyledir.


Kitaplara İman:


Allah'ın kitaplarına iman konusunda Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan gibi adet tayin etmeksizin Allah katından indirilen bütün ki*taplara iman etmek gerekir.


Peygamberlere İman:


Peygamberlere iman ederken Allah tarafından gönderilen bü*tün peygamberlere inanmak lâzımdır. Kendine bir kitap veya say*fa verilsin, yahut verilmesin, bütün peygamberleri içine alacak şekilde inanmak şarttır. İmam Âzam yukarıdaki ifadesinde “Resul” kelimesini “Nebi”ye eş anlamlı olarak kullanmıştır. Feth'ul-Kadîr sahibi İbn-i Humam da bu görüşü benimsemiştir. Ancak Cumhura göre, Resul kelimesi Nebi kelimesinden daha hususî bir manâ ta*şır, Peygamberlere iman ederken belli bir sayı tâyin etmeyiz. Zi*ra sayı tayin edince peygamber olmayanı peygamber yapmak ihti*mali olabilir. Yahut peygamber olduğu halde sayıdan çıkarılarak peygamberliğine inanılmayanlar da bulunabilir. İman esaslarındaki tertib, meleklerin kitapları Peygamberlere getiren kişiler olma*ları itibariyledir. Yoksa kitaplar ve peygamberler, meleklerden daha faziletlidirler.


Öldükten Sonra Dirilmeye İman


Öldükten sonra dirilmekten maksat, başlangıçtaki şekil ve var*lık yok olduktan sonra yeniden var olmaktır. Öldükten sonra diril*menin delili şu âyet-i kerimelerdir:

“Sonra sizler, şüphesiz Kıyamet gününde diriltileceksiniz.” [40]

“O (inkarcı) insan görmedi mi ki biz onu bir damla sudan na*sıl yarattık. Şimdi de aşikâr bir mücadeleci kesildi”.

“Bir damla sudan yaratılışını unutarak bize bir de misal ge*tirdi: Bu kemikleri dağılıp çürümüşken kim diriltir? dedi.”

“Ey Resulüm! De kii onları ilk defa yaratan diriltir ve o, her yaratılanı tamamiyle bilir.” [41]

“El-Makâsıd” adlı kitapta şöyle deniliyor: Öldükten sonra diril*meye inanmak dinin zarurî saydığı inanç esaslarındandir, inkârı ise kesinlikle küfürdür.

Öldükten sonra dirilme hâdisesine şöyle itiraz edilebilir: Öldük*ten sonra dirilmeye inanmak, tenasuh'a, yani ruhun bir bedenden başka bir bedene intikaline hükmetmektir. Çünkü ikinci beden ilk beden değildir. Hadîs-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

“Cennet ehli tüysüz, sakalsızdır. Gençleri ihtiyarlamaz, elbiseleri eskimez.” [42]

“Cehennemlik birinin sırtı Uhud dağı gibidir.” [43]

Öldükten sonra dirilme ve cesetlerin haşri ile hükmetmek üzerine Celâleddin er-Rûmî rahimehullah şöyle diyor:

“Tenasüh inancının yerleşmediği hiçbir mezhep yoktur.”

Bu itiraza şöyle cevap veririz : İkinci beden, ilk bedenin aslî cüz*lerinden yaratılmış olmasaydı o zaman belki tenasüh olabilirdi. Eğer bu inanca yâni cesetlerin haşri inancına tenasüh adı verilecek olur*sa, bu yalnız isim üzerine bir münakaşa olur. Esas tenasühün tarifi, Tenasuha inananlara göre şöyledir: Tenasüh, ruhların âhirette değil dünyada şahıslara iadesidir. Zira Tenasüh inancına sahib olanlar Cennet ve Cehennemi ve âhirete ait diğer işleri inkâr edi*yorlar. Bu sebepten bu inançta olanlar tekfir edilmişlerdir. Cenabı Hak'kın:

“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri yarın ateşe ataca*ğız. Onların derileri piştikçe, azabı duysunlar diye kendilerine, de*rilerinden başka deriler vereceğiz. Çünkü Allah, gerçekten Azizdir, Hakimdir.” [44]

Buyruğunun, hissî lezzetlerle mükâfatlandırılacak, cismanî ızdırap ve acılarla cezalandırılacak olan kimsenin, Allah'a itaat eden ve kötülüğü irtikap edenlerden başkası olduğunu ifade ettiği söyle*nemez. Zira biz deriz ki: öldükten sonra dirilmede cismanî ve hissi olarak tat ve acıları duymada itibar edilen husus bu işi anlamaktır. Acı yahut lezzet tatmak ise ancak ruhun tâalluku ile olabilir. Ve lev ki alet vasıtasiyle olsun. Vücudun aletleri ise aynen bakidir, bedenin diğer asli parçaları da öyle. Bu sebeple çocukluk çağında görülen ve bir çocuk için ihtiyarlık anında şekil ve görünüşü hat*ta birçok azası ve aleti değişse de, çocukluktaki insanın aynı ol*duğu rahatlıkla söylenir. Gençlik çağında cinayet işleyip yaşlanınca cezaya çarptırılan bir kimse için, gençliğinde suçu işleyen kim*se değildir, denilemez. İşte Hadis-i şerifte belirtilen: “Kâfirin sırtının Uhud dağı kadar büyümesi”, azalarından bir şişme meydana gel*mesi gibidir. Parçalar aynı parçalardır.

“Şerh'ül-Mevâkıf”ta şöyle deniliyor: insandaki asıl parçalar, ömrün başından sonuna kadar devam eden parçalardır. Bâzı âlim*ler de demişlerdir ki: insan vücudunun asıl cüzleri, yaratılışın başlangıcında hâsıl olan cüzlerdir. Yaratılışın başlangıcı, ruhların ce*setlere tâalluk etmeğe başladığı zamandır.

Öldükten sonra dirilmede bedenin asıl cüzlerine itibar edildiği hususunda zikrettiğimiz görüş ile cesedlerin bütün cüzleri ile öldük*ten sonra dirilmeyi inkar edenlerin öldükten sonra haşri inkar sadedinde söyledikleri söz itibardan düşmüştür. Haşir ise ancak her şeyden evvel ömrün evvelinden sonuna kadar cesetlerin bütün cüzleri ile olur. Hatta öyle ki, iade mânasını gerçekleştirmek için Cenabı Allah sünnet yerinden kesilen et parçası ile tırnaklardan, saç*lardan kesilenler, dişlerden çıkarılanlar ve benzeri vücudun ilk ya*ratılışında var olan bütün cüzleri iade edecektir. Sonra Cenabı Al*lah kemmiyet, keyfiyet ve şekil bakımından iradesinin taallûk ettiğince dilediğini bırakacak, dilediğini yok edecektir. Sonra bilmiş ol ki Cenabı Allah akıllıları dirilteceği gibi, delileri, çocukları, cin ve şeytanları, hayvanları, haşereleri ve kuşları da diriltecektir. Çünkü bu hususta hadîs-i şerif vardır. Azası henüz tamamlanmamış bulu*nan düşük çocuklar diriltilecek mi? İmam Âzam Ebû Hanife'den rivayet edildiğine göre, düşük çocuğa ruh verilmişse diriltilecektir, ruh verilmeden düşmüşse diriltilmeyecektir. Doğru olan görüş de bu*dur. Zira Allah'a yakın olan muttaki âlimlerin mezhebi, haşrin ruh ve cesedden meydana geleceğidir. Konevi'nin görüşü ise şöyledir: Kendisi şöyle diyor: bizim âlimlerimizin mezhebinin gereği şudur. Çocuğun azalarından bir kısmı belli olmuşsa dirilecektir. Bu görüş Şâbî ve İbn-i Şîrin'in görüşü olup reddedilmiştir. Zira bu hüküm fıkhî bir hükümdür. Bu hüküm üzerine dünyevî bazı hükümler te*rettüp eder. (Miras gibi). Âhirete ait haller buna kıyas edilemez.


Kadere İman:


Kadere inanmak iman esaslarındandır. Hayrın faydasının, şer*rin zararının Allah’tan olduğuna inanmak da kadere imana dahil*dir. Acının acılığı, tatlının tatlılığı, hayrın faydası, şerrin zararı hep Allah'tandır. Kader değişmez. Allah'ın kaza ve kaderine rıza gös*termek gerekir. Kader, fayda, zarar, güzellik, çirkinlik ve bunları kaplayan zaman ve mekânla bunlar üzerine terettüp eden sevap ve azab cinsinden yaratıkların hepsini bulunduğu durumda tayin et*mektir, İmam Âzam, Hz. Peygamber'e uyarak Kelime-i Şehadetin şamil bulunduğu icmali, imanı anlatmamış olsa gerektir. Peygam*ber'e Cebrail aleyhisselam, imandan sorunca bu kadar (yani altı iman esası) ile cevap vermişti. imam Âzam da Hz. Peygamber'e uya*rak aynı esasları kabul etmiştir. Ancak İmam Âzam yukarıdaki me*tinde âhiret gününe iman sözü yerine “öldükten sonra dirilmek” ifadesini kullanmıştır. Bu ifade ile kabirdeki hayatı da içine almıştır. Sonra ben başka bir nüshada “Âhiret günü” ifadesi ile “öldük*ten sonra dirilmek” ifadesini birleştirdiğini gördüm. İmam Âzam'm bu iki ifadeyi birleştirmesi ile, öldükten sonra dirilmekten, kabirde dirilmek mânası kasd edildiği, yahut “âhiret günü” ile Kıyamete ait bütün halleri, ölümden sonraki sevap ve azap hallerini kasdettiği ortaya çıkmıştır.

Sonra İmam Âzam âhirete ait hallerden haşir neşir için dirilme*yi tahsis etmiştir. Çünkü bu bahis, kâfirlerin ilk münakaşaya girdik konudur. Tafsili imanın esaslarını ihtiva etmektedir. Bu şekilde İmam Azam kitabının başında, sonradan tafsilatlı olarak açı*layacağı hususları kısaca sana tenbih etmeyi istemiştir.


Öldükten Sonra Hesap Günü :


Hesab, amellerin tartılması Cennet ve cehennemin varlığı haktır. Kametin, duraklarından olan Sırat, havuz ve diğerlerinin varlığı da haktır.


Allah'ın Birliği :


İmanı Âzam buraya kadar imanın esaslarını açıkladıktan son*ra esas Tevhid'in mânasını bütün açıklığı ile izah etti ve şöyle dedi.

“Allahu Teâlâ zatında birdir. Fakat bu birliği sayı cihetinden değil, ortağı bulunmamak yönündendir.”

Birliğinin sayı cihetine inhisar etmemesi, kendinden sonra bir varedicinin bulunduğu vehmini ortadan kaldırmak içindir. Zira adet mânası üzerinde düşünülünce, başka sayılar da akla gelir. Halbuki Cenabı Allah zatında, sıfatında eşi, benzeri ve ortağı yoktur, Al*lah'ın varlığı ve birliğine Kur'an-ı Kerîm'den delil İhlâs süresidir. Cenabı Allah İhlâs sûresinde şöyle buyuruyor:

“De ki: Allah birdir. Allah kimseye muhtaç değildir. Doğmamış*tır. Doğurmamıştır. Kendisine hiç kimse emsal olmamıştır.” [45]

Yâni Allah Zatında ve sıfatında tektir, herkes ona muhtaçtır. O, kimseye muhtaç değildir, sonradan var olan yaratıkların mahalli değildir, sonradan yaratılmış da değildir. Hiç bir varlık kendisine denk olamaz. Burada Mekke kâfirlerine reddiye vardır. Onlar şöyle demişlerdi: “Melekler Allah'ın kızlarıdır”. “Allah doğurmamıştır,” ifadesiyle bu inanç yıkılmıştır. Yahudilere de reddiye vardır. Yahudiler de şöyle demişlerdi:

“Uzeyr, Allah'ın oğludur.” Yani Allah'ın oğlu da yoktur, kızı da. “O doğmamıştır, doğurmamıştır.” Hıristiyanlara da reddiye vardır. Hıristiyanlar:

“Mesih, Allah'ın oğludur, anası da eşi*dir,” demişlerdi. Kur'an-ı Kerim'de cinlerin müminlerinden hikâyeten şöyle buyuruluyor:

“Doğrusu rabbimizin şanı çok yücedir; ne eş edinmiştir, ne de çocuk.” [46]

Yâni eş ve çocuk edinmek mecaz yolu ile de olsa, Allah hakkın*da düşünülemez. Gerçekten olması ise zaten mümkün değildir.

Hâsılı bu âlemin yaratıcısı birdir, eşsizdir. Zira Vâcib'ul-Vücûd'un mânasının ancak çeşitli kemal sıfatları ile vasıflanan tek ve eşsiz bir zat üzerinde tasdik edilmesi ile mümkün olabilir. Nitekim Ce*nabı Allah da şöyle buyuruyor:

“Yerde, gökte Allah'tan başka farz edilen başka ilâhlar bulunsa, yer ile gök düzeni bozulurdu.” [47]

Bu âyetten istifade edilerek Burhan-i Temânü diye adlandırılan bir delil ortaya çıkmıştır. Bunun takriri şöyledir:
Kaynak : Fıkh-ı Ekber Serhi

Cevapla
Drogo 12:58 10.02.17
@[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] abla bu güzel paylaşım için teşekkür ederim
Cevapla
Neva 09:36 24.07.18
Emeğinize sağlık.
Cevapla
Etiketler:esaslari, tevhidin
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139