Tasavvuf Sohbetleri

Kendi dilimizden Rabbimizin bize olan sevgisini duyalım - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Tasavvuf Sohbetleri>Kendi dilimizden Rabbimizin bize olan sevgisini duyalım
Hal 09:03 30.04.19
Bedenimiz ruhumuzun elbisesi, ruhumuz bu elbisenin asli vücududur. Ve fakat ruhumuz bu bedenin içine bir elbise daha giyer ki biz buna maneviyat deriz. O, nurdan ya da zulümattan olur. Yani aydınlık ya da karanlık... Güzel sıfatlar ya da kötü sıfatlar... O ruhumuzun üzerindedir, onu örter.

Bunu ruha biz giydiririz. Kibir, riya, hased, nifak, şehvet, kin, nefret gibi kötü sıfatlar ruha giydirilmiş karanlık bir elbisedir. Ve merhamet, şefkat, yumuşak huyluluk, sevgi, affedicilik gibi güzel sıfatlar ise ruhumuzun nurdan elbisesidir.

Ruhumuzun üzerinde nasıl bir elbise var, bunu nerden anlıyoruz? Bu hissedilir, bu tadılır. Bunun tadılması gerekir. Güzel sıfatlar latiftir, nurdandır, şeffaftır, aydınlıktır. Ve gönlümüze yani iç âlemimize yöneldiğimizde Rabbimizi tadarız. Ona yakın olduğumuzu tadarız. Onun huzurunda olduğumuzu hissederiz, tadarız. Allah’ın bize olan aşkını tadarız.

Bir hata yaptığımızda bunun Rabbimizi üzdüğünü hissederiz. Güzel bir şey yaptığımızda içimizden Rabbimizin bu durumdan hoşnut olduğunu tadarız.

Namaza durduğumuzda Allah’ın huzurunda olduğumuzu biliriz, hissederiz.

Kullar üzerinden bize bir muamele yapıldığında bunun bir imtihan olduğunu bilir ve Rabbimizin kudret elini hissederiz.

Her şeyin olumlu tarafını görür ve Rabbimizin bize olan aşkını hissederiz.

Sorunlar ve sıkıntılar bize küçük ve hafif gelir ve her halükârda Rabbimizi dert ediniriz.

Ona yakın olmak ve ona dost olmak hayatımızın yegâne gayesidir. Ona yakın olduğumuzda mutlu ve neşeli hissederiz ve yerimizde saydığımızda ya da geri adım attığımızda mutsuz ve huzursuz oluruz. Böyle hissediyor ve tadıyorsak ruhumuzun manevi elbisesi şeffaftır ve nurdandır. Rabbimizle aramızda nur perdeleri vardır.

"Seni seviyorum Rabbim" deriz ve Rabbimizin bizi duyduğunu yakinen tadarız.

Gözümüzü yumup bir kaç defa "La ilahe illallah" dediğimizde, "Allah" dediğimizde, "Huu" dediğimizde, "Hayy Hakk" dediğimizde göğsümüzde ve vücudumuzda bir ürperme ve serinlik hissi olur ve Rabbimizin gönlümüze tecelli ettiğini ve onun nurunun vücudumuza yayıldığını, bizim onu zikrimizle beraber onun da bizi zikrettiğini mutlaka tadarız. Tatmalıyız.

Evet. Maneviyatımız iyiyse, nurdansa, şeffafsa namazımız mirac olur. Huzurda oluruz, huzurlu oluruz. Huzuru tadarız. Ve namazdan çıkıp selam verdiğimizde miracda yaşadığımız kurbiyet, ülfet ve ünsiyetten dolayı gözlerimizden bakanın Rabbimiz olduğunu hakke’l yakîn tadarız.

Ve mesela maneviyatı iyi olan bir kul dönüp "Yarabbi, sen benim Rabbimsin" desin hemen boynu Rabbi karşısında bükülür ve nasıl şükredeceğini, Allah'a nasıl hamd edeceğini bilemez hale gelir. Çünkü bu kulun ruhunun üzerindeki elbise yani perde nurdandır. O bir şey görmedi ve bir şey görmesi de gerekmiyor zaten. Ama tadıyor onu. Allah'ın kendisine nefhettiği ruhu tadıyor. Yani kendi ruhunu kendinde tadıyor. Ve bir anlık yönelişle oluyor bu.

Ama bunu tatmayanlar bilmelidir ki, o kendi ruhuna karanlıktan bir elbise giydirmiş. Yani eğer bunun tersiyse, ruhumuzun üzerinde kötü sıfatlarımızdan küfürden, nifaktan, şirkten, günah kirlerinden bir elbise varsa, manevi durumumuz kötüyse o zaman Allah’a karşı duygusuz oluruz, ibadetlerden zevk almayız.

Rabbimizle konuşamayız. Dua edemeyiz, zikir yapamayız, yapsak bile onun bizi duyduğunu ve bize şahdamarımızdan daha yakın olduğunu, onun bizim tüm varlığımızı çepeçevre kuşattığını hissedemeyiz.

Allah’a yakın ya da uzak olmak bizim için önemsizdir ve Allah’a dost olmak gibi bir derdimiz yoktur.

Fiilleri kullardan bilir ve Allah’ın elini ve hayatımızın her anına müdahalesini göremeyiz.

Derdimiz dünyadır ve dünyevi şeylerle meşgul oluruz. Sürekli bir sorunumuz vardır ve sorunları çözmekten bir türlü Rabbimize sıra gelmez.

Rabbimize "Seni seviyorum" diyemeyiz.

Bir anne, çocukları için saatlerce emek verip çok güzel bir yemek yaptı.Çocuklar yemeği çok beğendi ve hep bir ağızdan yemeğe dediler: "Yemek, seni çok seviyoruz!"

Hâlbuki "Anne, seni çok seviyoruz" demeleri gerekirdi.

Resulullah Efendimiz dedi: “Seven sevdiğine sevdiğini bildirsin!”

Aslında biz farkında olmadan “seni seviyorum” sözünü sürekli kullanırız; çok acıktığımızda yemeğe oturup yemeği iştahla yerken ve belki doyana kadar her lokmaya içimizden... Uykumuz gelip yatağa uzandığımızda, sükûnetle rahatlayarak uykuya dalarken uykuya... Ve sonra beğendiğimiz bir elbiseyi giyip aynanın karşısına geçtiğimizde defalarca kıyafetlerimize içimizden ve farkında olmadan... Her bindiğimizde arabaya... Soğuk havada sıcak bir ortama ve sıcak havalarda serin bir yer bulduğumuzda oraya... Hep "seni seviyorum" deriz.

Güzel bir kokuya, serin bir esintiye, güneşe, aya, yıldızlara... Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara “seni seviyorum” demeyen var mı?

Bizi mutlu eden her şeye... Bize haz veren her şeye... Yorulduğumuzda dinlenmeye... Hastalandıktan sonra iyi ve sağlıklı olduğumuz hale... Gördüğümüz her güzel şeye, işimize yarayan her şeye... Farkında olmadan her zaman her şeye hep “seni seviyorum” deriz.

Duyduğumuz, kokladığımız ve hatta aklımızdan geçirip bizi sevindiren her zaman birçok şeye... Ve yüzlerce insana, ağzımızı kullanmadan "seni seviyorum" demişizdir ve bunu hayatımız boyunca sürekli ve hep söyleriz.

Lakin tüm bunları bize ikram ve ihsan eden ve her an bizimle olup, her an bize şefkatiyle, aşkıyla ve rahmetiyle muamele eden Rabbimize hiç "Seni seviyorum" demedik, demiyoruz.

Oysa hepimiz biliriz ki; O bizi sever, merhamet eder, yumuşak davranır, ikramda bulunur, günahlarımızı bağışlar, hatalarımızı affeder, yanlışlarımızı görmezden gelir, kusurlarımızı örter, yardım eder, acır, över, yüceltir, fayda verir, besler, büyütür, doyurur, cömert davranır, korur, sahip çıkar, dostça davranır, lütufta bulunur, işlerimizi kolaylaştırır.

Bu saydıklarım Allah'ın isimlerinden bir kaçının Türkçesiydi.

Evet ama buna rağmen belki bunu ona bir defa olsun söylemedik. Onu yok saydık. Yaptığı, ikram ettiği ne varsa hiçe saydık, görmezden geldik, bir kez olsun tenezzül edip de ona "seni seviyorum" deyip teşekkür edemedik. Oysa bunu söylemek bir ibadettir.

Pirimiz Muhammed Hüseyin Hazretleri der ki: “En faydalı zikir sürekli Rabbimize "Seni seviyorum" demektir.”

Her onu hatırladığımızda... Sürekli... İnsanın gönlü, sınırsız bir aşk yanardağıdır. Ve gönlümüzü neye çevirirsek oraya akar, oraya dolarız. Ve aslında biz, dolduğumuz şeyiz. Neyi istiyor, arzuluyor, peşinden koşuyorsan sen o'sun. Neyi kendine hedef yapmışsan, sen o'sun ve ne uğruna yaşıyorsan değerin onun kadardır.

Varlığın yaratılış sebebi aşktır. Bizim varoluş sebebimiz ve hammaddemiz aşktır. “La ilahe illallah” nedir ki zaten? "Seni seviyorum yarabbi" demektir. Senden başka kalbimde kimse yok! Senden başkasını ilah edinmem. İlahım yalnızca sensin. Kalbimin sahibi sensin. Gönlümün sahibi, maliki sensin. Gönül tahtımın melîki sensin. Gönül sarayımın sahibi! Ahh, ne güzel ve ne muhteşemsin. Ne tarif edilmez bir sahip ve ne güzel sevgili!

Aşk; sevmenin üstü tapmanın altıdır. Arapça'da kökü "aşeka" kelimesi olan aşkın manası sarmaşıktır. Sarmaşık gibi sarılıp sarmaşmak ve sıkıca sarılıp ayrılmamak anlamına geliyor. Farsça’da ise "işk" olarak kullanılan aşk; istemek, şiddetli sevgi ve candan sevmek manasına geliyor.

Bu manada aşk kelimesi Kur'anda geçmez. Bunun yerine aşkın bir üst perdesi olan "âbd olma" tabiri sıkça kullanılır. Bu hoşlanmak değil, sevmek değil, âşık olmak değil; bunun daha üstü ve şiddetlisidir ki manası "taparcasına sevmek, peşinden sürüklenmek, sevdalanmak, tapmak, kapısından ayrılmamak, kulu kölesi olmak"tır.

Ve zaten bu, yaratılışın gayesidir. "Ben cinleri ve insanları bana âbd olmalarından başka bir amaçla yaratmadım." ZARİYAT:56

Aşk; şiddetli ihtiyaçtır ve aşk şiddetli iştiyaktır.

Şiddetli sevgi demek iman demektir. Ve bu, müminin vasfıdır. Beşeri aşkta seven sevdiğini kıskanır. Kimsenin ona bakmasını istemez, ilgi duymasını beğenmesini istemez, sevmesini âşık olmasını istemez. Fakat ilahi aşkta durum bunun tersidir.

İman; Allah’tan emin olmaktır, onun bizim ilahımız olduğundan emin olmaktır. Bizim ona ait ve onun bize dair olduğundan ve esma ve sıfatlarıyla Rabbimizin her an bizimle olduğundan ve her an bir yaratışta olduğundan emin olmaktır.

İman sevmektir. Allah’ı her şeyden çok, canımızdan daha çok sevmektir. Ve iman, hayatı onun adına yaşamaktır. Bununla beraber imanın yani aşkın bir özelliği vardır ki Rabbini sevenler isterler ki bütün insanlar Allah’a dönsünler ve Rabbini sevsinler, Rablerine âşık olsunlar, aşkla sevsinler, sevgide Rablerine hiç bir şeyi şirk koşmasınlar, hiçbir şeyi Allah’ı sever gibi sevmesinler.

“Ve insanlardan kimileri Allah dışında başka şeyleri Allah’ı sever gibi severler. Oysa müminlerin Allah’a olan sevgileri çok şiddetlidir.” BAKARA:165

Allah’ı sever gibi birilerini ya da bir şeyleri sevmek... İşte şirk budur.

Aşığın kalbi Rahman’ın arşıdır ve Rahman oraya istiva ettiğinde müminin benliği Rabbanileşir ve aslında âşık maşuğunu anlatıp ona davet ederken kendisine davet etmenin hazzını yaşar. Ve biri iman edip yol aldığında, Rabbine yaklaştığında hased etmez bilakis mutlu olur, sevinir.

Çünkü kişi Rabbine yakın olunca senden yukarıya doğru ilerlemez; aşağıdan sana doğru yükselir. Bu yüzden Allah’ın resulleri canları pahasına tüm mesailerini Allah’ı kullara, kendilerini de Allah’a sevdirme yolunda harcarlar. Ve bu durum onların varisleri olan Allah dostları için de geçerlidir, diğer tüm müminler için de...

Resullerin işleri... Onlar kutsal bir vazife ifa ederler. Allah’a dönmeye ve Allah’ı sevmeye davet... Ve işte Allah’a yardım etmek budur.

Evet, Rabbimize seni seviyorum diyelim sohbetimiz onunla yapalım; “Seni seviyorum yarabbi! Rabbim seni çok seviyorum. Evet, yalan söylüyorum ama biliyorum ki yalan bile olsa kulunun ağzından bunu duymayı seviyorsun. Yalandan söyleyeni bile kendini zorladığı için seviyorsun. Seni seviyorum yarabbi! Seni çok seviyorum, seni çok sevmek istiyorum. Ve bunu bana söylettiğin için sana şükürler olsun. Ve bunu bana söyletip teşekkür ettiğin için ben de seni seviyorum ve sana şükürler olsun. Sen buyurdun ya "Yaratan yarattığını bilmez mi!" Sen beni benden iyi biliyorsun yarabbi! Zayıflığımı, acizliğimi, unutkanlığımı, zaaflarımı sen benden iyi biliyorsun yarabbi! Benim sana "seni seviyorum" deyişimin senin bana beni sevdiğini söylemen olduğunu biliyorum. Ve ben de seni çok seviyorum yarabbi! Ve bana yakınlığın için teşekkür ederim. Ve teşekkürüne şükürler olsun!”

Konu buraya gelmişken belirtelim ki, bu sözü bizim dilimizden söyleyen Allah’tır. Allah’ın sevmediği biri bu sözü söyleyemez. Allah’a "Seni seviyorum" demek, aslında onun bize bizi sevdiğini söylemesidir. Bu yüzden bu sözü sürekli söylemeye çalışalım.

Çünkü ne buyurmuştu Rabbimiz: "Beni zikredin ben de sizi zikredeyim ve bana şükredin, nankör olmayın!" BAKARA:152

Teşbihte hata olmasın; aynaya bakıp seni seviyorum demek gibi bir şey! Bir tek söz hem senin onu zikrin, hem de onun seni zikridir.

Kendi dilimizden Rabbimizin bize olan sevgisini duyalım. Bunun için çaba gösterelim.

Bunu aklımıza geldikçe söylüyoruz. Çok basit! Seni seviyorum diyoruz. Daha doğrusu Rabbimizin bize bunu söylemesine izin veriyoruz. Hatırladıkça tekrar tekrar söylüyoruz. Zorlayalım! Biraz zorlamayla başlıyoruz ve Rabbimizin bu sözle beraber bize sevgisi arttıkça bizim de sevgimiz artacak ve bunu sürekli söyleyecek ve böylece sürekli Rabbimizi zikir halinde olacağız.
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146