islam & islami Konular

Selef-i Salihin Dönemi - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

islam & islami Konular>Selef-i Salihin Dönemi
HeartLess 14:13 13.06.19
“Selef” kelimesi lügat olarak “önce gelenler” anlamına gelir. Salih ise iyi ameller yapan ve böylece Allah'ın rızasını kazanmış insan demektir. Buna göre Selef-i Salihin, Asr-ı Saadet’ten sonra gelen ilk iki asırda yaşamış olan bütün hayırlı ve salih Müslümanları ifade eden bir terimdir. “Selef-i Salihin” i işaret eden

Peygamberimizin şu hadisidir:

“Ümmetimin en hayırlıları benim döneminde yaşayanlardır. Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenlerdir.”

Bu dönemde sahabenin hepsi, dört büyük mezhep imamı, muhaddisler ve müçtehidlerin büyük bir kısmı yaşamıştır. Bu dönem asr-ı saadete yakın bir dönem olduğundan, ilim ve amel bakımından verimli ve bereketli bir zaman dilimi olmuştur.

Selef-i Salihin dönemi üç kısma ayrılır:

1) Sahabe dönemi,

2) Tâbiîn dönemi,

3) Tebe-i tâbiîn dönemi.


Sahabe dönemi

Sahabe kuşağı, Peygamber (sav) ile beraber İslam’a hizmet edenlerdir. Sahabenin adil olduğu ve asla yalana, hileye başvurmayan bir nesil olduğuna dair bütün İslam uleması hemfikirdir. Çünkü sahabe Kuran'da övülmüş ve Allah'ın kendilerinden razı olduğu açıkça ifade edilmiştir:

“ Muhacir ve Ensar’ dan İslam'a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlarda Allah'tan razı oldular ve onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur.” (Tevbe, 9/100)

Sahabe kuşağı, Hz. Peygamber (sav) in vefatından sonra, İslam’ı temsil eden kişiler olarak yaşamışlardır. Sahabe, İslam'ı yaymak için cihad yaparak, yeni ülkelerin fethedilmesine öncülük yapmışlardır. Gerek Hicaz bölgesinde (Mekke ve Medine) gerekse yeni fethedilen yerlerde İslam'ı hakkıyla tebliğ etmişler ve buralarda birçok öğrenci yetiştirmişlerdir. Bu nedenle bütün Müslümanlar Kuran ayetlerinin ve hadislerin anlamlarını, amelde İslam'ın uygulanmasının esaslarını sahabe kuşağından öğrenmişlerdir. Böylece sahabe, İslam ilim tarihinde olduğu kadar, iman, amel, edeb, zühd, takva ve ahlak gibi konularda da önemli bir rehber görevini yerine getirmişlerdir. Sahabenin Kuran'da ve hadislerde hayırla yâd edilmelerinin sonucu, onlar İslam'ın en doğru şekilde anlaşılıp yaşanmasının ölçüsü olmuşlardır.

Sahabe döneminde Müslümanların itikad konusunda zihinleri berrak ve net idi. İslam'a teslim olmaları kuvvetli idi. Bu dönemde sapık görüşler daha ortaya çıkmamıştı. Bu nedenle sahabe döneminde alimler müteşabih ayet ve hadisleri yorumlamamışlardır. Allah ve Resulü’nün muradı ne ise tevil getirmeksizin onların zahiri manaları ile yetinmişlerdir.

Ancak daha sonra, yeni ilhadî (dinden uzak, sapık) fikirler ve görüşler ortaya çıktıkça, İslam alimleri İslam fıkhını ve itikadını delilleriyle birlikte ortaya koymak ve açıklamak ihtiyacını duydular. Bunun sonucunda mezhepler, kelamcılar ortaya çıktılar. Fıkıhta İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Ahmet bin Hanbel dört ayrı mezhebin kurucuları oldular. Kelam ilminde de Eş’âriler ve Matüridîler ortaya çıktılar. Diğer alanlarda da birçok ehl-i sünnet alimi ortaya çıkarak, selef-i salihin’in İslam anlayışını dört başı mamur bir şekilde ele alıp biçimlendirdiler. Zındıkların batıl yorumlar yaptıkları müteşabih ayet ve hadisleri İslam'a en uygun şekilde yorumladılar.

Tabiîn dönemi

Tabiîn dönemi Müslümanları, sahabenin dizi dibinde yetişmişlerdir. İmanı, ilmi ve ameli onlardan öğrenmişlerdir. Bu kuşağa Tabiîn (izleyenler, tabi olanlar) denmesinin sebebi, sahabeye uyumakta gösterdikleri yüksek titizlik, ciddiyet ve özendir.

Tabiînin önemi temelde şu iki noktaya dayanmaktadır:

˃ İslam’ı sahabe kuşağından öğrenmiş olmalarıdır. Bu nedenle iman, ilim ve amel konusunda en doğru olanı uygulamışlardır.

˃ Sahabe zamanında rastlanmayan, sonradan ortaya çıkan birçok batıl fikir akımı, kültür ve inançlarla ilk defa onların karşılaşmış olmalarıdır.

Birçok felsefi akımlar, Mutezile, Cebriye, Mürcie gibi bid’at fırkaları ilk defa tabiîn döneminde İslam toplumuna girmiş ve önemli fikri ve inanç sarsıntılarına sebebiyet vermiştir. Tabiîn nesline mensup bulunan büyük İslam alimleri, bu akımlarla mücadele ederek sahabeden devralınan doğru İslam anlayışının bozulmadan yaşamasına neden olmuşlardır. Bu doğru İslam anlayışının gelecek nesillere aktarılabilmesi için birçok eserler telif etmişlerdir. Bu bakımdan, İslam'ın özünü ve hakikatini, her türlü yabancı ve batıl akımlar karşısında nasıl koruyacağımızı, Tabiîn neslini örnek alarak tespit etmeliyiz.

Tabiîn dönemi, aynı zamanda fıkhî mezheplerin temellerinin atıldığı bir dönemdir. Bu dönemde bazı müstakil mezhepler de ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yaşamış olan Hasan-ı Basri, Süfyan-ı Sevri, İbrahim en- Nehai, Şa’bi gibi, İslam'da müçtehid mertebesine sahip olan alimler müstakil mezhep sahibi idiler. Hanefî mezhebinin kurucusu İmam Ebû Hanifî de bu kuşağa mensuptur.

Tebe-i Tabiîn dönemi

Tabiîn neslinden İslam’ı öğrenen Müslümanlara Tebe-i Tabiîn (Tabiîn neslini izleyenler) denir. Bu dönemde ilmi ihtisaslaşma yaşanmıştır. Kuran, hadis, fıkıh, tefsir ve siyer konularında eserler verilmiştir. Bunlar vasıtasıyla Kuran ve iman hakikatleri muhafaza edilmiştir. İtikadi ve fıkhi mezhepler iyice belirginleşmiş ve bir ekol haline gelmiştir. İmam Maliki tarafından Maliki mezhebi, İmam Şafiî tarafından Şafiî mezhebi ve İmam Ahmed bin Hanbel tarafından Hanbelî mezhebi bu dönemde kurulmuştur.

Selef-i salihini oluşturan, Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn nesilleri Kuran ve hadislerde övgüye mazhar olmuşlardır. Doğru olan İslam inanç ve anlayışını bize kadar kesintisiz olarak ulaşmasında en önemli rolü oynamışlardır. Bu nedenle daha sonraki asırlarda daima merkezi bir konumda bulunmuşlar ve İslam'da doğru ve yanlışı ayırmanın vazgeçilmez ölçüsü olarak kabul edilmişlerdir.

Selef-i salihin ilim, amel ve fazileti birleştiren insanlarının yetiştiği bir dönemdir. Bu nedenle ümmetin vazgeçilmez istikamet önderleri olmuştur. Ümmet içinde ne zaman gevşeme, sarsılma ve fitne ortaya çıkmışsa bu üç neslin temsil ettiği İslam anlayışı ile doğru yol ve istikamet korunmuştur.

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat İtikadı

Selef-i salihin itikadı (inancı) “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat” itikadı ile aynıdır. Bu itikattan başka doğru bir inanç yoktur. Bu yol Peygamberin şu hadisinde işaret edilen doğru yoldur:

“Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, ancak bir tanesi hak yol olacak, diğerleri ise batıl yollar olacaktır.”

İmam-ı Eş'âri ve İmam-ı Matüridî bu Hak yolunun, yani “Ehl-i sünnet ve’l cemaat” itikadının iki imamıdır. Bu iki imamın bazı içtihatlarında farklılıklar vardır. Ancak bunlar teferruatta olup temelde aynı “ehl-i sünnet ve’l cemaat” itikadını temsil ederler. İmam-ı Eş'âri amelde Şafiî mezhebini, İmam-ı Matüridî ise Hanefi mezhebini takip etmişlerdir. İşte içtihatlarındaki farklılık bundan kaynaklanmaktadır.

Ehl-i sünnet alimleri fıkıhta dört hak mezhep bildirmişlerdir. Bunlar Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleridir. Dinden çıkmış olan zındıkların uydurdukları “Muhammed mezhebi”, “Peygamber mezhebi”, “Selefiyye mezhebi” gibi mezheplerin Peygamber efendimiz ve selef-i salihin ile hiç alakaları yoktur. Bunlar ehl-i sünnete aykırı sapık yollardır. İsimlerinde peygamber gibi güzel kelimelerin bulunması bu yolların doğru olduğunu işaret etmez. Bu bakımdan Müslümanlar isimlere aldanmamalı işin özüne dikkat etmelidir.

Günümüzde de ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadı ile uyumlu olmayan birçok fırka ve fikir akımı vardır. Modernistler, reformistler, ehl-i Kuran (Kuraniyyun, mealciler) ve İslam'ın saf haline dönme iddiasında bulunan Selefiler (Selefiyye) bunlardan bazılarıdır. Ancak bu türlü akımlar, bazı iyi niyetli Müslümanların aldanmasına, yanlış yollara sapmalarına neden olmaktadır. Bunun nedeni, zamanımızda ilmin zayıflaması ve doğru ile yanlışın birbirine karıştırılıyor olmasıdır. Bu batıl akımlar İslam düşmanları tarafından desteklenmektedir. İslam ülkeleri bu akımlarla dört bir taraftan sarılarak, Müslümanların doğru yolu görebilmelerini engellemeye çalışılmaktadır.
Selef-i salihin dinde daha sonra gelenlerin hocaları durumundadır. Onların dini gayretleri ziyadedir. Din kitaplarında onlardan ve örnek davranışlarından hürmet ve övgü ile bahsedilir. Onlar Resulallah’ tan gelen İslam dini ile ilgili bilgileri kendilerinden hiçbir şey katmadan olduğu gibi daha sonraki nesillere nakletmişlerdir. İtikatta ehl-i sünnet ve’l cemaat idiler. zamanlarında safiyet ve berraklık hakim olduğundan itikat bilgilerini kısaca ifade ettiler. Kuran ve hadislerdeki müteşabih (manası kapalı) lafızları fazla açıklamaya, tevil etmeye gerek görmediler. Bunları ilm-i ilahiye (tefviz) havale etme yolunu tercih ettiler. Onların bu tavırlarına mezheb-üs-selef denmişse de, bu terim kelam ilmi açısından ıstılahi manada bir mezhep değildir. Bu davranış, onların sadece müteşabih nasslar (ayet ve hadis) deki tavırlarını ifade eder. Bu ehl-i sünnetin dışında bir yol değildir.

Hicri 4. asırda Hanbeli mezhebinden, dolayısıyla ehl-i sünnet çizgisinden ayrılan bazı insanlar müteşabih nasslara, sadece görünene ve konuşma dilindeki anlamlarına dayanarak yanlış manalar verdiler. Bunu yaparken sadece kendi akıllarına dayandılar, başka bir delile dayanmadılar. Örneğin Kuran'da “yed” ve “vech” gibi kelimeler Allah Teâlâ hakkında kullanılır. Bu kişiler bu kelimelere konuşma dilindeki manaları olan “el” ve “yüz” anlamlarını verdiler. Böylece teşbih ve tecsim (Allah Teâlâ'yı yaratıklara benzetme ve cisimleştirme) gibi sapık bir inanışın içine düştüler. Müslümanları sözlerine inandırabilmek için selef-i salihin yolunda olduklarını söyleyerek kendilerine “Selefiyyun, Selefiyye, Selefiyyeciler” adını verdiler. Oysa selef-i salihin ile bu kişilerin tuttukları yol birbirinden tamamen farklıdır ve zıttır.

Halef denilen sonraki ehl-i sünnet alimleri, Müslümanlar arasında selefilik iddia edilen mücessime ve müşebbihe gibi bid’at fırkalarının yayılmaya başlaması ile bunlar karşısında kayıtsız kalmamışlardır. Halef alimleri müteşabih nassları İslam'ın ruhuna ve temellerine sadık kalarak tevil etmişler ve yorumlamışlardır. Örneğin Allah Teâlâ hakkındaki “yed” lafzını “kudret” ve “vech” lafzını “zat” diye açıklamışlardır.

Buna göre selef-i salihin, ehl-i sünnet itikadını kısaca, halef denilen ehl-i sünnet âlimleri ise Müslümanların anlayabilmeleri için daha açık ve geniş olarak ifade etmişlerdir. İtikat ve iman bilgilerini İmam-ı Matüridî ile İmam-ı Eş'âri sistemleştirmişlerdir. Müslümanlar, günümüze kadar iman ve itikat ile ilgili bilgileri bu iki imamdan birine bağlı kalarak öğrenmişlerdir. Böylece Müslümanların sapık ve bozuk itikat sistemlerinin içine düşmeleri büyük çapta engellenebilmiştir.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147