Sorularınız

Aklınıza takılan her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz.

teveccüh ve takvayı anlatabilecek yok mu? - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Sorularınız>teveccüh ve takvayı anlatabilecek yok mu?
gzr 23:56 12.05.19
teveccuh ve takva, içdış bir olmamidir, bu olmazsa diğer yaptıklarımız balon zeminde koşmakmıdır? bilen gelsin acıklasın faydalanalım.
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
manyetik 04:31 13.05.19
gzr Nickli Üyeden Alıntı:
teveccuh ve takva, içdış bir olmamidir, bu olmazsa diğer yaptıklarımız balon zeminde koşmakmıdır? bilen gelsin acıklasın faydalanalım.
TEVECCÜH yöneliş demektir. Genelde Hakk’a yöneliş ve kalbî alaka için kullanılır. Mürîdin mürşidine yönelip gönlünü bağlaması anlamında kullanıldığı gibi, mürşidin mürîdini tam karşısına alıp ona nazar ederek, hiç konuşmadan baş başa kalmaları manasında da kullanılır. Bu manadaki teveccüh için “Allah Teâlâ benim sadrımı ne ile doldurdu ise, ben onu aynıyla Ebû Bekir’in sadrına ılka ettim”(1) hadis-i şerifi delil sayılmıştır. Mürşidin nazar ve nefesiyle müridini etkileyip onu bir bakıma ruhî yükselişe hazırlaması, güneşe tutulan büyüteçlerin teksif ettiği güneş ışınlarının, temas ettiği maddeleri yakmasına benzer. Şeyhin bütün manevî gücünü ve ruhanî tesirini mürîdin kalbi üzerine teksif ederek feyz vermesi, onu manevî tekamüle hazırlar.

Teveccüh daha çok Nakşbendilik’te kullanılan bir kavramdır. Teveccühün mürîdden mürşide doğru olanı, “rabıta-ı muhabbet” denilen şekildir. Mürîd mürşidinin ruhaniyetine muhabbet yoluyla teveccüh edince mürşidin ruhaniyeti onun batınında feyz tesiri gösterir. Bu feyz beşerî zaaf ve sıfatları izale ederek mürîd, tedricen şeyhinin boyasına boyanır. Bu sevgi sonucu meydana gelen kalbî beraberlik, şahsiyet transferi ve aynileşmeyi doğurur.

Nakşîlikte bundan başka bir de “teveccüh-i kalbî” denilen bir teveccüh şekli daha vardır. Sâlik lafza-i celal zikri sırasında bunun anlamını düşünür. Bu manayı bütün idrak gözüyle anlamak üzere kalbine teveccüh eder. Sonuçta melekût alemi ona tecellî eder. Böylece salik kendi sıfatından fanî olur ve Mezkûr’un, yani zikrettiği Hakk’ın sıfatlarıyla bakî kalır. Hafî zikir ile vuslat ve fena bu yolla gerçekleşir; Bakâ billah böylece tamamlanır. Cem hali tahakkuk eder. Mülk ve melekûtta tasarruf müyesser olur. Gönül sırları kendisine agah olur
Cevapla
manyetik 04:40 13.05.19
Tasarruf bazan teveccühle, bazan da keramet ile birlikte kullanılan bir ıstılahtır.Tasarruf, ilahi yardımla tabii şartları aşarak insanlar üzerinde bir takım olağanüstü işlere muvaffak olmak demektir. Bu alemde gerçek ve yegane “tasarruf sahibi” Allah’tır. Ancak Cenab-ı Hakk bu tasarrufa bazı kullarını da mazhar kılabilir. Hadis-i şeriflerde tasarrufa delil olabilecek bir takım örneklere rastlamak mümkündür. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. İbn Mes’ûd (r.a.) anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra kalktı ve beni elimden tutarak Mekke’nin Bathâ vadisine götürdü. Beni oraya oturtarak bir çizgi çizdi ve buyurdu ki “Bu çizginin dışına çıkma. Sana bazı adamlar gelecek Onlarla konuşma! Zaten onlar da seninle konuşmayacak” Hz Peygamber (s.a.) gittiği yerden döndü. İbn Mes’ûd’un yanına gelip bir çizgi çizdi ve içinde uyudu. Daha sonra bir takım insanlar geldiler. Hz Peygamber (s.a.)’ı öven sözler söyleyip gittiler.(2)

2. Ebû Hûreyre (r.a.) anlatıyor: Ben bir gün Allah’ın Rasûlü’ ne “Ya Rasûlallah, senden çok şeyler dinliyorum. Fakat ezberleyemiyorum” dedim. O buyurdu ki “Rıdanı yere ser.” Ben de serdim. Allah Rasûlü bana dua etti. Ardından pek çok şey anlattı. Ben bundan sonra söylediklerinden hiçbirini unutmadım. (3)

3. Übey b. Kâb anlatıyor: Mescidde bulunduğum bir sırada bir adam içeri girdi ve namaz kıldı. Namazda benim bilmediğim şeyler okudu. Sonra biri daha geldi. O da namazında bir öncekinden farklı şeyler okudu. Namazlarını tamamlayınca birlikte Allah Resûlü’nün yanına gittik. Ben olanları anlattım. Hz Peygamber (s.a.) her ikisinin okuyuşunu dinledi ve ikisini de beğendi. Bu hadise üzerine gönlümde öyle bir burukluk hissettim ki, neredeyse Allah Rasûlü’nü tekzib ederek bir inkara düşecektim. Hz Peygamber (s.a.) benim bu halimi farkedip de eliyle göğsüme vurunca Allah korkusuyla hayadan ter içinde kaldım ve sanki Allah’ı görüyormuş gibiydim.” (4)

4. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.) ashabıyla mescidde otururken bir genç ayağa kalktı ve Allah Rasûlü’nden, zina etmek için izin istedi. Hz. Peygamber (s.a.) o genci yanına çağırdı ve ona “böyle bir fiilin annesine, kız kardeşine yapılmasını isteyip istemediğini” sordu. Her birine “hayır” cevabını alınca “insanlar da kendi akrabalarına böyle birşeyin yapılmasını istemezler” buyurdu. Sonra da elini gencin göğsüne koyarak “Ya Rabbi bu gencin gönlünden bu duyguları çıkar.” diye dua etti. (5)

5. Hz Peygamber (s.a.)’in Hira mağarasında ilk vahy-i ilahiyi aldığı sırada Cebrail’in kendisine “oku” dediğinde “Ben okumak bilmem” demesi üzerine Cebrail’in onu kanatları arasına alıp sıkması da bir tasarrufdur. Nitekim üçüncü sıkışın sonunda Allah Rasûlü, kendisine vahyedileni okumaya başlamıştır.(6)

İlk hadis-i şerifte Allah Rasûlü’nün Allah’ın izniyle eşyayı tasarrufa, ikincisinde insan zihnine tasarrufla etkisi, üçüncüde gönüle tasarrufla şüpheyi izalesi, dördüncüde yine gönle tasarrufla oradaki günah meylinin izalesi sözkonusudur. Beşinci de ise Hz Peygamber’in de Cebrail eliyle eriştiği bir tasarrufa işaret edilmektedir. Cebrail ve Hz. Peygamber (s.a.) eliyle gerçekleşen tasarrufları, kavramakta zorlanmayan bazı insanlar, Peygamber varisi konumundaki Allah dostlarının tasarruflarını algılamakta her nedense zorlanmaktadırlar. Tabii burada asıl problem, tasarrufu kuldan görme hatasından kaynaklanıyor. Tasarrufun kul eliyle gerçekleşmesi kulu fail konumuna çıkarmaz. “Fail-i mutlak” Allah’ dır. Binaenaleyh bir takım insanların mazhar olduğu tasarrufa, bu açıdan bakmak gerekir. Esasen tasarruf, mutlak olarak velayetin mi’yâr ve mihengi sayılmamalıdır. Çünkü velayetin ölçüsü, zühd, takva ve Allah Rasûlü’ne ittibâdır, olağan üstülük değil.

Tasarruf, manevi bir telkin ve etkileme gücüdür. Bu güç sayesinde mürşid, mürîdinin dağınık ilgisini toplamasını sağlar. Kendisine çeki düzen vermesini temin eder. Şeyhteki tasarruf gücü, insandaki sportmenlik kabiliyeti gibi bir istidattır. Doğuştan meknûzdur. Nasıl sportmenlik antrenmanla gelişirse, tasarruf gücü de riyâzat ve mücâhede ile inkişaf eder. Tasarruf gücü ulvi maksadlar için kullanılırsa elbette yararlıdır. Fakat kötü emeller için kullanılacak olursa çirkin ve zararlı olur. Tasarruf gücü her halükarda dîni yüceliklerden sayılmaz
Cevapla
manyetik 04:59 13.05.19
TAKVA kalbi mâsivâdan, yâni Allah’tan uzaklaştıran her şeyden korumak sûretiyle cemâlî tecellîlerin mâkesi hâline gelmektir.
Takvâ, nefsânî arzuları zayıflatmak, rûhânî istîdatları inkişâf ettirmek ve Cenâb-ı Hak’la dostluğun tesisidir.
Takvâ, Allâh’a yakınlık ve ebedî vuslat kapısıdır. O kapıdan geçenler; hayatı, med-cezirlerine kapılmadan, denge ve muvâzeneyi bozmadan huzûr içinde yaşarlar.
Velhâsıl Takvâ, mü’minin, Allâh’ın hıfz u emânına sığınarak, âhirette kendisine zarar ve elem verecek şeylerden titizlikle korunması ve günahlardan sakınarak sâlih amellere sarılmasıdır.

ASHÂB-I KİRÂMIN TAKVÂ TARİFİ
Nitekim şu hâdise, takvânın ne olduğu husûsuna mükemmel bir misaldir:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir gün Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey -radıyallâhu anh- da ona:

Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer diye mukâbelede bulundu. Hazret-i Ömer:
Evet, yürüdüm.” karşılığını verince de bu sefer:
Peki, ne yaptın diye sordu.
Hazret-i Ömer:
Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim.” cevâbını verdi.
Bunun üzerine Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh
İşte takvâ budur.” dedi.

Ayrıca takvâda kemâle erebilmek için şüpheli şeylerden de şiddetle kaçınmak gerekmektedir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kul, mahzurlu şeylere düşme endişesiyle mahzûru olmayan bâzı şeyleri de terk etmedikçe gerçek müttakîlerin derecesine ulaşamaz.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâme,; İbn-i Mâce, Zühd,

Bu hususta Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-’ın da şöyle bir îkâzı vardır:
“Kişi, kalbini tırmalayan, kendisini huzursuz eden şeyleri terk etmedikçe takvâ makâmına ulaşamaz.” (Buhârî, Îmân
takva hayatı yaşamak demek Cenâb-ı Hakk’a dost olabilmek, cenneti kazanabilmek, cennetin güzelliklerinden, derinliklerinden, ilâhî ikramdan anlayabilecek bir kalbe dünyada sahip olabilmek demektir.

Bu sebeple takvâ; kulun, her davranışında, her hâlükârda, hattâ her nefeste Cenâb-ı Hakk’ın rızâsının aranmasıdır. Böylece kul, Allah Rasûlü’ne büyük bir aşk ve muhabbet ile bağlanacak, bütün mahlûkāta da Hâlık’ın nazarıyla merhamet ve şefkat ile bakacaktır.
Velhâsıl insan, bir hiçken yoktan var edildiğini unutmayarak, insanlar nazarında îtibar sâhibi olmaktan ziyâde Allah katında sâlih kul olmanın gayreti içinde olmalı ve şu fânî âlemde en sağlam sığınak ve en çok muhtaç olduğumuz «takvâ»ya sımsıkı sarılmalıdır. Zira ancak takvâ sahibi kullar, tefekkürde derinleşir
Cevapla
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143