islam & islami Konular

Akıl ve Mantık değil Nakil dinidir islam - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

islam & islami Konular>Akıl ve Mantık değil Nakil dinidir islam
DiLara 15:29 16.03.16
Yüce Dinimiz Din-i Mübin-i İslam akla ve mantığa uygun olmakla beraber hiç şüphesiz akıl ve mantık dini değildir. Akla değil nakle dayanmaktadır. Yani dinimiz ilahidir. Kaynağı Allâh-ü teâlâ ve onun yüce sıfatlarıdır. İşte bundan dolayıdır ki dinimiz hatadan, noksanlıktan ve isabetsiz beyanlardan münezzeh (arınmış) ve Müberra (uzak)tır. Zira dinimiz Allâh-ü teâlâ'nın ilim ve kelam sıfatlarının tecellisi olan ve kelamların en güzeli ve en doğrusu olan kelamullah’ın tezahürüdür. Evet dinimiz ilahidir ve böyle olması da hikmetin gereğidir. Zira beşeriyetin dinini tanzim edenin yine kendisi gibi bir beşer olması hikmete aykırıdır. Çünkü hükmedenin hükmedilene eşit olması yanlış olur, hatta böylesine verilen hüküm, hüküm değil tehakküm olur ancak.
Tehakküm ise zorlama ve haksız yere dayatmaktır. Hükmedenin hükmedilenden üstün olması ise hikmet ve adaletin gereğidir. Öyle ise ekmeli mahluk ve Allâh-ü teâlâ’ya halife olarak yaratılan insan üzerinde hükümran olup din ve dini kuralları koyma hakkı yalnız o insanı ve o halifeyi yaratanın hakkıdır. “Lailahe illallâh” Cümlesi de bunu ifade etmektedir. Eğer din akıl ve mantıkla tesis edilen bir müsessese olsaydı en güzel akla ve en yüce zekaya sahip olan yüce peygamberimiz aklıyla, mantığıyla hükmederdi. Halbuki böyle yapmayıp her zaman vahyi beklemiştir. Bu hususu yüce kitabımız Necm süresinin 3. 4. ve 5. ayeti kerimelerinde şöyle ferman etmektedir:
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
"O nefsani bir arzudan dolayı konuşmaz. O'nun söyledikleri ancak (Allâh-ü teâlâ tarafından Cebrail (Aleyhisselam) vasıtasıyla vahyedilen bir) vahiydir. O kuvvetleri çok şiddetli olan Cebrail Kuran'ı) ona öğretmiştir.” Mealinden de anlaşıldığı gibi yüce peygamberimizin de dayanağı ancak vahyi ilahi idi.
O her iki vahye de yani hem vahyi metluv olan Kuran hem de vahyi ğayri metluv olan sünnete mazhar idi. Anlaşılıyor ki din-i mübin İslam noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf olan Allâh-ü teâlâ tarafından tesis edilen bir dindir. Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in sünneti de vahyin eseri olduğuna göre o da ilahidir ve dinin tesisinde beşerin bir katkısı yoktur. İlahi olmayan din asla din değildir. Adem (Aleyhisselam)'ın ilk insan olarak yaratılması ve ilk peygamber olarak da kendisine sahifelerin indirilmesi beşeriyet için dinin zaruri ve ilahi olduğunun apaçık bir delilidir. İşte bu zaruretten dolayı ilk insan olan Adem (Aleyhisselam)'a nübüvvet verilerek ilk dinin temeli atılmış ve bu husus beşerin inisiyatifine bırakılmamıştır.
Şöyle geçmişe bir bakacak olursak Adem (Aleyhisselam)’dan bu yana kim vahyin tayin etmiş olduğu yolu bırakıp, heva ve nefsaniyeti ile hareket etmişse sonu hüsran olmuştur . Bu hususta birkaç örnek vermemiz yeterli olacaktır. Mesela Adem (Aleyhisselam)ın oğulları Habil ve Kabil’in kıssasını örnek verebiliriz. Adem’in oğullarından Habil, Allâh-ü teâlâ’nın babası Adem (Aleyhisselam)’a inzal buyurmuş olduğu fermanı ilahiye ve onun getirdiği kurallara uyarak evlenmesine müsaade edilen hanımla evlenmeye rıza gösterirken, kardeşi Kabil ise nefsine ve mantığına uyarak o fermana muhalefet etmek suretiyle kendisiyle evlenmesi haram olan hanımla evlenmeye ısrar etmiştir.
Aynı zamanda peygamber olan babası Adem (Aleyhisselam)’'ın uyarmasına rağmen ısrarına devam etmesi üzerine Allâh-ü teâlâ Adem (Aleyhisselam)’a her iki oğlunun birer kurban etmelerini emretmiş ve kurbanı kabul olanın haklı olacağını bildirmiştir. Her iki oğlu da bu emre uyarak birer kurban etmişler, gökten inen bir ateş Habil’in kurbanını kapıp götürmesi ile Habil’in kurbanın kabul olduğu Kabil’in kurbanı ise olduğu yerde kalarak kabul olmadığı anlaşılmıştır.
Bu hususu Allâh-ü teâlâ yüce kitabımızda mealen şöyle beyan etmektedir.
Onlara Adem’in (Habil ve Kabil ismindeki) iki oğlunun haberini (dosdoğru ve) hak (bir beyan ile) oku! Hani o ikisi (kendilerini Allâh-ü teâlâ’ya yaklaştırsın diye, koç ve buğday olmak üzere) birer kurban takdim etmişlerdi de, onların birinden (bu kurbanı) kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. O (kurbanı kabul edilmeyen Kabil diğerine) demişti ki:
“Andolsun ki seni elbette öldüreceğim!” O da demişti ki: “Allâh-ü teâlâ ancak takva sahiplerinden (kurbanlarını) kabul eder (Senin başına gelen benden değil, takvayı terk ettiğindendir! Öyleyse sen beni ne diye öldüreceksin?). Andolsun ki sen beni öldüresin diye elini bana uzatacak olsan da, ben seni öldüreyim diye elimi sana asla uzatacak değilim. Çünkü gerçekten ben alemlerin Rabbi olan Allâh-ü teâlâ’dan korkmaktayım!
Zira şüphesiz ben isterim ki; sen kendi (kurbanının kabul edilmemesine neden olan) günah(lar)ınla birlikte benim (öldürülme) günahımı da yüklenesin ve böylece o ateşin ayrılmaz adamlarından olasın! İşte sana! Zalimlerin cezası ancak budur!” (Maide 27-28-29)
Görülüyor ki aynı anadan aynı babadan meydana gelen iki oğlun birisinin takındığı tavır ne kadar çirkin ve haksız ise diğer oğlunun davranışı da o kadar hoş, güzel ve adildir. Kabil Allâh-ü teâlâ tarafından müsaade edilen ve meşru olan evliliği kabul etmeyip gayri meşru olan evliliğe teşebbüs etmesi ve bunun neticesi olarak da ferman-ı ilahiye karşı çıkması ne kadar küstahlık ve haddini aşmak olduğu aşikardır.
Bu itirazla yetinmeyip neticede hiç acımadan zulmederek öz kardeşini öldürmesi ve böylece insanlık tarihinde ilk cani ve katil olarak zikredilmesi hüsranların en büyüğü değil midir? Bunun karşısında ferman-ı ilahiyyenin kurallarına uyarak hakkına razı olan ve Allâh-ü teâlâ’nın emrine itaat eden Habil’in örnek davranışı ne kadar da methe şayandır. Kendisini öldüreceğini bile bile “sen beni öldürmeye elini uzatsan bile ben seni öldürmeye elimi uzatmam” demek suretiyle kardeşine alemlerin rabbi olan Allâh-ü teâlâ'dan sakınmanın önemine dikkatini çekerek onu sulh ve sükûna davet etmesi ne büyük örnek bir davranış abidesi olmuştur.
Görülüyor ki mantık ve nefsaniyetini bir yana koyup ilahi fermana tabi olan insan ile Allâh-ü teâlâ'nın fermanını reddedip nefsaniyet ve mantığıyla hareket eden insanın arasında büyük bir fark vardır. Kardeşlerin biri meşruyeti kabul etmeyip ferman-ı ilahiyeyi reddederek bir katil olurken, diğeri ise ilahi fermana uyarak merhamet timsali olmuştur. Bu iki kardeşin her ikisi kıyamete kadar semavi kitaplarda birbirinden farklı bir şekilde anılmaktadır.
İkinci olarak 950 sene tebliğ vazifesini yapan Nuh (Aleyhisselam)dan ve onun oğlundan örnek verelim. Nuh (Aleyhisselam) 950 sene tebliğ etmesine rağmen kendisine ancak bir geminin alabileceği kadar insan tabi olmuştur. Bu yoğun tebliğden sonra ehli küfürden ümidini kesen Nuh (Aleyhisselam) Allâh-ü teâlâ’nın kitabında buyurduğu üzere :
“Nuh dedi ki “Ey rabbim!Yer üzerinde kafirlerden gezip dolaşan bir fert bile(sağ) bırakma!” (Nuh 26) Duasını yapmak mecburiyetinde kalmıştır. Bunun üzerine Allâh-ü teâlâ:
“Bizim gözetimimizle o gemiyi sağlamca yap! O (inkar ederek) zulmetmiş olan kimseler(in kurtuluşu) hakkında ise (rica ve duada bulunmak sûretiyle) Benimle muhatap olma! Şüphesiz ki onlar boğul (malarına hükmolunmuş) kimselerdir.” (Hud 37) Buyurmak suretiyle gemi yapmasını ve o gemiye ehli olanları almasını emretmiştir.
Nuh (Aleyhisselam) ise ehil kelimesinin kapsamına oğlunun da girdiğini anlayarak onu da gemiye almak istemesi üzerine Allâh-ü teâlâ başka bir ayette buyurduğu gibi:
“Ey Nuh! Şu muhakkak ki o, senin ehlinden değildir. Şüphesiz ki o(nun tüm işleri) Salih olmayan bir amel(haline gelmiştir) Artık sen, kendin için hakkında hiçbir bilgi bulunmayan bir şeyi benden isteme! Gerçekten de sen, bilmeyenlerden olursun diye sana vaaz ediyorum.” (Hud 46) Allâh-ü teâlâ'nın bu uyarısını alan Nuh (Aleyhisselam) oğluna dönerek iman etmesini ve böylece gemiye binmeye ehil olmasını istediyse de oğlu:
“Birazdan beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım!” dedi. O “bugün o acıyan (ve rahmeti gazabını geçmiş Allâh-ü teâlâ)’dan başka, Allâh-ü teâlâ’nın azap emrinden koruyacak hiçbir kimse yoktur! Böylece dalgalar aralarına girdi de nihayet o, boğulanlardan oldu.” (Hud 43) Buyurulduğu gibi iman etmeyi reddederken dağa çıkıp kurtulacağını zannetti. İşte akıl, mantık ve nefsine uyarak peygamber olan babasına ve ilahi fermana karşı çıkmasının acı tablosu. O babasıyla konuşup bilahare dağa çıkacağını ve böylece tufan sularından korunacağını hayal ederken, birdenbire araya giren su dalgaları onu boğarak ebediyen boğulacağı cehenneme sevk etmiştir.
Bu kıssadan elbette ibret almak gerekir. Nefsaniyet ve mantığına mağrur olup ilahi fermana karşı çıkanların, beklemedikleri bir anda Allâh-ü teâlâ tarafından ebedi azaba düçar olacağını düşünmek gerekir.
Allâh-ü teâlâ bizleri kitabullâhın ferman ettiği yüce kurallardan ayırmasın ve bizleri hidayet üzere daim kılsın. (Amin
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
Jq 19:42 19.03.16
Ölünce anlar herkes ama geç olacak.
Cevapla
İlkcan 10:17 12.04.17
Allah razı olsun çok güzell anlatılmış
Cevapla
madlen 13:02 06.05.17
Allah razı olsun bu güzel paylaşım için.
Cevapla
Havasokulu 11:32 01.10.17
Sayın DiLara, konu paylaşımınız için teşekkür ederiz.
Cevapla
Etiketler:akil, deil, dinidir, islam, mantik, nakil
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139