Kabala

Kabalanın Dili - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Kabala>Kabalanın Dili
Naim 11:08 13.06.19
KABALA’NIN DİLİ
Kelime hazinemiz zaman, yer ve hareket olgularına bağlı olan dünyayı algımızla sınırlı
olduğundan, manevi olguları ifade edecek ya da nakledecek kelimelere sahip değiliz.
Tüm kelime hazinemizi bu dünyada olmaktan oluşturduk ve dolayısıyla, manevi
olguları dünyevi kelimeler kullanarak adlandırmak istersek bu kelimeler yetersiz olur.
Daha önce hiç hissetmemiş birine maneviyat deneyimini anlatacak kelimeler bulmak
zordur. Manevi bir nesneyi tasvir etmek istesek bile, onu adlandıracak sadece fiziksel
dünyaya ait kelimelerimiz vardır. Tek bir olgu bile tam tekabül eden kelimeler bulmaz
ise tüm ilmin doğru anlamı mahvolur. Öyleyse, manevi dünyayı tanımlayacak uygun
kelimeler ya da dil olmadan onu anlatmak çözümlenmemiş bir problem olarak
durmaktadır.
Dünyamızdaki her nesne ve eylem manevi dünyadaki karşılığından kaynaklanır.
Dolayısıyla, Kabalistler bir birlerine bilgi ve ilim aktarabilecekleri güvenli bir yol
buldular. Fiziksel dünyamızdaki nesne ve eylemlerin (dallar) isimlerini manevi dünyaya
tekabül eden nesne ve eylemleri (kökler) tanımlamak için kullandılar.
Bu dil, hala dünyamızda yaşarken ve kusursuz olarak karşılıklarını bilen manevi
dünyaları edinmiş insanlar tarafından geliştirilmiştir. Böylece, Kabalistler en uygun
olarak buna “Dalların dili” adını verdi.
Kabalistik kitaplarda gördüğümüz tuhaf kelimeleri, garip hikâyeler ya da çocuk
masallarından algıladığımız eylemlerin tanımları gibi anlayabiliriz. Bununla beraber, bu
dil son derece kusursuzdur çünkü her kök ile onun dalı arasında kesin ve eşsiz bir
uygunluk vardır.
Böyle bir uygunluğun olduğuna şaşırmamak lazım zira dalların dilinin yaratıcıları aynı
anda hem fiziksel dünyada hem de manevi dünyada mevcuttular. Bu nedenle tek bir
kelimeyi bile değiştirmek mümkün değildir, her ne kadar anlamsız görünse bile dal
köke aynen uymalıdır.

Manevi nesneleri bir birinden ayıran yer değildir, sadece manevi uyuşmazlık ve
özelliklerindeki farklılıklardır. Dolayısıyla, ruhların sayısı yani ayrı manevi nesneler,
fiziksel dünyadaki insanların sayısını belirler.
Yaratılışın başlangıcında tek bir ortak ruh vardı: Işık (haz) ve ona tekabül eden beden
(arzu) Âdem. Bunlar kaynaşarak Yaratan’a tutunmuşlardı ve dolayısıyla maksimum
zevki aldılar. Ruhun doğası sadece haz alma arzusudur ve ruh arzusuna uygun olarak
haz ile doldurulmuştu. Ancak, hazzı alır almaz ruh utanç hissetti. Bizim dünyamızda
da, hediye ya da iyilik alan kişi aynı şekilde hisseder.
Utanç hissinin boyutu kişinin manevi gelişimine bağlıdır. Sadece bu his bizi sürekli
olarak sınırda tutar ve toplumun yasalarını benimsemeye zorlar. Aynı his, bilgi,
zenginlik, toplum tarafından tanınma ve saygı isteğimizin de altında yatar.
Alınan hazza karşılık şiddetli bir utanç hissettiği an, ruh ondan kurtulmanın tek
yolunun hazdan zevk almayı bırakmak olduğunu keşfetti. Ancak, Yaratan’ın arzusu
ruha zevk vermek olduğundan, ruh bu hazzı kendisi için değil fakat Yaratan’ın uğruna
almaya razı oldu.
Tıpkı bizim dünyamızda, çocuk yemekten ne kadar zevk alırsa, “Anne için yemek
yeme” gibi, ebeveynine de o kadar zevk verir. Bu durumda, Yaratan’ın uğruna zevk
alabilmesi için, ruh sürekli olarak aldığı zevkin miktarını kontrol etmeli.
Ancak, ortak ruh, onun doğal arzusu olan kendi için zevk almanın (o kadar harikaydı
ki!) anında üstesinden gelemediğinden sayısız parçacıklara (ruhlar) kırıldı. Bu
parçacıklarla çalışmak, egoist zevk alma arzusunu etkisiz hale getirmek, daha kolaydı.
Manevi dünyada mesafe olmadığından ve yakınlık eylemlerin ve düşüncelerin (sempati,
sevgi) benzerliğiyle belirlendiğinden, “Yaratan’ın uğruna” alan ruhlar O’na yakındırlar
çünkü bir birlerini anne ve çocuğu gibi memnun ederler.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Naim 11:10 13.06.19
Yakınlık, ruhun Yaratan’ın uğruna ne kadar zevk aldığı ile belirlenir. Alma arzusu
içimizde içgüdüsel olarak hareket eder, ancak kendimizi utançtan kurtarma ve
Yaratan’ın uğruna zevk alma kendi içimizden meydana gelir. Dolayısıyla, kendini utançtan kurtarma ve Yaratan için zevk alma özel ve sürekli çaba ister.
Kendi için alan ruh, niyetinde ve manevi eyleminde Veren’e zıttır. Egoistçe aldığı zevk
ne kadar büyükse Yaratan’a zıtlığı da o kadar büyüktür.
Arzuların farklılığı kişiyi Yaratan’dan uzaklaştırdığından, dünyamıza farklı uzaklık
seviyelerinde ayrı dünyalar oluşturuldu. Burada, ortak ruhun her parçasına ıslah için
belli bir zaman dilimi (hayat süresi) ve tekrarlanan fırsatlar (hayat devirleri) verildi.
Bir insan sadece kendisi için haz alma arzusu ile doğmuştur. Bizlerin tüm “kişisel”
arzuları saf olmayan güçlerin sisteminden kaynaklanır. Diğer bir deyişle, Yaratan’dan
son derece uzağız, O’nu hissedemiyoruz ve dolayısıyla “manevi olarak ölü” sayılıyoruz.
Ancak, kendisiyle mücadele ederken, kişi sadece başkaları ve Yaratan için yaşamak,
düşünmek ve hareket etmek arzusunu edinirse, böyle bir arınma tam olarak Yaratan’la
birleşene dek kişinin aşamalı olarak O’na yakınlaşmasına izin verir. Ve kişi Yaratan’a
yaklaştıkça artan sevinç hisseder.
Dünyamız ve tüm manevi dünyalar (Yaratan’a giden yoldaki basamaklar) bu ruh
dönüşümü için yaratılmıştı. Yaratan’la bütünleşmek herkesin bu dünyada yaşarken
başarması gereken bir görevdir.
Bizim dünyamız Yaratan’a-O’nun özelliklerine en zıt noktadadır. Kendimizi egoist zevk
alma arzusundan kurtararak O’na yaklaşırız ve iki kez kazanırız: O’ndan hazzı aldığımız
için zevk alırız ve aynı zamanda O’nu memnun etmekten zevk alırız. Aynı şekilde,
annemin yemeğini yediğimde yemekten zevk alırım ve bunun onun hoşuna gitmesi
beni memnun eder.
Egoist hazzın kısa ömürlü ve arzunun büyüklüğü ile sınırlı olduğuna (iki kez yemek
yiyemeyiz) dikkat çekmek gerekir, kişi sonsuzca verebilir, paylaşabilir, ya da bir başkası
için alabilir. Bundan dolayı kişinin aldığı haz sonsuzdur!
Her dünya tüm yaşayanlarıyla birlikte (bizim dünyamız da dâhil) Yaratan’ın ruha sonsuz zevk vermek olan tek planında birleşir. Bu tek düşünce, bu amaç başından sona
tüm Yaratılışı kuşatır. Hissettiğimiz tüm acılar, kendimiz üzerinde çalışmamız ve ödül
sadece bu düşünce tarafından belirlenir.
Kişisel ıslahtan sonra, tüm ruhlar önceki gibi tek bir ruhta yeniden birleşirler.
Dolayısıyla, her ruh tarafından alınan zevk, sadece hazzı kabul etmek ve Yaratan’ı
memnun etmekten dolayı ikiye katlamaz, ayrıca birleşmiş ruhların sayıları ile de
çoğalırlar.
Bu arada, kendi üzerlerinde çalışan insanlar manevi olarak yükseldikçe gözleri
açılmaya başlar ve diğer dünyalar görünür olurlar. Dolayısıyla, halen bu dünyada
yaşarken tüm diğer dünyaları edinirler. Onlar için, o tuhaf görünen Kabala dili,
davranışların, düşüncelerin ve hislerin dili oluverir; o zaman bizim dünyamızda zıt olan
olgular tek bir İlahi Kök’te birleşirler.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla Up