Kuran-ı Kerim

kuranda sihir ve hükümleri - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Kuran-ı Kerim>kuranda sihir ve hükümleri
SiLence 14:10 05.02.17
1a.SİHİR KELİMESİNİN LÜGAT VE TERİM MANALARI

Sihir Arapça bir kelime olup Türkçe mukabili tam olarak karşılamasa da büyüdür.Büyü ise, eski Türk dilinde din ve sihirbaz anlamına gelen buği yada bügü den türemiştir.Büyü daha çok menfi manada kullanılmış olup bu yüzden sihirden daha dar kapsamlıdır.
Sihir lügat ma'hezi(çıkış yeri ve kaynağı)latif ve ince olan şeye denir.Filologlardan bazılarının bu husustaki görüşleri şöyledir:
El'Ezheri diyor ki:"Sihir; eşyayı gerçeğinden başka türlü göstermek, çevirmektir.Sâhirin (sihir yapanın)batıl olan şeyi gerçek surette gösterdiği ve eşyayı gerçek halinden başka türlü hayal ettirmesi gibi".
Kurtûbi ise el-Câmi adlı tefsirinde sihir kelimesinin etimolojisi hakkında şunları söylemektedir:"Sihrin aslı hile ve tahyiller ile bir şeyi gerçek gibi göstermektir.Sâhirin sihir yaptığı kişiye uyguladığı eşya ve manalar yoluyla olanı başka türlü hayal ettirmesi gibidir."( )
El-Alûsi ise Rûhu'l Me'âni'de sihrin; ince, latif, sebebi gizli olan şey olduğunu, bundan muradında harikuladeye benzer garabette bir iş olduğunu öne sürmektedir.( )
İbnu'l Arâbi ise sihri şöyle tarif etmiştir:"Sihir; Allah'tan ğayrısının yüceltildiği ve kainat ile kudretlerin kendisine nispet edildiği bir yazılı kelâmdır."
M.Hamdi Yazır ise; Hak Dini Kuran Dili adlı eserinde sihir hakkında şöyle bir tanım yapmıştır:"Esas lügat anlamıyla sihir, her ne olursa olsun, sebebi gizli olan ince şey demektir.Nitekim fecir vaktinin başlangıcına da ufuk çizgisinin inceliğinden dolayı "SİN"in fethi ile "SEHAR"denilir.Bu anlamda, yani sebebi gizli olan ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında sihrin küfür olmayacağı açıktır.Ancak dini geleneklerdeki anlamıyla sihir; sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık, şarlatanlık, hilekarlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir.Halk dilinde de bu anlamda kullanılır yani sihir denildiği zaman bu anlaşılır ve buda çirkin bir şeydir.Çünkü bunda esrarengiz bir şekilde hakkı batıl, batılı hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek vardır.Nitekim Kuran'da "İnsanların gözlerini sihirlediler"(Â’raf/116) ve"Sihirleri sayesinde ipleri ve sopaları onun hayalini büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler"(Tâha/66) buyrulmaktadır.Bununla beraber sihir, özel olarak bazı övgüye değer şeyler ve gerçekler içinde iyi manada kullanıldığı da olur.Mesela"Muhakkak ki bazı güzel sözler sihirdir."( )hadisi şerifinde dile geldiği gibi ki, buna "helal sihir"de denir, üstelik caiz sayılır.Demek ki; esrarengiz, gizli sebep ile incelik, dış görünüşü itibariyle çekicilik ve bir de kötü maksat sihrin niteliğini belirler.Şu halde sihir, her şeyden önce kendi özünde bir harika değildir. Yani değişik şart ve sebeplere bağlı olarak alışılmışın tersine bizzat ilahi iradeyle ortaya çıkan olaylardan değildir.( )


1b.SİHRİN TARİHİ GELİŞİMİ

Geçmiş milletlerin tarihini incelediğimizde, sihrin varlığını ve tarihi olayların oluşmasında, yönlendirilmesinde etkisinin olduğunu görürüz.
Sihirbazlar, ilmin her dalından, sanattan, dinden ve insanlarca kutsal ve yüce tanınıp mahiyeti çok iyi bilinmeyen nesneleri kendilerine en büyük yardımcı olarak kullanan kişilerdir.
Sihirbazlığın tarihi, insanların kurmuş olduğu Keldani medeniyetine kadar uzanır. Zira Keldani’ler, devrinin en muazzam medeniyetini meydana getiren, hele astronomi ve astroloji ile olan meşguliyetleri oldukça ileri seviyede olan insanlardı. Hatta bu insanlar çok ilgi gösterdikleri gök cisimlerini kendilerine ilah yapmışlar ve onların her biri için putlar ve heykeller dikmişlerdi. Ayrıca bu putlara tütsüler vererek efsunlar yapmaya başlamışlardı.Keldani’lerin merkezi Arabistan olup özellikle Babil şehri ve çevresinde yaşamakta idiler.Babil şehri çevresinde yerleşmiş olan Keldani’lerin yanı sıra Süryani’ler de yaşamakta idi.Bunlardan başka Mısır’da Kıpti adında insanlar da vardı.Bu insanların hepsi sihir işleminde haberdar durumda idiler.İnsanlar arasında öyle hal almıştı ki, hak ile batıl birbirine karışmış bir vaziyette iken, hakkı batıl; batılı hak şeklinde görüyorlardı.İnsanlar böyle bir durumda iken , o günkü diyar Allah(cc)Hz İbrahim (as) tevhit inancına davet üzerine gönderdiyse de çok azı inanıp ona tabii oldu.Ekserisi ise, yine bu peygambere muhalefet edip onu ateşe atmaya kadar ileri gittiler.Hz İbrahim mücadelesinde babasını da karşısına almıştı, ama sapkın bir millet olan Keldaniler’e hak söz fayda etmedi.“İbrahim babasına ve milletine:Bu inanıp durduğunuz heykeller nedir?Sizler de , babalarınız da apaçık bir sapkınlık içerisindesiniz, deyince”Sen bize gerçeğimi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?dediler.Şöyle dedi:Hayır; Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir ki onları o yaratmıştır, bende buna şahitlik edenlerdenim...Allah’a yemin ederim ki siz ayrıldıktan sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım.”Bundan sonra da milletinin yaptığı putları kıran Hz İbrahim yargılanarak ateşe atılmıştır.(Enbiya/52-57)


1c.SİHRİN GERÇEKLİĞİ VE TESİRİ MESELESİ

Sihrin gerçekliği ve etkisinin de olup olmadığı hususunda ulema arasında ihtilaflar olmuştur.
İbn Kesir’in tefsirinde naklettiğine göre vezir İbn Hubeyre, Kitâbı el İşrâf alâ Mezâhibi’l Eşrâf’ın da açtığı sihir bahsinde:”Sihrin bir hakikati olduğunda (ümmetin tüm alimleri)icmâ ettiler.Ancak Ebu Hanife bu görüşe katılmayarak, hakikati olmadığını ileri sürmüştür."demiştir.( ) Sabuni "Şer'i Hükümler"başlığı altında ele aldığı sihrin hakikati konusunda:Ehl-i sünnet ve'l cemâat ulemasının çoğunluğu, sihrin hakikati ve tesiri olduğu görüşüne sahip olmuşlardı.
Ancak Mutezile ile ehli sünnetten bazıları vakıa olarak bir gerçeği olmadığını, buna karşılık sadece aldatmaca, göz bağcılığı, saptırmadan ibaret olup hokkabazlığın bir türü olduğunu öne sürmüşlerdir."demektedir.
El-Kurtûbi ise:”Sihrin; Mutezile indinde bir aslı olmadığını”, Şafii ise:”sihri; vesvese, hastalıklar olarak nitelediğini söyledikten sonra bu sözlere şunları ilave etmiştir.”Bizce de sihir hak olup Allah onda dilediğini yaratmaktadır.( )
Sihrin hakikatini kabul etmeyenler, sihir için; bir tahyildir, halisünasyondur, hayal göstermedir ve hakikati yoktur, derler.Bu grup, sihri hileler babından ve sınai oyunlar cinsinden ele almışlardır.Ancak ulemanın cumhuru ; sihrin gerçekliği vardır ve onunla gerçek olaylar terettüb eder, derler.
Sihrin bir hakikati olmadığını öne süren mutezile bu görüşlerini ispatlamak için Kuran-ı
Kerim'den bazı ayetleri delil olarak öne sürmüşlerdir.Mutezilenin öne sürdüğü ayetler şunlardır:
1-)"İnsanların gözlerini büyüleyip, onlara korku saldılar"ayeti(Â'raf/116)
2-)"(Onların ipleri ve sopaları)sihirleri yüzünden ona yürüyormuş hayalini veriyordu"ayeti (Tâha/66)
3-)"Sâhir ise nereye gitse felah bulamaz"ayeti (Tâha/90)
Birinci ayet; sihrin sadece, gözlerle ilgili olduğuna, ikinci ayet; sihrin bir gerçekliği olmayıp, hayal gösterme olduğuna, üçüncü ayet ise; sâhirin hak üzere olamayacağı için, kurtuluşunun da mümkün olmayacağına işaret etmektedir diyen Mutezile sihrin bir gerçekliği ve tesiri olmadığını iddia etmiştir.
Mutezilenin bu görüş ve delillerine karşılık Ehl-i sünnet cumhurunun çoğunluğu sihrin bir gerçekliğe sahip olduğunu şu ayetleri delil getirerek görüşlerini ispatlamaya çalışmışlardır:
1-)"Siz atın"dedi.Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir(ortaya)getirdiler."(Â'raf/116)
2-)"O ikisinden(o iki melekten)koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler."(Bakara/102)
3-)"...Halbuki onlar Allah'ın izni olmadan kimseye zarar verici değillerdi."(Bakara/102)
4-)"...Ve düğümlere üfüren (nefes)lerin şerrinden ."(Felâk/4)
Birinci ayetle Allah Teâla, "Büyük bir sihir meydana getirdiler"buyurmakla sihrin hakikatini ispat etmiş bulunmaktadır.
İkinci ayette sihrin koca ile karısının arasını ayırmayı, başka bir deyişle karı ile koca arasında nefret ve düşmanlık ika edebilmeyi mümkün kıldığı ispat edilmiştir.
Üçüncü ayette sihrin zararı olduğu ve Allah'ın dilemesine bağlı olduğu ispat edilmiştir.
Dördüncü ayet ise sihrin büyük bir tesiri bulunduğuna delalet etmektedir.Şayet sihrin gerçekliği, dolayısıyla tesiri olmasa idi, Allah Celle ve Alâ, düğümlere üfleyen sâhirlerin şerrinden kendisine sığınılmasını emretmezdi.
Sabuni ;Mutezile ve Ehl-i Sünnetin cumhurunun yukarıdaki delillerini sardettikten sonra bunların arasında şöyle bir tercih de bulunmuştur:
Delilleri birbiriyle karşılaştırdığımızda, cumhurun görüşlerini yansıtan delillerin daha kuvvetli olduğunu görüyoruz.Bu taktirde sihrin bir hakikati ve tesiri vardır.Zira karı karıkoca arasına şiddetli nefret ilkâ etmek ve aralarını ayırmak, Kuran'ın haber verdiği sihir tesirlerindendir.Ayrıca sihrin tesiri olmasaydı Allah Teâla'nın, Felâk suresinde düğümlere üfleyen sâhirlerin şerlerinden kendisine sığınılmasını emretmezdi.Bu tür sihirlerin çoğunluğu şeytani ruhlardan yardım istemek yoluyla gerçekleştiği için onun tesir ve zararını ikrar etmek ve bununla bir kişiye tesir edebilmesi ve zarar verebilmesinin ancak Allah'ın izniyle vaki olabileceğini kabul ediyoruz demiştir.( )
Sihrin bir gerçekliğinin ve tesirinin vaki olduğu hususunda ulemanın cumhurunun ittifak ettiklerini gördük.Buna karşılık sihrin gerçekliğini kabul eden ulema arasında bir de sihrin tesirinin ve sâhirin gücünün sınırları arasında ihtilaflar meydana gelmiştir.
Kimi alimler sihrin etkisinin ,sâhirin gücünün "O ikisinden karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı."ayet-i kerimesinin işaret buyurduğu "tefrik etme" ameliyesinden fazla olamayacağını öne sürmüşlerdir.Bu görüşü benimseyenler şayet sâhir, bundan gayrısını başarabilmiş olsaydı, Allah onu zikrederdi demektedir.
Kimileri mizacı değiştirme yönünde tesiri vardır demelerine karşın ,kimileride cansız varlıkların hayvanlara dönüştürülmesi; yahut tam tersi bir durum oluşturabilecek kadar bu işin ileri götürülebileceğini ileri sürmüşlerdir.
Müslümanlar sihir yoluyla gökten inen kanatlı-kanatsız çekirgeler, kurbağalar, yağdırmak, denizi yarmak,asayı başka bir şeye dönüştürmek, ölüleri diriltmek, bebekleri konuşturmak gibi Resullerin büyük mucizelerinin sâhir tarafından gerçekleştirilmesinin
mümkün olmadığında ittifak etmişlerdir, ayrıca sâhirler bu tür şeyleri yapmayı murat etseler bile Allah Teâla sâhirin iradesini yaratmaz.










Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
SiLence 14:10 05.02.17
2. BÖLÜM.KURAN’DA SİHİR KAVRAMI

2aSİHRİN ÇEŞİTLERİ (FAHREDDİN RAZİ’YE GÖRE)

Kelamcı ve meşhur müfessir Fahreddin Râzi Tefsir-i Kebir adlı eserinde sihrin sekiz çeşidini saymıştır.Şimdi Fahreddin Râzi’nin tefsirindeki sihrin çeşitlerini görelim:
1-)Eski zamanda yaşamış Keldani’ler ile Kestani’lerin sihri.Bunlar yıldızlara tapan,yıldızların bu kainatı idare ettiğini zanneden, hayır ile şerrin, mutluluk ile uğursuzluğun yıldızlardan olduğuna inanan bir topluluk olup, Hak Teâla’nın görüşlerini geçersiz kılmak ve mezheplerini reddetmek için Hz İbrahim’i gönderdiği kavimdir.

2-)Sihrin ikinci çeşidi, vehim sahiplerinin ve kuvvetli nefislerin(ruhların)sihri.Bunlar öyle sanırlar ki, insanın ruhu terbiye ve tasfiye ile kuvvetlenir ve tesir gücünü arttırır.İdraki, gizli kapalı şeyleri algılayacak derecede gelişir, iradesi de kendi dışında bir takım olayları etkileyecek derecede güçlenir.O zaman istediği bir çok şeyleri yapar, eşya da canlılar da ve diğer insanlar da kendi bedeninde ki gibi tasarruf eder.Hatta o dereceye varır ki bir irade ile bünye ve şekilleri değiştirebilir, isterse öldürür ve yeniden diriltir, varı yok, yoku var edebilir.Fakat ruhun bu derece güç kazanması, bir ilahi ihsan olmadan, yalnızca çalışmayla elde edilebilir bir şey olduğunu farz etmek evhamdan öte bir şey değildir.M.Hamdi Yazır sihrin en aldatıcı ve en tehlikeli çeşidinin bu kısmı olduğunu söylemiştir.

3-)Sihrin üçüncü çeşidi, yerdeki ruhlardan yardım dilemektir.Cinlerden yardım hususundaki görüşe gelince Müteahhir Felsefeciler ve Mutezile uleması bunu kabul etmemiştir.Ama önde gelen felsefecilere gelince, onlar bu hususla ilgili hükmü inkar etmemişlerdir ve “Ervâh-ı Arziye”(yere ait ruhlar)diye isimlendirmişlerdir.Bunlar kendi aralarında farklılık gösterirler.Bunların bir kısmı hayırlı, bir kısmı da şerlidir.Hayırlı olan mümin cinler; şerli olanlar ise cinleri kafirleri ile şeytanlardır.Bu ruhların belli sebepler altında insanların ilişki ve bağlantı sağlayıp sağlayamayacakları ilmi bir şekilde tetkik edilip ortaya konamamıştır, lakin bu yola yapılacak sihirlerin varlığını inkar eğil, kabul etmek gerekir.

4-)Sihrin,dördüncü çeşidi, tahayyulat ve gözbağcılığıdır.Yani gözü yanıltmak el çabukluğu denilen sihirlerdir ki bunlara sihirden ziyade hokkabazlık ve şa’beze adı verilir.Bunun esası duyuları aldatmadır.Bu tıpkı vapurda ve trende giderken sahili hareket ediyor gibi görmeye benzer ve dilimizde buna “gözbağcılığı”denilir.

5-)Sihrin beşinci çeşidi, bazen geometrik(hendesî) oranlara göre ve bazen de çeşitli sanat hilelerine göre yapılmış aletlerin birleştirilmesi ile ortaya çıkartılan, insanı şaşırtan işlerdir.Firavun’un sihirbazlarının sihri de bu çeşittendir.Zamanımızda fen ve tekniğin gelişmesi, gerek mekanik gerek elektronik açıdan bunlara bir çok misaller vermeye elverişlidir.Sinemalar bunun çok canlı bir misalidir.

6-)Sihrin altıncı çeşidi, ilaçların özelliklerinden istifade edilerek yapılan sihirlerdir.Mesela, insanın yemeğine aklı uyuşturan bazı ilaçların konulması, sarhoş edici uyuşturucuların katılması.

7-)Sihrin yedinci çeşidi kalbi bağlamaktır.Bu da sihirbazın İsm-i Â’zam duasını bildiğini,cinlerin kendisine itaat edip pek çok işte kendisine boyun eğdiklerini iddia etmesidir.Onun bu sözlerini dinleyen zayıf akıllı ve temyiz kabiliyeti olmayan birisi olduğunda bunların gerçek olduğuna inanır ve kalbi buna bağlanır.Böylece bu kimsede bir çeşit korku ve çekingenlik hasıl olur.Korku meydana geldiğinde, hissi kuvvetleri zayıflar böylece sihirbaz ona o zaman istediğini yapabilir
8-)Sihrin sekizinci çeşidi şudur:Koğuculuk ve kışkırtmacılık gibi şeylere gayret etmekte, latif ve gizli şeylerdendir.Bu, insanlar arasında yaygındır.

İşte bütün bu saydıklarımız sihrin kısımları, çeşitleri ve bölümleri hakkında söylenen sözlerdir.


2bRESULULLAH’IN SİHRE MARUZ KALMASI

Cenâb’ı Peygambere sihir yapıldığı hadisçilerin ve diğer siyer ehlinin nakilleri ile sübut bulmuş bir vakıadır.Bu rivayetlerin sabit olma cihetinden en sahihi Hişam bin Urve’nin babası Urve’den ,onun da Hz Aişe’den yapmış olduğu rivayettir.Mezkur hadisin en sahih rivayeti olan Aişe hadisi Buhari ile Müslim’in Sahihlerinde yer almıştır.Nitekim Cenâb’ı Peygamber kendisin yapılan sihir sebebiyle günlerce hasta olarak kaldıktan sonra, Allah’ın kendisine gönderdiği melekler vasıtasıyla yapılan sihirden haberdar olmuş da, bir kuyuya atılan sihir2. BÖLÜM.KURAN?DA SİHİR KAVRAMI



2aSİHRİN ÇEŞİTLERİ (FAHREDDİN RAZİ?YE GÖRE)



Kelamcı ve meşhur müfessir Fahreddin Râzi Tefsir-i Kebir adlı eserinde sihrin sekiz çeşidini saymıştır.Şimdi Fahreddin Râzi?nin tefsirindeki sihrin çeşitlerini görelim:

1-)Eski zamanda yaşamış Keldani?ler ile Kestani?lerin sihri.Bunlar yıldızlara tapan,yıldızların bu kainatı idare ettiğini zanneden, hayır ile şerrin, mutluluk ile uğursuzluğun yıldızlardan olduğuna inanan bir topluluk olup, Hak Teâla?nın görüşlerini geçersiz kılmak ve mezheplerini reddetmek için Hz İbrahim?i gönderdiği kavimdir.



2-)Sihrin ikinci çeşidi, vehim sahiplerinin ve kuvvetli nefislerin(ruhların)sihri.Bunl ar öyle sanırlar ki, insanın ruhu terbiye ve tasfiye ile kuvvetlenir ve tesir gücünü arttırır.İdraki, gizli kapalı şeyleri algılayacak derecede gelişir, iradesi de kendi dışında bir takım olayları etkileyecek derecede güçlenir.O zaman istediği bir çok şeyleri yapar, eşya da canlılar da ve diğer insanlar da kendi bedeninde ki gibi tasarruf eder.Hatta o dereceye varır ki bir irade ile bünye ve şekilleri değiştirebilir, isterse öldürür ve yeniden diriltir, varı yok, yoku var edebilir.Fakat ruhun bu derece güç kazanması, bir ilahi ihsan olmadan, yalnızca çalışmayla elde edilebilir bir şey olduğunu farz etmek evhamdan öte bir şey değildir.M.Hamdi Yazır sihrin en aldatıcı ve en tehlikeli çeşidinin bu kısmı olduğunu söylemiştir.



3-)Sihrin üçüncü çeşidi, yerdeki ruhlardan yardım dilemektir.Cinlerden yardım hususundaki görüşe gelince Müteahhir Felsefeciler ve Mutezile uleması bunu kabul etmemiştir.Ama önde gelen felsefecilere gelince, onlar bu hususla ilgili hükmü inkar etmemişlerdir ve ?Ervâh-ı Arziye?(yere ait ruhlar)diye isimlendirmişlerdir.Bunlar kendi aralarında farklılık gösterirler.Bunların bir kısmı hayırlı, bir kısmı da şerlidir.Hayırlı olan mümin cinler; şerli olanlar ise cinleri kafirleri ile şeytanlardır.Bu ruhların belli sebepler altında insanların ilişki ve bağlantı sağlayıp sağlayamayacakları ilmi bir şekilde tetkik edilip ortaya konamamıştır, lakin bu yola yapılacak sihirlerin varlığını inkar eğil, kabul etmek gerekir.



4-)Sihrin,dördüncü çeşidi, tahayyulat ve gözbağcılığıdır.Yani gözü yanıltmak el çabukluğu denilen sihirlerdir ki bunlara sihirden ziyade hokkabazlık ve şa?beze adı verilir.Bunun esası duyuları aldatmadır.Bu tıpkı vapurda ve trende giderken sahili hareket ediyor gibi görmeye benzer ve dilimizde buna ?gözbağcılığı?denilir.



5-)Sihrin beşinci çeşidi, bazen geometrik(hendesî) oranlara göre ve bazen de çeşitli sanat hilelerine göre yapılmış aletlerin birleştirilmesi ile ortaya çıkartılan, insanı şaşırtan işlerdir.Firavun?un sihirbazlarının sihri de bu çeşittendir.Zamanımızda fen ve tekniğin gelişmesi, gerek mekanik gerek elektronik açıdan bunlara bir çok misaller vermeye elverişlidir.Sinemalar bunun çok canlı bir misalidir.



6-)Sihrin altıncı çeşidi, ilaçların özelliklerinden istifade edilerek yapılan sihirlerdir.Mesela, insanın yemeğine aklı uyuşturan bazı ilaçların konulması, sarhoş edici uyuşturucuların katılması.



7-)Sihrin yedinci çeşidi kalbi bağlamaktır.Bu da sihirbazın İsm-i Â?zam duasını bildiğini,cinlerin kendisine itaat edip pek çok işte kendisine boyun eğdiklerini iddia etmesidir.Onun bu sözlerini dinleyen zayıf akıllı ve temyiz kabiliyeti olmayan birisi olduğunda bunların gerçek olduğuna inanır ve kalbi buna bağlanır.Böylece bu kimsede bir çeşit korku ve çekingenlik hasıl olur.Korku meydana geldiğinde, hissi kuvvetleri zayıflar böylece sihirbaz ona o zaman istediğini yapabilir

8-)Sihrin sekizinci çeşidi şudur:Koğuculuk ve kışkırtmacılık gibi şeylere gayret etmekte, latif ve gizli şeylerdendir.Bu, insanlar arasında yaygındır.



İşte bütün bu saydıklarımız sihrin kısımları, çeşitleri ve bölümleri hakkında söylenen sözlerdir.





2bRESULULLAH?IN SİHRE MARUZ KALMASI



Cenâb?ı Peygambere sihir yapıldığı hadisçilerin ve diğer siyer ehlinin nakilleri ile sübut bulmuş bir vakıadır.Bu rivayetlerin sabit olma cihetinden en sahihi Hişam bin Urve?nin babası Urve?den ,onun da Hz Aişe?den yapmış olduğu rivayettir.Mezkur hadisin en sahih rivayeti olan Aişe hadisi Buhari ile Müslim?in Sahihlerinde yer almıştır.Nitekim Cenâb?ı Peygamber kendisin yapılan sihir sebebiyle günlerce hasta olarak kaldıktan sonra, Allah?ın kendisine gönderdiği melekler vasıtasıyla yapılan sihirden haberdar olmuş da, bir kuyuya atılan sihir





materyalini çıkarttırıp eski sağlığına kavuşmuştur.Sahih hadis kaynaklarında yer alan bu Aişe hadisi sarâhaten sihrin tesirine delalet etmektedir ki bu sihir, Allah Rasulünün pâk cesed-i şeriflerine bile etkide bulunmuş ,ayrıca bu ameliyede çiçek kapçığı, tarak tarantısı olan kıl ve tarak kullanılmak suretiyle bir sihir ameliyesi gerçekleştirilmiştir.Bu durumu müminlerin annesi ve peygamberin hanımı olan Hz Aişe?den dinleyelim:

?Aişe dedi ki:Benû Zurayk?tan Lebid İbni?l A?sam adında birisi Resulüllah?a sihir yaptı.Hatta Resulullah, bazı şeyleri işlemediği halde ,kendisine onu yaptığı hayali gelirdi.Nihayet günün yahut gecenin birinde ve o benim yanımda iken dua etti ve dua etti.Sonra buyurdu ki :?Ey Aişe ; bildin mi,kendisimden fetva istediğim şey hakkında Allah?ın bana ne fetva verdiğini?Bana iki kişi geldi.Bunlardan birisi başucumda oturdu, diğeri ise ayak ucumda.Sonra ikisinden birisi arkadaşına dedi ki:?Bu zatın hastalığı nedir?(Cevaben diğeri)dedi ki:?Sihirlenmiş?(öteki)?Ona kim sihir yapmıştır?(öbürü cevaben)?Lebid İbn A?sam?dedi.?(yine sordu)?Hangi şeyle yapılmıştır?(öbürü cevaben)?Bir tarak, saç ve sakal tarantısı ve erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı ile?dedi.(peki sihir materyali)?Nerededir?(ötekisi buna cevaben)?Zervan kuyusundadır.?dedi.(daha sonra)Resulüllah ashabından bir grupla beraber oraya gitti ve geldi ve?Ey Aişe kuyunun suyu sanki içine kına bekletilen su ve kuyunun etrafında yetişen hurma ağaçlarının uçları da şeytan başları gibiydi.?buyurdu.(Aişe)Dedim ki :?Ya Resulüllah !Onu çıkardın mı?Dedi ki: (hayır)Artık Allah bana afiyet verdi ,onunla insanlara şer yayılmasını istemdim.?Daha sonra kuyunun kapatılmasını emretti ve kuyunun üstü kapatıldı.?



Bazı dinsizler, zayıf akıllı olanları din işlerinde şek ve şüpheye düşürmek için, bu hadisi vasıta olarak kullandılar.Resulullah?ın bazı şeyleri işlemediği halde kendisine onu yaptığı hayali gelirdi sözündeki hal, Nebi?nin nübüvvet vazifesini tebliğine, şeriatın hükümlerini, ümmetine beyan etmesine ve sıdkına şüphe getiren bir şeymiş gibi topluma gösterip , şeriatın hükümlerine olan güveni sarsmaya çalışmışlardır.

Ancak hadis-i şerifte varit olan bu hal, kendisi için dünya işlerinde vaki olması caizdir.Zira o, bu işlerden dolayı gönderilmemiş ve bu işlerden dolayı başkaları üzerine de üstün kılınmamıştır.Nebi Muhterem,tüm hallerinde beşer olan diğer insanlar gibi dünya işlerinde her türlü afete hedef olabilir.

Allah Teâla, Resulüllah?ı ve onu getirdiği dini, şek ve şüphe verecek hususlardan beri kılmıştır.Müslümanlar sihrin, onun peygamberliğine leke getirmeyecek diğer çeşitli hastalıklar gibi vukuunun mümkün olduğunda ittifak etmişlerdir.Sihir, ancak nebinin dış âlemine ve azalarına tesir yapmıştır;kalbine ,aklına ve itikadına hiçbir etkide bulunmamıştır.Nitekim Allah?ü Teâla yüce kitabı Kurân-ı Kerim?de şöyle buyurmaktadır:?Arkadaşınız (Muhammed)sapmadı ve batıla inanmadı; o, kötü arzularına göre de konuşmaz.O(nun konuşması kendisine)vahiy edilenden başkası değildir.?(Necm/1-4)





2c MUCİZEYLE SİHİR ARASINDAKİ FARKLAR

Ebu Tahir el Kazvini ,Sirâcu?l ?Ukul adlı kitabında mucizeyi şöyle tanımlamaktadır:Peygamberleri n nübüvvetlerinin kesin burhanları mucizelerdir.Mucize;Allah Teâ?lanın nübüvvet davasını itiraf mahiyetinde yarattığı harikulade fiildir.

İbn Haldun Mukaddimesinde şöyle demektedir:Elbette sihir ve mucize birçok noktada birbirinden ayrılmaktadır.Bu farkların en önemlisi ,mucize ilahi bir kuvvet olup nefislerde bu tesir kudretini hasıl eder.Mucize sahibi göstereceği harikulade hallerde Allah?tan yadım görmektedir;sâhir ise sihri ancak kendi nefsinin ve kendi kuvvetinin ve bazı hallerde şeytanların yardımı ile yapar.

Yine ilahiyatçı felsefeciler mucize ile sihri şu yolla ayırırlar: Mucize ,hayırlı kimseler tarafından hayırlı maksatlar için ve hayır ile yoğrulmuş nefesler ve?Ben Allah?ın resulüyüm, işte mucizem, inanmaz iseniz siz de bu mucizenin benzerini gösteriniz?diye peygamber tarafından açıklanması ile ortaya atılır.Buna karşılık sihir; ancak kötü insanlarda bulunur ve kötü maksatlar için ve çoğunlukla karı ile kocanın arasını bozmak, birbirinden ayırmak ve düşmanlara zarar vermek için kullanılır.

Kurtûbi ise sihir ile mucize arasındaki farkı şöyle belirtmektedir: Sihir; sâhirde olabileceği gibi başka insanlarda da bulunabilir.Bir cemaat, sihri tarif ederek onun belirli, tek bir vakit içinde ortaya çıkmasını mümkün görmektedir.Mucize ise; Allah?ın benzerini ve muarızının çıkmasını imkansız kıldığı bir şeydir.Sâhir, umumiyetle peygamberlik davasında bulunmaz, ondan sadır olan da mucizeden ayırt edilebilir.Mucizenin şartı, peygamberlik iddiası ile birlikte meydan okumanın mevcut olmasıdır.

Kelamcılara göre; mucize, sihirden tehâddi yani?Ben peygamberim, işte mucizem ,inanmıyorsanız sizde bunun bir mislini gösterin?diye meydan okunması ve mucizenin davaya uygun olarak vukuu bulması şartı ile ayrılır.Sâhir ise böyle bir iddiada bulunmaz.

Resullerin en büyük hususiyetlerinden biri mucizelerinde meydan okumanın (tehâddi)olmasıdır.Bu ise, peygamberlerin mucizelerini gördüklerinde, o peygamberin rabbısından getirdiği şeyin hak olduğunda bir şüphesi kalmaz.Zayıf akıllılar ise o resule icabet etmeyip imanda etmezler.Mucize vesilesiyle peygambere icabet edip iman edenler , genellikle zayıf imanlılardır; diğerleri ise bir mucizenin zuhuruna ihtiyaç göstermeksizin , hatta resul ile ilk karşılaştıklarında imandan olan güçlü nasipleri nedeniyle küçük bir vesile ile iman ederler.İmandan hiçbir nasipleri olmayanlar ise ne mucize ne de başka bir şeyle peygambere icabet etmezler.Nitekim bu noktaya işaretle Allah Teâla yüce kitabında şöyle buyurmaktadır:?Allah kimi saptırmak isterde onun göğsünü daraltır ve göğe meşakkatlendirir.?(En?âm/125)





2d SİHRİN DİN VE BİLİMLE İLİŞKİSİ



İnsan kültüründe sihir, din kadar eski bir olgudur.Eski Mezopotamya ve Mısır?dan kalma efsun sözleri ve sihir formülleri içeren pek çok metin günümüze kadar ulaşabilmiştir. I. ve IV. yüzyıllarda ait Yunan ve Mısır papirüslerinde de insan ve hayvanlarla ilgili majik formülasyonlar pek çoktur.Akad, Babil ve Asur?larda şeytanlara karşı korunmak için muskalar yapılmakta idi.Özellikle Babil?lerde toplum hayatı sihir üzerine kurulmuştu.Öyle ki sanat , din , ticaret , savaş , avcılık v.s.faaliyetler sihir ile iç içe idi.

Uzak doğuda Çin, Japonya ve Hindistan?da dolayısıyla Taoizm, Şintoizm , ve Hinduizm?de sihir oldukça yaygındı.Özellikle hastalıkların tedavisinde ve tıbbi uygulamalar olarak çeşitli şekillerde majik ameliyeler icra ediliyordu.

Eski Türklerde sihir, kehanet ve falcılık oldukça yayılmıştı.Tanrı , ruhlar ve cinlerle ilişki kurabildiğine inanılan kişilere Şaman deniliyordu.Şamanlara çok sık müracaat edilir, insanların cinlere ve nazara karşı korunması için sihir ve efsun yaptırılırdı.Mesela cin tasallutuna karşı hastaya soğuk su serpilerek ?kovuç kovuç?(çık git , çık git)denilerek üzerlik ve öd ağacı tütsülenirdi.Ayrıca bugünde Anadolu?da yaygın olan kurşun dökme ameliyesi ta eski Türk boylarından beri uygulanmakta idi.

İlahi dinlere gelince :Yahudilikte hem gelecekten haber verme ;kehanet ,falcılık ve müneccimlik hem de direkt olarak efsun ve sihirle bir takım gayelere ulaşma formül ve ameliyeleri söz konusu olmuştur.Tevrat?ta bir takım sihir uygulamalarının geçtiği kıssalar anlatılmıştır.Ancak İslamiyet de olduğu gibi Musevilikte de sihirden genel bir yasaklama söz konusu olmuştur.Talmut ve Mişna metinlerinde sihrin haram oluşu takrir olunmuş, hatta Mişna da putperestlikle bir tutulmuştur.Bu yasaklama Hristiyanlık?ta da sürdürülmüştür.İncil?de İsa peygamberin havarilerinden Paulos?un cin çıkarma operasyonları anlatılır.Hristiyan engizisyonu sâhir ve sâhirilere karşı sert bir tutum takınmış ve sihri putperest kavimlerin adeti olarak tanımlamıştır.

Sihrin İslam düşüncesindeki yeri, boyutları ve hukuki platformda uygulayıcılara karşı takınılan tavır ilerideki bölümlerde ele alınacaktır.

Modern batılı bilim adamlarının çoğunluğu sihri;bir uydurma bilim olarak niteleyerek ilkel kabilelerin sihir ile olaylar arasında kendi düşünce ve inançlarına göre bir sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalıştıklarını, dolayısıyla dinle sihrin aynı düşünce sisteminin ayrı parçaları olduğunu ileri sürmüşlerdir.







2e BAKARA SURESİ 102. AYETİN MEÂLİ VE TEFSİRİ

İnsanlara doğruyu ve erdemli olmayı gösteren peygamberlerin bir çoğu çevresindeki insanlar tarafından çeşitli iftiralara maruz kalmıştır.Maruz kaldıkları iftiraların en belirgini de ?kahin, mecnun, sihirbaz?ve okudukları ayetlere de ?Sihir?denilmesiydi.

Allah?ın kadim kelamı olan Kuran?ı Kerim?de sihir ve sâhir şu üç şey için kullanılmıştır:

1-Genel olarak mucizeler.Çünkü mucizeler, bir çeşit normal üstü olaylar meydana getirmek anlamına geldiği için isyankar ve inançsız toplumlarca aynı sonuçları oluşturabilen sihir ile bir tutulmuştur.Mucize ile sihrin çatışması Kuran?da ayı yerde Firavunun sâhirleri ile Hz.Musa?nın mucizesi arasındaki düelloda oldukça ayrıntılı bir şekilde birkaç kez tekrar tekrar anlatılarak, mucizenin ezici gücüne parmak basılmıştır.

2-Peygamberin davetini ulaştırmakta ve kendilerine uyanların sayısını çoğaltarak taraftar toplamadaki başarısı karşısında bu kısa ayetlerde peygambere ümmetleri tarafından yöneltilen çirkin iddialara değinilmiştir.

3-Allah?ın vahyi, kitabı ve bilhassa Mekke müşrikleri için söz konusu olmak üzere müminleri adeta büyüleyen Kuran?ı Kerim hakkında ?sihir?benzetmesi ve karalaması yapılmıştır.

Peygamberimizde (sav)haksız iftiralara hedef olmuş, Allah!da onun ne kahin ne de mecnun olmadığını haber vermiştir.Peygamber deli ve büyücü olmadığı, bu iddiada bulunanların kafir oldukları hakkındaki ayetlerden birkaçını burada belirtelim:

1-?Onlardan evvelkilere de herhangi bir peygamber gelmedi ki (onun hakkında da)mutlaka böylece sihirbaz, yahut mecnun dediler.?(Zâriyat /52)

2-?(Habibim)de ki:?Ben size sırf Allah için ikişer ikişer, teker teker (karşımda)durmanız, sonra arkadaşınızın da hiçbir mecnunluk olmadığını iyi düşün(üp bil)menizi vaaz ederim.(Sebe?/46)

3-?O kafirler içlerinden (kendilerinin başına çökecek)tehlikeleri bildiren (bir peygamber)geldiğine şaştılar, ?Bu,dediler, bir büyücü, bir yalancıdır.?(Sâd/4)

Kafirler, Kuran ayetlerine de sihir dedikleri gibi peygamberin mucizelerine de sihir dediler.?Karşılarında açık açık ayetlerimiz okunduğu vakit (içlerinde)küfredenler, kendilerine o hak gelince ?Bu, apaşikar bir büyüdür?dediler.?(Ahkâf/7)Bütün bu iftiraların tek amacı onun peygamberliğine gölge düşürmeye çalışmaları idi.Bu bakımdan,peygamberlik tarihinde sihir,önemli bir yer işgal eder.

Sihrin, toplumsal ve tarihsel boyutuna ışık tutan Bakara Suresinin 102. ayeti, yapılan tefsir ve te?villeri ile birlikte sihrin, orijini ve hükmü açısından pek çok noktasının aydınlatılmasını temin etmiştir.Şimdi bu ayetin meâli ile tefsirini detaylı bir şekilde inceleyelim:



?Süleyman?ın mülkü hakkında onlar(ehl-i kitaptan bir grup), şeytanların söylediklerine tabii oldular.Halbuki Süleyman kafir olmadı.Çünkü insanlara sihri ve Babil?de Harut ile Marut?a indirileni öğretiyorlardı.Halbuki o iki melek ?Biz imtihanız, ancak sakın küfre girme?demedikçe kimseye öğretmezlerdi.Onlar o iki melekten karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı.Onlar Allah?ın izni olmadan zarar verici değillerdir.Onlar kendilerine fayda vereni, zarar vereni öğreniyorlardı.Andolsun , onlar muhakkak biliyorlardı ki , onu satın alan kimsenin ahirette bir nasibi yoktur.Ne kötü bir şey karşılığında nefislerini sattılar , şayet bilmiş olsalardı.?(Bakara/102)



İTTİBAETTİLER,TABİİOLDULAR;Raz i diyor ki:Yahudilerin kötü fiillerinden bir başkası da onların sihirle meşgul olup insanları bunu öğrenmeye çağırmaları idi.

İttiba ettiler lafzı , ilk etapta ayetin öncesinde ?Bakara 101?zikir olunan Yahudilere matuf ise de bu hususta birkaç görüş vardır:

1-Bunlar Cenâb?ı Pamgamber?in zamanındaki Yahudilerdir.

2-Daha önce yaşamış olan Yahudilerdir.

3-Hz. Süleyman zamanında bulunan sihirbazlardır.Çünkü Yahudilerin pek çoğu Hz. Süleyman?ın peygamberliğini kabul etmez , onu dünyadaki hükümdar ve krallar cümlesinden materyalini çıkarttırıp eski sağlığına kavuşmuştur.Sahih hadis kaynaklarında yer alan bu Aişe hadisi sarâhaten sihrin tesirine delalet etmektedir ki bu sihir, Allah Rasulünün pâk cesed-i şeriflerine bile etkide bulunmuş ,ayrıca bu ameliyede çiçek kapçığı, tarak tarantısı olan kıl ve tarak kullanılmak suretiyle bir sihir ameliyesi gerçekleştirilmiştir.Bu durumu müminlerin annesi ve peygamberin hanımı olan Hz Aişe’den dinleyelim:
“Aişe dedi ki:Benû Zurayk’tan Lebid İbni’l A’sam adında birisi Resulüllah’a sihir yaptı.Hatta Resulullah, bazı şeyleri işlemediği halde ,kendisine onu yaptığı hayali gelirdi.Nihayet günün yahut gecenin birinde ve o benim yanımda iken dua etti ve dua etti.Sonra buyurdu ki :”Ey Aişe ; bildin mi,kendisimden fetva istediğim şey hakkında Allah’ın bana ne fetva verdiğini?Bana iki kişi geldi.Bunlardan birisi başucumda oturdu, diğeri ise ayak ucumda.Sonra ikisinden birisi arkadaşına dedi ki:”Bu zatın hastalığı nedir?”(Cevaben diğeri)dedi ki:”Sihirlenmiş”(öteki)”Ona kim sihir yapmıştır?”(öbürü cevaben)”Lebid İbn A’sam”dedi.”(yine sordu)”Hangi şeyle yapılmıştır?”(öbürü cevaben)”Bir tarak, saç ve sakal tarantısı ve erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı ile”dedi.(peki sihir materyali)”Nerededir?”(ötekisi buna cevaben)”Zervan kuyusundadır.”dedi.(daha sonra)Resulüllah ashabından bir grupla beraber oraya gitti ve geldi ve”Ey Aişe kuyunun suyu sanki içine kına bekletilen su ve kuyunun etrafında yetişen hurma ağaçlarının uçları da şeytan başları gibiydi.”buyurdu.(Aişe)Dedim ki :”Ya Resulüllah !Onu çıkardın mı?”Dedi ki: (hayır)Artık Allah bana afiyet verdi ,onunla insanlara şer yayılmasını istemdim.”Daha sonra kuyunun kapatılmasını emretti ve kuyunun üstü kapatıldı.”

Bazı dinsizler, zayıf akıllı olanları din işlerinde şek ve şüpheye düşürmek için, bu hadisi vasıta olarak kullandılar.Resulullah’ın bazı şeyleri işlemediği halde kendisine onu yaptığı hayali gelirdi sözündeki hal, Nebi’nin nübüvvet vazifesini tebliğine, şeriatın hükümlerini, ümmetine beyan etmesine ve sıdkına şüphe getiren bir şeymiş gibi topluma gösterip , şeriatın hükümlerine olan güveni sarsmaya çalışmışlardır.
Ancak hadis-i şerifte varit olan bu hal, kendisi için dünya işlerinde vaki olması caizdir.Zira o, bu işlerden dolayı gönderilmemiş ve bu işlerden dolayı başkaları üzerine de üstün kılınmamıştır.Nebi Muhterem,tüm hallerinde beşer olan diğer insanlar gibi dünya işlerinde her türlü afete hedef olabilir.
Allah Teâla, Resulüllah’ı ve onu getirdiği dini, şek ve şüphe verecek hususlardan beri kılmıştır.Müslümanlar sihrin, onun peygamberliğine leke getirmeyecek diğer çeşitli hastalıklar gibi vukuunun mümkün olduğunda ittifak etmişlerdir.Sihir, ancak nebinin dış âlemine ve azalarına tesir yapmıştır;kalbine ,aklına ve itikadına hiçbir etkide bulunmamıştır.Nitekim Allah’ü Teâla yüce kitabı Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:”Arkadaşınız (Muhammed)sapmadı ve batıla inanmadı; o, kötü arzularına göre de konuşmaz.O(nun konuşması kendisine)vahiy edilenden başkası değildir.”(Necm/1-4)

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
SiLence 14:10 05.02.17
2c MUCİZEYLE SİHİR ARASINDAKİ FARKLAR
Ebu Tahir el Kazvini ,Sirâcu’l –Ukul adlı kitabında mucizeyi şöyle tanımlamaktadır:Peygamberlerin nübüvvetlerinin kesin burhanları mucizelerdir.Mucize;Allah Teâ’lanın nübüvvet davasını itiraf mahiyetinde yarattığı harikulade fiildir.
İbn Haldun Mukaddimesinde şöyle demektedir:Elbette sihir ve mucize birçok noktada birbirinden ayrılmaktadır.Bu farkların en önemlisi ,mucize ilahi bir kuvvet olup nefislerde bu tesir kudretini hasıl eder.Mucize sahibi göstereceği harikulade hallerde Allah’tan yadım görmektedir;sâhir ise sihri ancak kendi nefsinin ve kendi kuvvetinin ve bazı hallerde şeytanların yardımı ile yapar.
Yine ilahiyatçı felsefeciler mucize ile sihri şu yolla ayırırlar: Mucize ,hayırlı kimseler tarafından hayırlı maksatlar için ve hayır ile yoğrulmuş nefesler ve”Ben Allah’ın resulüyüm, işte mucizem, inanmaz iseniz siz de bu mucizenin benzerini gösteriniz”diye peygamber tarafından açıklanması ile ortaya atılır.Buna karşılık sihir; ancak kötü insanlarda bulunur ve kötü maksatlar için ve çoğunlukla karı ile kocanın arasını bozmak, birbirinden ayırmak ve düşmanlara zarar vermek için kullanılır.
Kurtûbi ise sihir ile mucize arasındaki farkı şöyle belirtmektedir: Sihir; sâhirde olabileceği gibi başka insanlarda da bulunabilir.Bir cemaat, sihri tarif ederek onun belirli, tek bir vakit içinde ortaya çıkmasını mümkün görmektedir.Mucize ise; Allah’ın benzerini ve muarızının çıkmasını imkansız kıldığı bir şeydir.Sâhir, umumiyetle peygamberlik davasında bulunmaz, ondan sadır olan da mucizeden ayırt edilebilir.Mucizenin şartı, peygamberlik iddiası ile birlikte meydan okumanın mevcut olmasıdır.
Kelamcılara göre; mucize, sihirden tehâddi yani”Ben peygamberim, işte mucizem ,inanmıyorsanız sizde bunun bir mislini gösterin”diye meydan okunması ve mucizenin davaya uygun olarak vukuu bulması şartı ile ayrılır.Sâhir ise böyle bir iddiada bulunmaz.
Resullerin en büyük hususiyetlerinden biri mucizelerinde meydan okumanın (tehâddi)olmasıdır.Bu ise, peygamberlerin mucizelerini gördüklerinde, o peygamberin rabbısından getirdiği şeyin hak olduğunda bir şüphesi kalmaz.Zayıf akıllılar ise o resule icabet etmeyip imanda etmezler.Mucize vesilesiyle peygambere icabet edip iman edenler , genellikle zayıf imanlılardır; diğerleri ise bir mucizenin zuhuruna ihtiyaç göstermeksizin , hatta resul ile ilk karşılaştıklarında imandan olan güçlü nasipleri nedeniyle küçük bir vesile ile iman ederler.İmandan hiçbir nasipleri olmayanlar ise ne mucize ne de başka bir şeyle peygambere icabet etmezler.Nitekim bu noktaya işaretle Allah Teâla yüce kitabında şöyle buyurmaktadır:”Allah kimi saptırmak isterde onun göğsünü daraltır ve göğe meşakkatlendirir.”(En’âm/125)


2d SİHRİN DİN VE BİLİMLE İLİŞKİSİ

İnsan kültüründe sihir, din kadar eski bir olgudur.Eski Mezopotamya ve Mısır’dan kalma efsun sözleri ve sihir formülleri içeren pek çok metin günümüze kadar ulaşabilmiştir. I. ve IV. yüzyıllarda ait Yunan ve Mısır papirüslerinde de insan ve hayvanlarla ilgili majik formülasyonlar pek çoktur.Akad, Babil ve Asur’larda şeytanlara karşı korunmak için muskalar yapılmakta idi.Özellikle Babil’lerde toplum hayatı sihir üzerine kurulmuştu.Öyle ki sanat , din , ticaret , savaş , avcılık v.s.faaliyetler sihir ile iç içe idi.
Uzak doğuda Çin, Japonya ve Hindistan’da dolayısıyla Taoizm, Şintoizm , ve Hinduizm’de sihir oldukça yaygındı.Özellikle hastalıkların tedavisinde ve tıbbi uygulamalar olarak çeşitli şekillerde majik ameliyeler icra ediliyordu.
Eski Türklerde sihir, kehanet ve falcılık oldukça yayılmıştı.Tanrı , ruhlar ve cinlerle ilişki kurabildiğine inanılan kişilere Şaman deniliyordu.Şamanlara çok sık müracaat edilir, insanların cinlere ve nazara karşı korunması için sihir ve efsun yaptırılırdı.Mesela cin tasallutuna karşı hastaya soğuk su serpilerek “kovuç kovuç”(çık git , çık git)denilerek üzerlik ve öd ağacı tütsülenirdi.Ayrıca bugünde Anadolu’da yaygın olan kurşun dökme ameliyesi ta eski Türk boylarından beri uygulanmakta idi.
İlahi dinlere gelince :Yahudilikte hem gelecekten haber verme ;kehanet ,falcılık ve müneccimlik hem de direkt olarak efsun ve sihirle bir takım gayelere ulaşma formül ve ameliyeleri söz konusu olmuştur.Tevrat’ta bir takım sihir uygulamalarının geçtiği kıssalar anlatılmıştır.Ancak İslamiyet de olduğu gibi Musevilikte de sihirden genel bir yasaklama söz konusu olmuştur.Talmut ve Mişna metinlerinde sihrin haram oluşu takrir olunmuş, hatta Mişna da putperestlikle bir tutulmuştur.Bu yasaklama Hristiyanlık’ta da sürdürülmüştür.İncil’de İsa peygamberin havarilerinden Paulos’un cin çıkarma operasyonları anlatılır.Hristiyan engizisyonu sâhir ve sâhirilere karşı sert bir tutum takınmış ve sihri putperest kavimlerin adeti olarak tanımlamıştır.
Sihrin İslam düşüncesindeki yeri, boyutları ve hukuki platformda uygulayıcılara karşı takınılan tavır ilerideki bölümlerde ele alınacaktır.
Modern batılı bilim adamlarının çoğunluğu sihri;bir uydurma bilim olarak niteleyerek ilkel kabilelerin sihir ile olaylar arasında kendi düşünce ve inançlarına göre bir sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalıştıklarını, dolayısıyla dinle sihrin aynı düşünce sisteminin ayrı parçaları olduğunu ileri sürmüşlerdir.



2e BAKARA SURESİ 102. AYETİN MEÂLİ VE TEFSİRİ
İnsanlara doğruyu ve erdemli olmayı gösteren peygamberlerin bir çoğu çevresindeki insanlar tarafından çeşitli iftiralara maruz kalmıştır.Maruz kaldıkları iftiraların en belirgini de “kahin, mecnun, sihirbaz”ve okudukları ayetlere de “Sihir”denilmesiydi.
Allah’ın kadim kelamı olan Kuran’ı Kerim’de sihir ve sâhir şu üç şey için kullanılmıştır:
1-Genel olarak mucizeler.Çünkü mucizeler, bir çeşit normal üstü olaylar meydana getirmek anlamına geldiği için isyankar ve inançsız toplumlarca aynı sonuçları oluşturabilen sihir ile bir tutulmuştur.Mucize ile sihrin çatışması Kuran’da ayı yerde Firavunun sâhirleri ile Hz.Musa’nın mucizesi arasındaki düelloda oldukça ayrıntılı bir şekilde birkaç kez tekrar tekrar anlatılarak, mucizenin ezici gücüne parmak basılmıştır.
2-Peygamberin davetini ulaştırmakta ve kendilerine uyanların sayısını çoğaltarak taraftar toplamadaki başarısı karşısında bu kısa ayetlerde peygambere ümmetleri tarafından yöneltilen çirkin iddialara değinilmiştir.
3-Allah’ın vahyi, kitabı ve bilhassa Mekke müşrikleri için söz konusu olmak üzere müminleri adeta büyüleyen Kuran’ı Kerim hakkında “sihir”benzetmesi ve karalaması yapılmıştır.
Peygamberimizde (sav)haksız iftiralara hedef olmuş, Allah!da onun ne kahin ne de mecnun olmadığını haber vermiştir.Peygamber deli ve büyücü olmadığı, bu iddiada bulunanların kafir oldukları hakkındaki ayetlerden birkaçını burada belirtelim:
1-“Onlardan evvelkilere de herhangi bir peygamber gelmedi ki (onun hakkında da)mutlaka böylece sihirbaz, yahut mecnun dediler.”(Zâriyat /52)
2-“(Habibim)de ki:”Ben size sırf Allah için ikişer ikişer, teker teker (karşımda)durmanız, sonra arkadaşınızın da hiçbir mecnunluk olmadığını iyi düşün(üp bil)menizi vaaz ederim.(Sebe’/46)
3-“O kafirler içlerinden (kendilerinin başına çökecek)tehlikeleri bildiren (bir peygamber)geldiğine şaştılar, ”Bu,dediler, bir büyücü, bir yalancıdır.”(Sâd/4)
Kafirler, Kuran ayetlerine de sihir dedikleri gibi peygamberin mucizelerine de sihir dediler.”Karşılarında açık açık ayetlerimiz okunduğu vakit (içlerinde)küfredenler, kendilerine o hak gelince “Bu, apaşikar bir büyüdür”dediler.”(Ahkâf/7)Bütün bu iftiraların tek amacı onun peygamberliğine gölge düşürmeye çalışmaları idi.Bu bakımdan,peygamberlik tarihinde sihir,önemli bir yer işgal eder.
Sihrin, toplumsal ve tarihsel boyutuna ışık tutan Bakara Suresinin 102. ayeti, yapılan tefsir ve te’villeri ile birlikte sihrin, orijini ve hükmü açısından pek çok noktasının aydınlatılmasını temin etmiştir.Şimdi bu ayetin meâli ile tefsirini detaylı bir şekilde inceleyelim:

“Süleyman’ın mülkü hakkında onlar(ehl-i kitaptan bir grup), şeytanların söylediklerine tabii oldular.Halbuki Süleyman kafir olmadı.Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Harut ile Marut’a indirileni öğretiyorlardı.Halbuki o iki melek “Biz imtihanız, ancak sakın küfre girme”demedikçe kimseye öğretmezlerdi.Onlar o iki melekten karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı.Onlar Allah’ın izni olmadan zarar verici değillerdir.Onlar kendilerine fayda vereni, zarar vereni öğreniyorlardı.Andolsun , onlar muhakkak biliyorlardı ki , onu satın alan kimsenin ahirette bir nasibi yoktur.Ne kötü bir şey karşılığında nefislerini sattılar , şayet bilmiş olsalardı.”(Bakara/102)

İTTİBAETTİLER,TABİİOLDULAR;Razi diyor ki:Yahudilerin kötü fiillerinden bir başkası da onların sihirle meşgul olup insanları bunu öğrenmeye çağırmaları idi.
İttiba ettiler lafzı , ilk etapta ayetin öncesinde “Bakara 101”zikir olunan Yahudilere matuf ise de bu hususta birkaç görüş vardır:
1-Bunlar Cenâb’ı Pamgamber’in zamanındaki Yahudilerdir.
2-Daha önce yaşamış olan Yahudilerdir.
3-Hz. Süleyman zamanında bulunan sihirbazlardır.Çünkü Yahudilerin pek çoğu Hz. Süleyman’ın peygamberliğini kabul etmez , onu dünyadaki hükümdar ve krallar cümlesinden sayarlar.Bu sâhirler bu büyük kralın ancak sihir vasıtasıyla krallığını ayakta tuttuğuna inanmış olmaları da imkansız değildir.
4-Yahut Yahudilerin tümü kastedilmiştir ki , görüşlerin evla olanı da budur.Çünkü bazısının diğerinden evla olduğuna işaret eden bir lafız mevcut değildir.
TİLAVET ETTİKLERİ(söyledikleri);İbn Cezir diyor ki :”Kimileri ayette geçen bu tilavet lafzını şu manalarda yorumlamışlardır; bir şeyi gereğince araştırmak; rivayet etmek; onunla amel etmek.”İbn Abbas bu kelimeyi ; “Ardına düşüp araştırmak”manasında yorumlamıştır.M.Hamdi Yazır ise eserinde bu kelimeyi şöyle yorumlamıştır:”Tilv, tilavet “iki manaya gelir.Birisi; takip etmek, izlemek , bir şeyin arkasına düşmek ki önceki “Tali”tabirleri bu manayadır.Diğeri; satır satır okumak demektir ki bunun içinde bir önceki mana da vardır.Burada ikisi ile de tefsir edilmiştir.Önceki mana daha kapsamlı olduğundan ve ikincisine de uygun düşeceğinden daha fazla tercihe şayandır.Ebu Müslim ise bu kelimenin manası hakkında şöyle demiştir:”Kelimenin manası , onların Hz. Süleyman’ın mülkü hakkında yalan söylemiş olmalarıdır.” Doğruya en yakın olanı ise okuyup haber vermek manasına geldiğidir.
ŞEYTANLAR; F.Razi; bu lafzın ifade ettiği mana hususunda şunları söylemektedir:”Alimler, şeytanların kimliği hususunda ihtilaf etmişlerdir.Bundan muradın onların şeytanları olduğu söylenmiştir ki; bu çoğu alimlerin görüşüdür.Yine bundan muradın insanlardan olan şeytanlar olduğu da söylenmiştir ki, bu da Mutezile kelamcılarının görüşüdür.Bir üçüncü görüş olarak da bunların insan ve cinlerden olan şeytanlar olduğunun söylenmesidir.
Şeytanlar kelimesini, cinlerden olan şeytanlara hamledenlere gelince onlar şöyle demişlerdir:”Şeytanlar, semaya yükselerek, kulak kabartarak çaldıkları bilgilerin içine , onlarla uyuşacak yalanları da katarak kahinlere aktarıyorlardı.Kahinler de onları insanların okuduğu kitaplara yazıyor ve bu yalanları insanlara öğretiyorlardı.Bu hadise Hz.Süleyman zamanında o kadar yayıldı ki o insanlar neredeyse “Cinler gaybı biliyor , işte Süleyman’ın (as)ilmi budur , onun mülkü ancak bu ilimle payidar oluyor ve bu ilimle cinlere , insanlara ve Allah’ın emriyle hareket eden varlıklara hakim oluyor “demeğe başladılar.
Bunları insanlardan olan şeytanlara hamledenler ise şöyle demişlerdi:”Haberde rivayet edildiğine göre Hz.Süleyman , Allah’u Teâla’nın kendisine hususi olarak vermiş olduğu ilimlerin pek çoğunu , sâhirleri kaybolursa bu gizlenmiş olan baki kalsın diye , hükümdarlık tahtını altına saklamıştır.Bunun üzerinden bir müddet geçince , münafıklardan bir grup insan , bazı bakımlardan bu sihirli şeylere uygun düşecek bazı hususları bunların arasına yazmaya tevessül ettiler.Hz.Süleyman’ın ölümünden ve insanların bu kitaplara muttali olmasından sonra bu iki yüzlü kimseler insanlara bunun , Hz.Süleyman’ın mesleği olduğunu ve onun sahip olduğu nimetlere ancak bu şeyler vasıtasıyla elde etmiş olduğu vehmini vermişlerdir ki ,işte bu Cenâb’ı Hak’ın :”Şeytanların okuduğu şey”ayetinin manasıdır.Bu görüş sahipleri birinci görüşün yanlış olduğuna şöyle diyerek delil getirmiştir:Cinlerden olan şeytanlar , yaptıkları tahrifatın insanlar arasında gerçek olacak devam edecek biçimde , peygamberlerin kitaplarını ve şeriatlarını değiştirmeye kadir olsalardı , hiçbir şeriata karşı güven kalmazdı ki , bu da her türlü din hakkında tan’a sebep olur.Bu izahımıza göre , şayet siz bunun insan şeytanları için olabileceğini söylüyorsunuz da niçin aynısını cin şeytanları için de olabileceğini söylemiyorsunuz?denilirse,biz deriz ki: bu ikisi arasında şu fark vardır:İnsanların yaptıkları şeyler bazı bakımlardan mutlaka görülür.Ama bu hadiseyi onlar için kabul ettiğimizde, bu iş Süleyman’ın (as)yazısının aynısı ile cinlerin onun kitabına ilavede bulunmaları işidir ki bu ortaya çıkmaz, devamlı gizli kalır.İşte bu bütün inler hakkında tan’a sebebiyet verir.
M.Hamdi Yazır şeytanların kimliği hususunda şöyle demiştir:”Bunlar hem cin şeytanı ve kötü ruhlar denilen gizli şeytanlara hem de insan şeytanlarına şamildir.Zira gizli şeytanların eserleri de insan şeytanları üzerinde meydana gelir ve zahirdeki insan şeytanları, o kötü ruhlardan aldıkları, onlardan öğrendikleri şeytanlıklarla işlerini çevirirler.
MÜLK,HÜKÜMRANLIK;Alimler Hz.Süleyman’ın mülküyle ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.F.Razi şunları söylemektedir:”Mülk-ü Süleyman peygamberliktir.Yahut bu mülkün içine peygamberlik girer,peygamberlik içine de ona inzal olunmuş kitap ve şeriat girer.
SÜLEYMAN ;Tarihi bilgilere göre Hz.Süleyman,Yahoda’nın torunu olup m.ö 1032 ile 975 yılları arasında yaşadı.İsrailoğullarının krallığını 1014’te Davut Peygamber’in vefatı üzerine devraldı.Onun krallığı sonrasında İsrailoğullarının sınırları büyüdü.Beytü’l Makdis’in yapımını emretmiş olan Süleyman Peygamber aynı zamanda hakim ve şairdi.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
SiLence 14:11 05.02.17
Bu ayetin nüzul sebeplerine dair bir çok nakiller vardır.Şimdi bu nakillerden birkaç örnek verelim :
a-İbn cezir diyor ki:Yahudiler Nebi Muhtereme zaman, zaman Tevrat ile alakalı sorular soruyorlardı.Onlar hangi şeyle sual sorarlarsa, Allah Teâla onların sorduklarına cevap olarak ayetler indiriyor ve böylece onlara galip geliyordu.Bu durumu gördüklerinde dediler ki:”Bu adam Allah’ın bize indirdiğini bizden çok daha iyi biliyor.”ve Allah’ın resulüne sihirden sorarak onunla tartışmaya başlayınca Allah Teâla şu ayeti inzal buyurdu:”Ve şeytanların Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin peşine düştüler.”
b-İbn Abbas’dan :Âsaf, Süleyman’ın katibi idi ve İsm-i Âzam-ı biliyor, Süleyman’ın emrettiği her şeyi yazıyor ve onun kürsüsünün altına gömüyordu.Süleyman vefat edince bu kitapları şeytanlar ortaya çıkartarak, satırlar arasına küfür ve sihir yazdılar ve “İşte Süleyman da bunlarla amel ediyordu.”dediler.(İbn Abbas diyor kiİnsanların cahilleri Süleyman’ı tekfir edip sövdüler.Ulemalar ise hiçbir şey söylemeden beklemekte iken, cahilleri hiç durmadan Süleyman’a sövüyorlardı.Bu durum Allah Teâla Muhammed’e bu ayeti indirene kadar devam etti. “Şeytanların Süleyman mülkü aleyhine....”
c-Fahreddin Razi ise eserinde bazı rivayetler naklederek ayetin nüzul sebebini açıklamıştır.Bunlar şunlardır:Bazı Yahudi din adamlarının sihirbazdan başka bir şey olmayan Süleyman’ın peygamber olduğunu iddia eden Muhammed’e şaşmaz mısın ?dedikleri, bunun üzerine Allah’ın bu ayeti indirdiği rivayet edilmiştir.İkinci nakil ise, şöyledir:Yahudi sihirbazlar sihri Hz.Süleyman’dan aldıklarını iddia etmişle, işte bunun üzerine Hak Teâla Hz.Süleyman’ı sihirden tenzih etmiştir.Üçüncü görüş ise şöyledir:Bazı insanlar Hz.Süleyman’ın mülkünün sihirle ayakta durduğunu iddia etmişler,işte bunun üzerine Hak Teâla,onun sihirden uzak olduğunu belirtmiştir.Çünkü Hz.Süleyman’ın peygamber olması,sihirbaz ve kafir olmasına manidir.
d-M.HamdiYazır ise esrinde şöyle demektedir: Bazı Yahudiler Hz.Süleyman’ın devleti aleyhine çirkin iftiralar atarak onun devletini ve dünyayı hükmü altına alışını sihir ilmini çok iyi bilmesine bağlayarak namına iftira edilerek sihri teşvik ediyorlardı.O derecede ki, daha sonra gelen İsrailoğulları, ona bir peygamber değil de çok iyi bir sihirbaz gözüyle bakarlarmış.Ne zaman ki Tevrat’ın haber verdiği şekilde bekledikleri son peygamber Hz.Muhammed gelip,Tevrat’ın aslındaki bilgi ve ilkeleri söz konusu etti, o zaman dönüp kendisiyle mücadeleye tutuştular.”Nübüvvet yoluyla buna itiraz edemeyiz, biz ne yapsak Cebrail kendisine haber veriyor.”dediler ve Cebrail’e düşman oldular.Tevrat’ı da büsbütün arkalarına atarak sihir ve iftira yoluna saptılar, “Süleyman, Muhammed’in dediği gibi bir peygamber değildi,sihirbaz bir hükümdardı, fakat yaptığı sihirleri mucize gibi gösterdi.”diye ona iftira ettiler.Buna göre Hz.Süleyman’ın haşa kafir olması lazım geliyordu.Çünkü sihrin bu derecesinin küfür olduğunda şüphe yoktu.Halbuki “Süleyman kafir değildi, fakat önce ve sonra ona sihirbaz diyen o şeytanlar kafir oldular ki , insanlara sihir öğretiyor, sihir talim ederek yoldan çıkarıyorlardı.”ayeti nüzul olmuştur.Ayrıca sihrin bu kısmı, sihir öğrenmenin küfür olduğunu da göstermektedir.
Hz.Süleyman sihir yapan sihirle amel eden bir sâhir, kafir değildi.Şeytanlar Hz.Süleyman’a sihir nispet ederek sihrin onun ilmi ve rivayetinden olduğunu öne sürüyorlardı; ins, cin ve sâir halkı sihir ile hükmü altında tuttuğunu iddia ediyorlardı.
Fahreddin Razi şeytanların,Hz.Süleyman’a sihri nispet etmelerinin birkaç sebebini eserinde şöyle diyerek belirtmiştir
a-Onlar sihrin durumunu önemli göstermek, ona karşı saygı uyandırmak ve kendilerinden bunu kabul etmeleri için insanları teşvik etmek maksadıyla sihri Hz.Süleyman’a nispet etmişlerdir.
b-Yahudiler, Hz.Süleyman’ın peygamber olacağını kitaplarında görmemişler, bundan dolayı da Hz.Süleyman’ın bu mülkü sihir yoluyla elde ettiğini söylemişlerdir.
c-Allah Teâla, cinleri Hz. Süleyman’ın emrine verip, o da onların için girip onlardan
harikulade sırlar öğrenince, insanlar, Hz.Süleyman’ın sihri de cinlerden öğrendiğini zannetmişlerdir
İşte şeytanların bu gayeleri için Hz.Süleyman aleyhine uydurdukları iftiraları Allah Teâla boşa çıkarmak ve Hz.Süleyman’ın kafir olmadığını çünkü Yahudilerin ona sihri nispet etmiş gibi oldukları (zira sihir küfrü muciptir) için Allah şeytanların ispat ederek “Ve lakin şeytanlar kafir oldular”ayetini buyurmuştur.Sihri kullandılar hem öğrendiler hem de tedvin ettiler, ve böylece kafir oldular.
“İnsanlara sihri ve Babil’de Harut ve Marut denen iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı.”
Ayette şeytanların, insanlara büyüyü ve bir de Babil’de Harut ve Marut isimli iki meleğe indirileni öğrettikleri ifade ediliyor.Ayetin bu kısmı üzerinde tefsirciler bir çok fikirler beyan etmişlerdir.Bazı tefsirciler “ma”yı ,nafiye kabul ederek “Babil’de Harut ve Marut adıda iki meleğe bir şey indirilmedi”diye mana vermiştir ki, ayeti alt tarafı bu manaya uygun değildir.Bu manayı verenlerin maksadı, meleklerin, insanlara büyü öğrettiklerini kabul etmemektir.Halbuki ayette “O iki meleğe indirilen şey”hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış ancak sihre atfedilmiştir.Bununla beraber bunun şeytanlar tarafından öğretim tarzının küfür olduğuna ve bundan özel bir sihir yapıldığına işaret edilmiştir.M.Hamdi Yazır bu iki meleğin Cibril gibi vahiy melekleri olmadığını, ayetin, her şeyden önce bu iki meleğin bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen melekler olduğunu bundan dolayı da nüzulde aşağı dereceden melekler olduğunu belirtip, öğretilen şeylerinde peygamberlere gelen vahiy derecesinde değil de ilham cinsinden olduğunu söylemiştir.Bu meleklerin öğrettikleri şeylerin sihir olmayıp temel bilgiler ihtiva eden ve sihir olarak da kullanılabilecek bilgiler olduğunu ve böyle kullanılınca da küfür olacağını belirtmiştir ve bunun içinde ayette bunun sihir olduğu ifade edilmiştir demiştir.
Fahreddin Razi ise ayette geçen iki melek hakkında şunları söylemektedir:”Biz bu iki meleğin küfür olan sihri öğrettiklerini kabul etmiyoruz.Aksine belki onlar Cenâb’ı Allah’ın:”İnsanlar o iki melekten , kendisiyle karı kocanın arasını ayıracakları şeyleri öğreniyorlardı”ayetinde beyan edildiği gibi diğer sihir çeşitlerini öğretiyorlardı.Eğer öğreten , öğrenen kimsenin sihri gerçek ve hakikat olduğuna inanmasını istemek gayesiyle öğretirse küfür olur, lakin sihrin zararından sakınmak sihir öğrenmeye gelirse bunu öğrenmek küfür değildir.meleklerin öğretmesi Cenâb’ı Allah’ın o iki melekten bahsederken “Biz ancak bir imtihan vesilesiyiz;binaenaleyh kafir olma! demedikçe hiçbir kimseye sihir öğretmiyorlardı”buyurduğu gibi mükellefin sakınması için olmuştur.İnsanlara sihir öğreten şeytanlara gelince bunların maksatlarının bu tür şeylerin hak olduğuna inanmak ve inandırmak olduğudur.Böylece bu iki şey arasına ki fark ortaya çıkmış olur.

Sabunî ise eserinde;iki meleğin insanlara sihir öğretmesinin hikmeti hakkında şunları demiştir:”O dönemde sihirbazlar çoğaldı ve sihir bir çok enteresan sanatlar icat ettiler.Hatta peygamberlik iddia edenlerde oldu.Bunun üzerine yüce Allah , bu iki meleği gönderdi ki ,insanlara sihir çeşitlerini öğretsinler de, insanlar sihirle mucize arasını ayırma imkanı bulsunlar ve yalan söyleyerek peygamberlik iddia edenlerin peygamber değil sihirbaz olduklarını anlasınlar demiştir.
Bu iki melekle ilgili olarak bir kıssa mahiyetinde anlatılan ve onların içki içtikleri , kan döktükleri, zina ettikleri , adam öldürdükleri v fala taptıkları gibi şeylerin tümü asılsızdır ve hiçbir dayanağı olmayan sözler olup tamamen Yahudilerin uydurmalarıdır.Kaldı ki bu hem akli yönden hem de nakil açısından gerçeğe aykırıdır.Çünkü meleklerde böyle bir şey söz konusu olamaz.
Fahreddin Razi’de melekler hakkındaki bu iddiaları reddetmektedir.Bu rivayetlerin fasit ve merdut olup kabul edilmesinin mümkün olmadığını söylemiştir.Harut ile Marut sihri öğretecekleri zaman”Biz bir fitneyiz, yani bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür.Şu halde sakın sen bunu belleyip de küfre girme!”demedikçe ve bu yolla nasihat etmedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi.Burada fitneden maksat Allah’a itaat edeni isyan edenden ayrılmasına vesile olan bir imtihandır.Zira kim sihri insanları onun zararından korumak için öğrenirse kurtulur.Kim de insanlara zarar vermek için öğrenirse sapıtır ve helak olur.
“Fakat insanlar bu meleklerden kişi ile karısını ayıracak şeyleri yani karı kocanın arasının açılma sebeplerini ve bunun nasıl kullanılacağını öğreniyorlardı.”Bu tabir sihrin en yüksek derecedeki tesirini ifade etmektedir.Karı ile kocasının arasını bile ayırabilecek fesatlar çevirenler , bu kadar kuvvetli bir sevgi bağını kıranlar, bir topluma neler yapmazlar, komşular ve hemşehriler arasında ne fitneler çıkarıp halkı birbirine düşürmezler mi?Ayet bize gösteriyor ki sihrin en büyük tesiri ruhlar üzerindedir;fikirleri bozar, kalpleri çalar, ahlakı perişan eder, toplumların altını üstüne getirirler.
İbn Kesir bu konuda şöyle demiştir:”Harut ve Marut’tan öğrendikleri sihirle çirkin fiilleri yapıyorlardı.Öyle ki karı ile kocasının arasını ayıracak kötü davranışlarda bulunuyorlardı.Birbiriyle uyuşan ve anlaşan karı kocanın arasını ayırıyorlardı ki, bu şeytanların işidir.”
Büyü yoluyla eşlerin arasını ayırmanın sebebi, erkek veya kadından birini diğerine kötü ve çirkin gösterme vehmidir.Yahut kızdırmak ve hoşlandırmamak gibi ayırmayı gerektiren sebeplerden birini yapma neticesinde ayrılma ortaya çıkar.
“Bununla beraber bunları yapanlar, Allah’ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremezler”kavli hakkında Hasan El Basri derki:”Allah, onları dilediğinin üzerine musallat eder, dilemediğine de musallat etmez ve ayrıca sihirle birine zarar vermeye de güç yetiremezler, ancak Allah’ın izni ile”demiştir.
Bir rivayette de Hasan Basri şöyle demiştir:”Bu sihir, ancak içine girdiği kimseye zarar verir.”
Elbette ki gerçek tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta,ne ruhta, ne yerde ne gökte, ne şeytanda ne de melektedir.Hakiki müessir ancak ve ancak Allah’tır.Fayda ve zarar denilen şeyde ancak onun izni ile meydana gelir.Öyleyse her şeyden önce Allah’tan korkmalı ve Allah’a sığınılmalıdır ve bunlardan korunmak için Allah’ın kitabına sarılmalıdır

“Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı.”İbn Kesir diyor ki :Yani dinlerine zarar verecek ve zararını dengeleyecek faydası olmayan şeyleri öğreniyorlardı.
Zararla asıl olarak uhrevi zarar kastedilmiştir.Her ne kadar dünyada kısa ve az faydalar sağlıyorsa da.
Seyyid Kutup bu konuda şöyle demiştir:Bu şerli olan şeyin, aynı zamanda zararlı olması küfre vesile olması için kafidir.
“Yemin olsun ki onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Hakkıyla bilmiş olsalardı, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.”
Yani Rasulullah’a tabii olmak yerine sihri benimseyen Yahudiler, bu davranışta bulunanların ahirette hiçbir nasibi olmayacağını biliyorlardı.Ehl-i Kitap, bu acı sonu, sâhirin kıyamet günündü nasibi olmayacağına dair Allah’ın onlara verdiği Ahit’den (Tevrat)bilmekte idiler.Onların ahirette cennetten nasipleri yoktur, çünkü cenneti hak edecek ne imanları ne dinleri ne de sâlih amelleri vardır.Yapmış oldukları fiilleri yüzünden , ahirette kendileri için Allah’ın ateşinden nasipleri vardır.
Sihrin asıl zararı başkasından çok yapanlaradır.Fakat bu kişiler ömürlerini nasıl çirkin şeyle geçirdiklerini bilmezler.Çünkü Allah Teâla insana bu canı ve ömrü sihir için değil , ilim ve iman için yaratmıştır.”Keşke bilselerdi!”Eğer bunu bilselerdi, sihri ve onunla amel etmeyi istemezlerdi.




2f FELÂK SURESİ VE DÜĞÜME ÜFLEYENLER

“De ki:Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığıyla ortalığa çöken gecenin şerrinden, düğümlere üfleyen falcı ve büyücülerin şerrinden, haset ettiğinde hasetçinin şerrinden, karanlığı ayırıp sabahın aydınlığını çıkaran Rabba sığınırım.”
“Sığınırım de”emriyle başlayan bu Felâk suresiyle bundan sonraki Nas suresine “Muavvizeteyn”ve İhlas suresi ile beraber üçüne “Muavvi-zat”denilir ki , sığındırıcı sureler anlamlarına gelir.Resulullah bir rahatsızlık duyduğu zaman ve her gece yatağına yatacağı sırada bu üç sureyi okuyup ellerine üfleyerek mübarek başına mesheder ve bunu üç kere yapardı ,diye “Sıhah”da Hz.Aişe’den rivayet olunmuştur.Muavvizeteyn’in ikisinin de beraber nazil olduğunda pek söz yoksa da, Mekkî mi Medenî mi olduğu ittifak ile tespit edilememiş, bazıları Mekkî bazıları Medenî demişlerdir.
Felâk suresi hakkında ve onun inzal sebebiyle ilgili olarak bir çok hadis rivayet edilmiştir.Felâk suresinin önemini ve Hz.Peygamber’in bu sureye verdiği önemi belirten hadislerden birkaçını burada belirtelim:
“Müslim’in Ukbe b.Âmir’den yaptığı rivayete göre Resulullah efendimiz buyurdu ki:”Baksanıza, bu gece öyle ayetler indi ki, onların bir benzeri görülmemiştir.Bunlar “Kul euzü bi-Rabbi-l Felâk ve Kul euzü bi-Rabbi-n Nas’dır.”

“Yine Ukbe b.Âmir diyor ki:”Resulullah efendimiz her zaman arkasından Muavvizeteyn’i okumamı emretti.”
Bu sure içinde sihrin varlığı ve tesirinin vâki olduğuna dair ifadeler yer almakla birlikte surenin nüzul sebebi olarak bazı rivayetler zikir olunmuştur.F. Razi’nin nüzul sebebi olarak naklettiği rivayetler şunlardır:
a-Şöyle rivayet olunmuş:”Resulullah’a Cibril geldi, sana, dedi,cinden bir ifrit, kötü bir hile yapmak istiyor, döşeğine vardığında Muavvizeteyn surelerini oku.”
b-Gözden korunmak için okunmak üzere indirildiler, denilmiş ve Said b.Müseyyed’den şöyle rivayet olunmuştur:”Kureyş:”Gelin bir açlık riyazeti yapalım da Muhammed’e göz değdirelim.”dediler, öyle de yaptılar.Sonrada geldiler “Ne sağlam pazun ne kuvvetli sırtın ne güzel yüzün var”diye göz değdirmek istediler.Allah Teâla Muavvizeteyn’i indirdi.
c-Yahudi Lebid b.Âsam’ın sihri hikayesidir ki (bu mevzuu daha önce Resulullah’ın sihre maruz kalması başlığı altında ele almıştık)Razi buna tefsircilerin çoğunluğunun görüşü demiştir.
Muavvizeten’in iniş sebebi olarak gösterilen hadislerden anlaşıldığına göre Peygamber Efendimize sihir yapılmış olup, olay bir çok râvi ve muhâddis tarafından nakil ve rivayet edilmiştir.Rivayetlerin çoğunun zayıf veya mevzu olduğunu ispat eden olmuşsa da “Haber-i Âhad”niteliğinde olduğu kesindir.
Mutezile’nin hepsi bu rivayetleri reddederler .Kâdi ; bu rivayetler asılsızdır.Halbuki Allah Teâla “Allah seni insanlardan koruyacaktır.”(Mâide/6-7)ve “Sihirbaz, yaptığında felâha ermez.”(Tâha/69)buyurmuş olup eğer biz bu rivayetleri kabul edersek sihir yapanların peygamberlere ve saliklere zarar verebileceklerini böylece de kendilerine büyük bir mülk elde etmeye kadir olabilecekleri gibi bir netice ortaya çıkacağını bunun da Hz.Muhammed’in peygamberliğini yaralayabileceğini oysa ki bunların batıl olduğunu keza kafirler Hz.Peygamber’i sihirlenmiş diye tenkit ederken bu rivayetlerin doğru olduğu nasıl söylenebilir diyerek peygambere herhangi bir kusur yüklemenin caiz olmadığını söylemiştir.
Ehl’i Sünnet alimleri ise şöyle demişlerdir:”Rivayet alimlerinin cumhuruna göre bu kıssa sahihdir.”Bu hususta Mutezilenin itirazına ise peygamberin sihre maruz kalması onun aklına ve dinine bir zarar vermemiştir,fakat bedenen hissettiği bir acı ile sihrin tesirinde kalmasına gelince bu hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir şeydir demişlerdir.Allah Teâla , dinî, şeriatı ve peygamberliği hususunda elçisine eziyet edecek zarar verecek, hiçbir şeytan, insan ve cinni ona musallat etmemiştir.Ama bedenine zarar verme hususu ise uzak bir ihtimal olarak görülmez.

“Karanlığı ayırıp sabahın aydınlığını çıkaran Rabba sığınırım”

“El Felâk”kelimesinin manası konusunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir.Ekseri alimin görüşü “Felâk”sabah manasında olup geceyi kendisinden ayırmakta, üzerindeki gece karanlığını gidererek belirginleşmektedir.Çünkü Felâk, ayırmak manasına da gelir.Sabahın doğuşu ferahlığın gelişine müjde gibidir.
Fahreddin Razi bu ayette, özellikle sabahın zikredilmesi belki de sabahın darda kalmışların dua, üzüntülere icabet vakti oluşundan dolayıdır diyerek Allah Teâla’nın bu ayette kullarına “De ki:Bütün dert ve sıkıntıların açıldığı o vaktin Rabbi’ne sığınırım”şeklinde hitap etmek istediğini söylemiştir.

“Yarattığı şerlerin şerrinden “
Haşerat, yırtıcı hayvanlar, cin ve insanlardan ne varsa yarattıklarının hepsinin şerrinden .Buradaki şer ister bedeni ister başka olsun bütün şerleri ve zararları kapsamaktadır.

“Karanlığıyla ortalığa çöken gecenin şerrinden “
“Gasık”kelimesi hakkında çeşitli görüşler vardır, fakat en çok tercih edilen görüş “Gasık”gece “Vekabe” de gece karanlığının bastırmasıdır.Bu ayet,geldiği, girdiği zaman gecenin şerrinden demektir ki , Allah Teâla gecenin şerrinden sığınmayı emretmiştir,çünkü geceleyin vahşi hayvanlar yuvalarından ve haşerat yerlerinden çıkar, hırsızlar ve suçlular hücuma geçer, yangınlar meydana gelir ve cinlerin ifritleri meydana çıkar.Bundan dolayı geceler şerlere gebedir, yani şerri gizler, çünkü gece karardığı zaman zulüm artar, yardım azalır.Bütün bu sebeplerden dolayı gecenin şerrinden Allah’a sığınmak emredildi.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
RvP 14:27 21.04.17
Allah razı olsun bu güzel paylaşım için.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Derdekea 14:28 05.03.18
Emeğinize sağlık teşekkürler.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi