Tasavvuf & Tarikatler

Ebu Hasen Harakani (ks) Hz. - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Tasavvuf & Tarikatler>Ebu Hasen Harakani (ks) Hz.
Havasokulu 03:23 15.05.17
Allahü teâlâya ve âhirete âit ilimler yâni mârifetler sâhibi büyük âlim ve velî. Künyesi Ebü'l-Hasan, ismi Ali bin Câfer'dir. Bistâm'ın bir kasabası olan Harkân'da dünyâya geldi. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî, uzun boylu, güzel yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü ve kumral idi. Hazret-i Ömer'e benzerdi. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin altıncısıdır. Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i Bistâmî'nin rûhâniyetinden istifâde ederek kemâle gelmiş, yükselmişti. Zamânının kutbu idi. 1034 (H.425) senesinde Harkân'da vefât etti. Kabri Harkân'dadır.

Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri, on iki sene Harkân'dan Bistâm'a, hocasının kabrini ziyâret için gitti. Bu ziyârete giderken, yolda Kur'ân-ı kerîmi hatm ederdi. Her gittiğinde ziyâret ile ilgili vazîfelerini yaptıktan sonra; "Yâ Rabbî! Bâyezîd'e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebü'l-Hasan kuluna da ihsân eyle!" diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiçbir zaman Bâyezîd'in türbesine arkasını dönmezdi. On iki sene sonra, Allahü teâlânın lütfu ile Bâyezîd'in rûhâniyetinden istifâde edip olgunlaştı. Allahü teâlâyı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeye başladı. Pekçok talebesi vardı. Kerâmetleri pekçokdur. Böyle büyük zâtların halleri, sözleri, yaşayışları hep kerâmetlerle doludur. Sevenleri onlarda her an kerâmetler görmekte, bağlılıkları artmaktadır. Onlar Allahü teâlânın sevgilisidir. Sevgiliye her ikrâm yapılır. Kör, güneşi göremiyorsa güneşin kabahati olmaz.

Bir gün İbn-i Sînâ, Harkân'a Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini evinde ziyârete geldi. Hanımı, azarlayarak, ormana gittiğini söyledi. Hanımı, Ebü'l-Hasan hazretlerinin büyüklüğüne inanmadığı için, ona uygunsuz şeyler söyledi. İbn-i Sînâ ormana doğru giderken, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin, bir arslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü."Bu ne hâldir?" diye sorunca, "Evimdekinin sıkıntı ve belâ yükünü taşıdığım için, bu arslan da bizim yükümüzü taşıyor." buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, her sene bir defâ, Dıhistan'da şehidlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyârete giderdi. Harkân'dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine; "Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz." diye sorduklarında, buyurdu ki; "Evet öyledir. Fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebû Hasan'dır. O, zamânın kutbu olacaktır."

Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, çekirgelerden ve bu musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek, duâ ediyordu. Fakat bu musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telâşını ve üzüntüsünü gören Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; "Ne oldu, bu halkın feryâdı nedir böyle?" diye sordu. Çekirge istilâsı bütün ekinlerin perişanlığını ve halkın bundan üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı. Ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar bir tek çekirge kalmadığı gibi, bütün ekinlerin yaprakları da eski hâline gelip, hiç ziyân olmadı.

Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzûruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince, "Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim." dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi de silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye; "Sultan için neden ayağa kalkmadınız?" diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan Mahmûd'a; "Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım." dedi. Soruya o ânda cevap vermediler.

Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye; "Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?" diye sordu. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî: "Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allahü teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu." diye cevap verdi. Sultan Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve; "Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun?" dedi. O, Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini, üstünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler mi kurtulur demek istedi. Ebü'l-Hasan; "Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed olarak görmediler. Ebû Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi." buyurdu.

Sultan Mahmûd Han bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd; "Bana nasîhat ediniz." deyince Ebü'l-Hasan-ı Harkânî; "Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl, cömert ol, Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster." dedi. Sultan Mahmûd; "Bana duâ buyurun." deyince, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî; "Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun." dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri; "Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız." dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

Sultan Mahmûd giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd; "Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir?" diye sordu. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; "Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum." dedi.

Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp; "Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim." diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd'a; "Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin." buyurdu.

Bir gün, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin bir talebesi çok hastalandı. Buna hiç bir tabîb çâre bulamadı. Talebe, hastalığın ağrısına dayanamaz hâle gelmişti. Sonunda durumu Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye bildirdiler. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri terliklerini vererek; "Bunları ağrıyan yere sürün." buyurdu. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin dediği gibi yaptıklarında, Allahü teâlânın yardımıyla talebe iyileşti ve hiçbir rahatsızlığı kalmadı.

Talebelerinden biri, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinden; "Lübnan Dağına gidip Kutb-i âlemi görmek için bana izin ver." diye ricâda bulundu. Ebü'l-Hasan hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağına vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş hâlde oturan bir cemâat gördü. Önlerinde bir cenâze duruyordu. Fakat cenâze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamıyarak; "Niçin cenâzenin namazını kılmıyorsunuz?" diye sordu. Oradakiler; "Kutb-i âlemin gelmesi lâzımdır. Kutb-i âlem buraya her gün beş kere gelir ve imâmlık yapar." diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin Kutb-i âlem olduğunu gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenâze defnedilmişti. Kutb-i âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara; "Kutb-i âlem tekrar ne zaman gelir?" diye sorunca; "Önümüzdeki namaz vakti." diye cevap verdiler. Talebe onlara; "Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arzedin de, beni berâberinde Harkân'a geri götürsün." diye yalvardı. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri, tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısındaydı. Harkân'a hocasının yanına gidince, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri ona; "Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü, Allahü teâlâdan bu dünyâda beni halktan gizlemesini ve bir tâne ârif ve büyük zât hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zât da Bâyezîd-i Bistâmî'dir." buyurdu.

Bir gün Ebû Saîd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyâret için gelmişti. Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin yanına getirdi. Ebü'l-Hasan hazretleri o kadına; "Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar." diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri; "Şâyet örtüyü kaldırmasaydın, kıyâmete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı." buyurdu."

Bir gece Ebü'l-Hasan-ı Harkânî; "Bu gece falan sahrada savaş yapılıyor. Şu kadar kişi de yaralandı." buyurdu. Durumu araştırdıklarında, Ebü'l-Hasan hazretlerinin dediği gibi olduğu anlaşıldı. Aynı gece, Ebü'l-Hasan hazretlerinin oğlunun kafasını kesip, kapısının eşiğine attılar. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin hiç haberi olmadı. Kendisini inkâr eden hanımı; "O kimseye ne demeli, şu kadar mesâfe uzaklıktaki cereyân eden bir olayı haber veriyor, ama oğlunun kafasını kesip kapısına attıkları hâlde, bundan haberi olmuyor?" deyince, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî; "Evet, dediğin doğrudur. Ama biz onu gördüğümüz vakit, aradaki perde kaldırılmıştı. Oğlanı katlettikleri zaman ise, perde çekmişlerdi." dedi.

İhlâs ve riyâ nedir? diye sorduklarında; Ebü'l-Hasan hazretleri buyurdular ki: "Allahü teâlâ için yaptığın her şey ihlâstır. Halk için yaptığın herşey de riyâdır."

Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri, birgün sohbetinde bulunanlara şöyle sordu: "Dünyâda en iyi şey nedir?" Orada bulunanlar; "Siz, bizden daha iyi bilirsiniz. Siz bildirin." dediler. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri, "En iyi şey, Allahü teâlâyı unutmayan gönüldür." buyurdu.

Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri buyurdular ki: "Nîmetlerin en iyisi, çalışarak kazanılanıdır. Arkadaşların en iyisi, Allahü teâlâyı hatırlatandır. Kalblerin en nurlusu, içinde mal sevgisi olmayandır."

"Dünyâda, âlimler ve âbidler (ibâdet eden) çoktur. Ama, akşam ve sabah cenâb-ı Hakkın rızâsı üzere bulunmak mühimdir."

"Kalblerin en nurlusu, içinde Allahü teâlânın sevgisinden başka bir şey bulunmayandır. Amellerin en iyisi, riyâdan uzak olan, yâni ihlâs üzere olanıdır."

"Siz Allahü teâlâdan konuşurken, başka şeyden bahsedenle arkadaşlık etmeyiniz."

"Cennet'te Tûbâ ağacının altında, Allahü teâlâdan bîhaber olarak bulunmaktansa, dünyâda bir diken ağacının altında, dâimâ O'nu hatırlamayı daha çok arzu ederim."

"Resûlullah efendimizin vârisi; O'nun işlerine uyan ve şerîatine tâbi olandır."

"Ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık ibâdetlerimin hepsini, bir saatlik kadar kısa, günahlara bakınca da, Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar uzun gördüm."

"Dünyâ, peşinden koştuğun sürede senin pâdişâhındır. Ondan yüz çevirince, sen ona sultan olursun."

"Allahü teâlâ, nasıl senden vaktinden evvel namaz kılmanı istemiyorsa, sen de O'ndan, vaktinden önce rızık isteme."

"Ulemâ; "Biz Peygamberin vârisiyiz." diyor. Fakat Peygamberimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü O'nda olan şeylerin bâzısı bizde de var. Resûlullah efendimiz fakirliği seçmişti. Biz de fakirliği tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hâinlik bilmezdi. Basîret sâhibiydi. Halkın rehberiydi. Aç gözlü ve hırs sâhibi değildi. Hayır ve şerri Allahü teâlâdan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye bir şey yoktu. Zamânın esiri değildi. İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı. İnsanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gururlanmazdı. İşte bunlar evliyânın sıfatlarıdır. Resûlullah efendimiz, ucu bucağı bulunmayan bir umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlûkât şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Allahü teâlâ, Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm sevgisinden ibârettir. Bu kervanda bulunan ve ruhları bunların ruhlarıyla kaynaşan kimseye ne mutlu."

"Yol ikidir: Biri hidâyet, öbürü dalâlet, sapıklık yoludur. Kuldan Allahü teâlâya giden yol dalâlet yoludur. Allahü teâlâdan kula gelen yol ise hidâyet yoludur. Şimdi her kim hidâyete erdim derse, o, hidâyete ermemiştir. Her kim beni hidâyete erdirdiler derse, o, hidâyete ermiştir."

"Allahü teâlânın karşısında şu üç şeyi muhâfaza etmek zordur: Hak ile iken sırrı, halk ile iken dili, amel (iş, ibâdet) yaparken temizliği."

"Yakınların yakını, bizim maksadımız olanın yanında uzak kalır. Ey kardeşim, suya daha yakın olan daha çok batar; ateşe daha yakın olan, daha çok yanar.

"Ne zaman Allahü teâlânın varlığına nazar etsem, kendi yokluğumu görürüm, ne zaman kendi varlığıma nazar etsem, Allahü teâlânın varlığını görürüm."

"Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyâ hırsına sâhip âlim ve ilimden yoksun sûfî."

"Şâyet bir mümini ziyâret edersen, hâsıl olan sevâbı, yüz adet kabûl edilmiş hac sevâbı ile değiştirmemen lâzımdır. Çünkü bir mümini ziyâret için verilen sevap, fakirlere verilen yüz bin altın sadakanın sevâbından daha fazladır. Bir mümin kardeşinizi ziyârete gittiğinizde, Allahü teâlânın rahmetine kavuştuk diye îtikâd edin."

"İlimden en fazla nasîb alan, onunla amel edendir. En fazîletli amel ise, üzerine farz olandır."

"Dilini, Allahü teâlâdan başkası hakkında konuşmamak için mühürle! Kalbini, Allahü teâlâdan başkasını düşünmemek için mühürle! İhlâssız bir iş yapmaman ve helâl olmayan bir şeyi yememen için de, davranışlarına, dudaklarına ve dişlerine aynı şekilde mühür vur!"

"Bir mümin kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen kimse, o gün akşama kadar Peygamber efendimizle yaşamış olur. Eğer bir mümin kardeşini incitirse, Allahü teâlâ onun o günkü ibâdetini kabûl etmez."

"Allahü teâlâ kuluna, îmândan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir."

"Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz. Çok veriniz, az yiyiniz; çok uyanık olunuz, az uyuyunuz."

"İnsanoğlu, şu üç şeyle sürekli olarak tâatı yaparsa, sorgusuz suâlsiz Cennet'e gidebilir: Kalb, nefs ve dil."

Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin Beşâretnâme adlı eseri ve Türkçeye tercüme edilen Esrâr-üs-Sülûk kitapları vardır.

Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri vefâtları yaklaştığında; "Kabrimi derin kazın. Yatacağım yer, hocam Bâyezîd hazretlerinin mezarından aşağıda bulunsun." diye vasiyet etti. Bu vasiyetini yaptığı gece Harkan'da vefât etti. Toprağa verildiği günün akşamı, çok kar yağdı. Ertesi gün baş ucuna, büyük ve beyaz bir taşın dikildiğini gördüler. Mezarın çevresinde, sâdece bir arslanın ayak izleri vardı.

Kim kabrinin üzerine elini sürerek, cenâb-ı Hak'tan maksadının hâsıl olmasını istese, Allahü teâlânın izniyle duâsının kabûl edildiği ve hâlis kalple yapılan duâların da kabûl olduğu çok görülmüştür.

Bir rivâyete göre Ebü'l-Hasan Harkânî, Kars'ın fethine katılmış ve kale önlerinde şehit düşmüştür. Kars'ta, Hasan Harkânî'nin kabrinin bulunmasıyla ilgili çeşitli rivâyetler vardır. Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme'sinde bir rivâyeti şöyle nakletmektedir:

Kars kalesi Osmanlılar tarafından Üçüncü Murâd Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tâmirâtı Lala Mustafa Paşaya verilmişti. Tâmirâtın yapıldığı sırada askerlerden Hâfız Osman isimli hal sâhibi biri rüyâsında Hasan-ı Harkânî'yi gördü. Ona; "Oğlum Hâfız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fâtihalardan nasîbdâr olayım." dedi. Ertesi gece Hâfız Osman aynı rüyâyı tekrar gördü. Fakat cesâret edip Paşaya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyâyı gördü. Ebü'l-Hasan Harkânî, mütebessim çehresiyle bu defâ şöyle dedi: "Yavrum Hâfız Osman! Gördüğün rüyâlar sâdık rüyâlardır. Yalnız makâmımın nerede olduğunu, evvelki rüyâlarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun için de paşaya söylemeye cesâret edemedin. Şimdi dikkatlice dinle târif ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kale içi mahallesinde Kağızman Kapısı'na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin, son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak yığınlarını temizledikten sonra, hâlis topraktan üç arşın eşin. Sandukam meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesine doğru on sekiz adım götürür oradan da üç arşın derinliğinde hâlis topraktan kabrimi eşer oraya defnedersiniz. Baş ucuma bir de câmi inşâ edersiniz." Hâfız Osman gördüğü bu sâdık rüyâyı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı. Paşa bu askerini kucakladıktan sonra; "Yâ evlâdım! Sen de mi bu rüyâyı gördün? Evet oğlum, bir pîrî fânî, bana da bu husûsu defâlarca rüyâda buyurdularsa da senin tafsilâtlı rüyân gibi olmadığından büyük tereddüt ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu telaşlı endişeden beni kurtardın." dedi.

Ertesi gün Lala Mustafa Paşa bir tamim yayınladı. Bütün halk ve askerî erkân, tekbir sesleriyle rüyâda târif edilen yere geldi. Kazma işi tamamlanıp tabut çıkınca, Mustafa Paşa ulemânın müsâdesiyle açtı. Tabuttan hoş bir koku yayıldı. Arkasındaki yaş hırka bile henüz çürümemişti ve savaş sırasında yaralanan sağ bacağı ile sol pazusuna bağlanan mendillerden, hâlâ kan damlamaktaydı. Durum sultana bildirilince, Üçüncü Murâd hemen bir türbeyle yanına câmi yaptırılmasını emretti.

Ebü'l-Hasan Harkânî'nin asıl türbesi Harkân'dadır.

1) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.337
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.375, 948, 1031, 1067, 1070
3) Keşf-ül-Mahcûb; s.268
4) Hadâik-ül-Verdiyye; s.105
5) Behcet-üs-Seniyye; s.16
6) Reşahât; s.14
7) Müjdeci Mektuplar; s.225
8) Eshâb-ı Kirâm; s.150
9) Rehber Ansiklopedisi; c.4, s.323
10) Sefînet-ül-Evliyâ; s.74
11) Mecâlis-ül-Uşşâk; No: 6
12) Heft İklim; No: 837
13) Riyâd-ül-Ârifîn; s.47
14) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.522
15) Makâmât-ı Ebû Saîd Ebü'l-Hayr; s.53
16) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.39

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
SiLence 22:25 16.05.17
EBU’L-HASAN EL-HARAKÂNÎ (Kuddise Sirruh)

Silsile-i Aliyye’nin (Kaddesallâhu Esrârahum) yedinci altın halkası Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretleridir.[1] Zamanının kutbu olan Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) herkesin kendisine müracaat ettiği bir zattı. Dört bir yandan insanlar huzuruna gelir, ondan istifade ederlerdi. İlmi, ahlâkı, edebi ve sünnete olan bağlılığı kendisini ziyarete gelenleri hayretler içerisinde bırakırdı. Derya gibi olan irfanı ile nicelerine yardım eder, nuranî bakışlarıyla gönülleri âbâd ederdi.

Eşine az rastlanan bir velî olan Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin tasavvufta nisbeti Mevlânâ Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinden gelmektedir. Dünyaya gelişi onun vefatından sonra olduğu için üveysî yolla istifade etmiş ve kemâle ermiştir.[2] Kendisinden sonra da yüce Nakşibendiyye yolu Mevlânâ Ebu Ali Fârmedî (Kuddise Sirruhû) hazretleriyle devam etmiştir.[3]

Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin ruhaniyetinden istifade ederek olgunlaşana kadar on iki sene boyunca Harakân’dan Bistâm’a hocasını ziyaret etmeye gitti.[4] Her ziyaretinde Kur’ân-ı Kerim’i hatmeder ve şöyle yalvarırdı: “Yâ Rabbi! Bâyezîd’e (Kuddise Sirruhû) ihsan ettiğin sana ait ilimlerden büyüklüğün hakkı için Ebu’l-Hasan kuluna da ihsan eyle!”[5]

Dünyaya Gelişi
Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) fakir, çiftçi bir ailenin çocuğu olarak hicrî 352 (m. 963) yılında Bistâm’ın kuzeyinde bulunan Harakân köyünde dünyaya geldi. Kendisine buraya nisbetle Harakânî denildi.

Kendisi doğmadan seneler önce Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) onun zuhûrunu haber vermişti. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’si ve Ferîdüddîn Attâr’ın Tezkire’si gibi tasavvuf ve biyografi edebiyatından birçok kaynak bu olayı anlatmaktadır.

Anlatıldığına göre Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) her sene Dihistan’da[6] şehitlerin kabirlerinin bulunduğu tepeyi ziyaret ederdi. Harakân’dan geçerken her defasında durur ve havayı koklardı. Bir gün müridleri kendisine: “Efendim! Bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir acaba? Oysa biz hiçbir koku almıyoruz!” dediler. Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) şöyle buyurdu: “Bu beldeden öyle birisinin kokusu geliyor ki, o kimse zamanın kutbu olacaktır. Adı ‘Ali’, künyesi ‘Ebu’l-Hasan’dır.”

Müridleri o günün tarihini kaydederek Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerini beklemeye koyuldular. Sonunda Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin vefatından yıllar sonra dünyaya geldi ve hakkında söylediği her şey bir bir gerçekleşti. Çünkü onun söylediği şeyler Cenâb-ı Hakk’ın manevî bir ikramı ve ilhamıydı.”[7]

İsmi, Künyesi ve Şemâili
Ebu’l-Hasan Harakânî’nin ismi Ali ibni Ahmed ibni Ca‘fer’dir. Künyesi Ebu’l-Hasan şeklinde bilinmekte olup bazı kaynaklarda Ebu’l-Kâsım şeklinde de geçmektedir. Kâsım, onun en çok sevdiği oğludur.

Şemâil-i Silsile-i Nakşibendiyye’de zikredildiğine göre Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) küçük yüzlü, geniş alınlı, büyük gözlü, orta boylu ve kumral renkliydi. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) efendimize benzer bir şemaile sahipti.[8]

Gençliği, Eğitimi ve Hocaları
Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) çocukluğundan itibaren hem fakir olan ailesinin geçimini temin etmiş, hem de küçüklüğüne rağmen zahirî ve batınî ilimleri tahsil etmiştir.[9] Hep helâl rızka önem vermiş, çalışmayı ve ailesine yardım etmeyi çok önemli görmüştür.

Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin yaşadığı dönem idârî ve ilmî açıdan en parlak dönemlerden olan Abbâsîler dönemiydi. Yine bu dönem Gazneli Mahmud’un başarılar elde ettiği bir dönemdi. Kuşkusuz böyle bir vasat, onun yetiştiği ortamın İslâmî açıdan ne kadar elverişli olduğunu gözler önüne sermektedir. Ayrıca bu dönemde Horasan’da birçok hadis âlimi yetişmiştir.

Bâtınî nisbetini Bâyezîd-i Bestâmî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinden elde eden Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû), Ebu’l-Muzaffer Tûsî, Hâce Ebû Yezîd Aşkî ve Hâce Muhammed Mağribî gibi önemli şahsiyetlerin talebeliğinde bulunmuştur. Rivayet edildiğine göre hocası Ebu’l-Abbâs el-Kassâb[10] (Kuddise Sirruhû) Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin geleceğini müjdelemiş ve şöyle demiştir: “Bana gelen ziyaretçilerin yolu değişecek, benden sonra kafile kafile insanlar Ebu’l-Hasan’ı (Kuddise Sirruhû) ziyarete gelecekler.”[11]

Görüştüğü ve Etkilediği Önemli Şahsiyetler
Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû), Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî (Kuddise Sirruhû), İmam Kuşeyrî (Kuddise Sirruhû) ve Ebû Saîd Ebu’l-Hayr (Kuddise Sirruhû) gibi mutasavvıflarla, İbn-i Sina gibi filozoflarla ve Gazneli Mahmud gibi devlet adamlarıyla aynı çağda yaşamış ve onlarla görüşmüştür. Aynu’l-Kudât Hemedânî, Necmeddîn Dâye, Ferîdüddîn-i Attâr, Şems-i Tebrîzî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi (Kaddesallâhu Esrârahum) isimlerle çağdaş olmasa da onları etkilemiştir.

İmam Kuşeyrî şöyle demiştir: “Harakân’a gittiğimde Ebu’l-Hasan’ın heybeti beni o kadar etkiledi ki dilim tutuldu.”[12]

Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî ise şöyle demiştir: “Hadis, fıkıh ve diğer şer‘î ilimlerde hocalarım çoktur. Ancak tarikatta şeyhim Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû)’dir. Onu görmemiş olsaydım gerçeği bilemeyecektim.”[13]

Anlatıldığına göre Gazneli Sultan Mahmud, Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerini ziyaret etti ve yanında bir saat kadar kaldı. Sohbet esnasında Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretleri Bâyezîd-i Bistâmî (Kuddise Sirruhû) hakkında şöyle buyurdu: “Ona tabi olan hidâyete ulaşır, saadete kavuşurdu.” Bunun üzerine Sultan Mahmud şöyle dedi: “Bu nasıl olur? Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’i (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) görmesine rağmen hidayete ulaşamadı. Bâyezîd-i Bistâmî’yi (Kuddise Sirruhû) gören nasıl hidayete erişiyor?” Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) şöyle cevap verdi: “O, Allah Resûlü’nü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) peygamber olarak görmek istemedi. Onu ancak Abdullah oğlu Muhammed olarak gördü. Eğer Allah’ın Rasûlü olarak görseydi hiç şüphe yok şakî olmaz, kurtulurdu. Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmaktadır: ‘Ve onların sana baktıklarını görürsün; hâlbuki onlar görmezler.’[14] Baş gözüyle görmek bu saadet için yeterli değildir. Asıl kurtuluşa ermek kalp gözüyle bakmak ile olur.”[15]

Bu cevabı çok beğenen Sultan Mahmud’un Allah dostlarına olan sevgisi daha da arttı. Sultan Mahmud: “Efendim, bana nasihat ediniz.” deyince Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) şöyle buyurdu: “Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol ve Cenâb-ı Hakk’ın yarattıklarına şefkat göster.” Bunun üzerine, “Bana dua buyurunuz.” dediğinde şöyle buyurdu: “Ey Mahmud! Akıbetin makbûl ola!”

Sonra Sultan Mahmud’un önüne arpa ekmeği koydu. Sultan bu ekmeği yemeye alışkın olmadığı için zorluk çekti. Sohbetten sonra kalkıp ayrılırken Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerine bir kese altın vermek isteyince Şeyh (Kuddise Sirruhû) şöyle buyurdu: “Arpa ekmeğini yerken lokmalar nasıl boğazında kaldıysa, işte bu altınlar bizim boğazımızda öylece kalır.” Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû), Sultan Mahmud’un gelişinde ayağa kalkmamıştı. Fakat onu uğurlarken ayağa kalktı. Bu durum gözünden kaçmayan Sultan şöyle dedi: “Efendim, geldiğimizde bize pek yönelmemiştiniz; ancak şimdi bizi ayakta uğurluyorsunuz. Bunun hikmeti nedir?” Şeyh (Kuddise Sirruhû) hazretleri şöyle buyurdu: “Siz buraya geldiğinizde üzerinizde padişahlık gururu vardı. Oysa giderken bir derviş gibi gidiyorsunuz.”[16]

Sohbetleri ve Sözleri
Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî bir gün müridlerine buyurdu ki: “En iyi şey nedir?” Onlar: “Şeyhimiz siz buyurunuz.” deyince şöyle cevap verdi: “En iyi şey, daima Allah Teâlâ’yı zikredip O’ndan gafil olmayan kalptir.”

Kendisine “Sûfî kimdir?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Sûfî külâhı ve seccâdesi olan, âdete göre sûfî denilen değil; varlığından kurtulan ve fenâ makamına ulaşan kimsedir.” Yine şöyle buyurdu: “Sûfî odur ki, gündüzleyin güneşe, geceleyin ay ve yıldıza ihtiyaç duymaz. Sûfîlik varlığa muhtaç olmayan yokluktur.”

Sordular: “İhlâs nedir?” Şöyle cevap verdi: “Hak için yaptığın ihlâs, halk için yaptığın riyâdır.” Sordular: “Doğruluk nedir?” Şöyle buyurdu: “Gönlün konuşması, kendisinde olanı söylemesidir.” Sordular: “Fenâ ve bekâdan söz etmek kime düşer?” Şöyle buyurdu: “Şu kimseye düşer ki, bir tel ibrişimle göğe asılsa, bu sırada bir fırtına kopsa ve ağaçları, binaları ve dağları yerinden koparıp denizleri doldursa o kimseyi yerinden oynatamaz.”[17]

Buyurmuştur ki:

─ Siz Allah derken size başka bir söz söyleyenle asla dostluk etmeyin!

─ Hep sevindirici şeyleri arama! Bazen seni üzecek şeyleri bekle ki ağlayasın. Allah ağlayanları sever.

─ Bir kulun vesile edinerek Allah Teâlâ’yı bulmaya çalıştığı şeylerin en güzeli Kur’ân-ı Kerim’dir. O halde o yüce Rabbi Kur’ân yolunda aramalısın!

─ Benim bir günüm kırk senedir. Rabbim gönlüme nazar ettiğinde başkasını görmemeli! Orada kendisinden başka bir şey olmamalı. Kalbe onun arzusu dışında hiçbir şey yerleşmemeli!

─ Şeyh Şiblî (Kuddise Sirruhû) şöyle demiştir: “Bir şey talep etmemeyi talep ediyorum.” Onun bu sözü de bir taleptir.

─ Resûlullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in gerçek vârisi asılda onun sünnetlerine tabi olan kimsedir. Sadece kâğıt karalamakla onun varisi olunamaz.

─ Kırk yıldır nefsim; bir içim soğuk su yahut bir bardak ekşi ayran ister; henüz bu isteğini ona vermedim.[18]

─ Allah Teâlâ kuluna imandan sonra pâk bir gönül ve sadık dilden daha büyük bir şey ihsan etmemiştir.

─ İnsan hiçbir şey bilmediğini anlayana kadar bildikleriyle övünür. Bir şey bilmediğini anlayınca utanır; işte o zaman marifeti kemâle erer.

─ İlimden en fazla nasibi olan bildiğiyle amel edendir. En faziletli amel ise üzerine farz olandır.

─ Gönlü nurlandıran içinde halk olmamasıdır. En iyi iş kendisinde mahlûk düşüncesi bulunmayan iştir. En helâl nimet çalışıp alın terinle kazandığındır. En iyi arkadaş, yaşantısı Hak ile olan arkadaştır.[19]

Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) şöyle anlatır: Vakti zamanında iki kardeş vardı. Bu kardeşlerden sırasıyla her gece birisi ibadetle uğraşırken diğeri annesine hizmet ederdi. Bir gece ibadet eden kardeş ibadetinden çok haz duydu. Ertesi gün kardeşine şöyle dedi: “Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibadet edeyim.” Kardeşi kabul etti. İbadet esnasında secdede kendinden geçti ve rüyasında bir ses ona, “Kardeşini affettik, seni de onun şefaatiyle affettik.” deyince şöyle dedi: “Ben Allah’a ibadet ediyorum. O ise anneme hizmet ediyor. Fakat ben onun sebebiyle bağışlanıyorum.” Ses ona: “Evet senin yaptığın ibadetlere Allah’ın ihtiyacı yok; ama kardeşinin yaptığı hizmete annenin ihtiyacı var.” dedi.

Bazı Kerametleri ve Hâlleri
Rivayet edildiğine göre bir kafile halkı Hazret-i Şeyh’in (Kuddise Sirruhû) huzuruna gelerek: “Efendim, yollar korkuludur; bize bir dua talim etseniz de başımıza bir şey geldiğinde o duayı okusak.” dediler. Buyurdu ki: “O vakit Ebu’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz!” Bu söz onların pek hoşuna gitmedi ve yola çıktılar. Yolda önlerine eşkıya çıktı ve mallarını yağmalamaya başladı. Yalnız, Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerini hatırlayan bir kimse vardı ki ona zarar vermediler. Bu hâle şaşıran arkadaşları durumu sorduğunda şöyle cevap verdi: “Ebu’l-Hasan’ı (Kuddise Sirruhû) hatırladım ve kurtuldum.” Gelip durumu Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerine anlattıklarında şöyle buyurdu: “O arkadaşınız beni hatırlayıp dua isteyince ben de Cenâb-ı Hakk’a: ‘Yâ Rabbi! Şu sıkıntıda olan kulunu kurtar!’ diye dua ettim. Rabbim duamı kabul ederek onu kurtardı.”[20]

Anlatıldığına göre Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin talebelerinden birisi çok hastalandı. Öyle ki, hiçbir tabip derdine çare bulamıyordu. Vücudundaki ağrılara dayanamaz bir hâle gelmişti. Sonunda durumu Şeyh (Kuddise Sirruhû) hazretlerine bildirdiler. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) terliklerini vererek: “Bunları ağrıyan yere sürün!” buyurdu. Dediği gibi yaptıklarında Allah’ın izniyle talebe iyileşti ve hiçbir ağrısı kalmadı.

Nakledildiğine göre bir gün İbn-i Sina Harakân’a uğradı ve Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerini ziyaret etmek istedi. Evine gittiğinde hanımı hoş olmayan bir şekilde evde olmadığını, ormana gittiğini söyledi. Kocasının manevi büyüklüğüne inanmayan kadın, onunla alakalı uygunsuz birtakım şeyler de söylüyordu. Onun manevî mekânetinde şüphesi olmayan İbn-i Sina bu duruma çok şaşırarak oradan ayrıldı ve ormana gitti. Söylenilen yere ulaştığında bir aslanın kükrediğini duydu. Bir de baktı ki, Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) odunları aslana yüklemiş geliyor! Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) şaşkınlıktan hiçbir şey söyleyemeyen İbn-i Sina’ya şöyle dedi: “Biz evdekine sabrettik, Allah Teâlâ bize canavarları musahhar kıldı.”[21]

Eserleri
Kaynaklarda Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin birkaç eserinden bahsedilmektedir. Bunlardan en önemlisi onun nasihatlerini ve münacatlarını ihtiva eden Nûru’l-‘Ulûm ismindeki eseridir. Hazret-i Şeyh’in (Kuddise Sirruhû) vefatından sonra bir müridi tarafından on bölüm olarak derlenmiştir. Farsça olarak ilk defa Abdurrefî Hakîkat tarafından İran’da yayımlanmıştır. Tek yazması Londra’da (British Museum, Or., nr. 249) bulunan kitap Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Kendisine nispet edilen diğer eserler Beşâretnâme, Esrâru’s-Sülûk, Hidâyetnâme ve Fakrnâme’dir.[22]

Vefatı
Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretleri 10 Muharrem 425 (5 Aralık 1033) yılında vefat etti.[23] Vefatı yaklaştığında şöyle vasiyet etmişti: “Kabrimi derin kazın; yatacağım yer hocam Bâyezîd’in (Kuddise Sirruhû) mezarından aşağıda bulunsun.”[24] Vefat yeriyle alakalı rivayetlerden doğrusu Harakân’dır. Bir diğer görüş ise Kars’ta şehit olduğu şeklindedir. Nitekim bu rivayete göre Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) dervişleriyle birlikte Kars muharebelerine katılır ve Kars hududundaki Yahniler dağında sağ bacağından ve sol pazusundan yara alarak kan kaybından şehit olur.

Bu görüşe göre Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin kabrinin bulunmasıyla alakalı da çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte meşhur olan Evliya Çelebî’nin Seyahatnamesi’nde zikrettiği rivayettir: Kars kalesi III. Murad döneminde Lala Mustafa Paşa tarafından tamir edilirken Hafız Osman isimli hâl sahibi, muhterem bir asker rüyasında Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerini görür. Ona, “Oğlum Hafız Osman! Uzun zamandır toprak altında yatmaktayım; paşana söyle, kabrimi açığa çıkarsın ki okunacak fâtihalardan nasipdâr olayım!” der. Hafız Osman üç gece üst üste aynı rüyayı görünce bu durumu paşaya anlatır. Kabrinin nerede olduğunu ve Hafız Osman’ın ne yapması gerektiğini rüyada anlatan Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretleri aynı gece paşanın da rüyasına girer. Bunun üzerine hemen söylenilen yere gelirler ve kazı yaparak tabutu çıkarırlar. Âlimlerin de müsaadesiyle açılan tabutta Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin çürümemiş olan bedenini bulurlar. Hatta savaş esnasında aldığı yara hala öylece durmaktadır. Bu durum padişaha bildirilince, Lala Mustafa Paşa’ya buraya bir tekke ve cami inşa etmesi emrini verir.[25]

Dipnotlar

[1] Çoğu yerde (Râ harfinin fethiyle) “Harakân” şeklinde mevcut olan zabıt bazı kaynaklarda (Râ harfinin sükûnu ile) “Harkân” olarak geçmektedir. Bazı kaynaklarda da (Râ harfinin teşdidi ile) “Harrakân” şeklinde geçmekle birlikte bu son iki zaptın Semerkand taraflarında bulunan başka bir beldeye isnad edildiği zikredilmektedir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu‘cemü’l-Büldân, II/360; es-Sem‘ânî, el-Ensâb, II/399; el-Kazvînî, Âsâru’l-Bilâd ve Ahbâru’l-‘İbâd, I/363; el-Bağdâdî, Abdülmümin b. Abdülhak, Merâsıdü’l-İttil①‘alâ Esmâi’l-Emkineti ve’l-Bikâ‘, I/460; el-Hâzimî, Zeynüddîn, el-Emâkin, I/404.
[2] Üveysî yolla nisbet Nakşibendiyye yolunda zaman zaman görülmektedir. Nitekim Mevlânâ Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû) hazretleri de zahirî nisbeti Mevlânâ Seyyid Emîr Külâl (Kuddise Sirruhû) hazretlerine olmakla birlikte Mevlânâ Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinden de bâtınî tarikle terbiye görmüştür. Geniş malumat için bkz. el-Kevserî, Muhammed Zâhid b. el-Hasen, İrğâmü’l-Merîd, el-Mektebetü’l-Ezheriyye, 1. Baskı, s. 36.
[3] el-Kazvînî, Muhammed b. Hüseyin, Silsilenâme-i Hâcegân-ı Nakşibend, Süleymaniye Ktp., Laleli, nr. 1381, vr. 4a; Câmî, Mevlânâ Abdurrahman, Nefahâtü’l-Üns, trc. Lâmi‘î Çelebî, s. 338.
[4] el-Kevserî, İrğâmü’l-Merîd, s. 36.
[5] Mustafa İsmet, Garîbullah, Risâle-i Kudsiyye, trc. Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Yayınevi, İstanbul 1995, II/578.
[6] İran’ın 31 eyaletinden birisi olan ve Gülistan şeklinde bilinen bölgedir.
[7] Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn, Mesnevî Tercümesi, IV/37; Attâr, Ferîdüddîn, Tezkiretü’l-Evliyâ zeyli, trc. Süleyman Uludağ, s. 694; Hocazâde, Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ, İstanbul 1318, s. 8; el-Hüseynî, Muhammed ‘Îd Abdullah Ya‘kûb, es-Silsiletü’z-Zehebiyye fî Menâkıbi’s-Sâdeti’n-Nakşibendiyye, Dâru’l-Fârâbî, Dımaşk 2004, s. 116.
[8] en-Nakşibendî, Ahmed b. Süleyman, Şemâil-i Silsile-i Nakşibendiyye, M. Ü. İ. F. Kütüphanesi, nr. 770-2, vr. 23b.
[9] Bazı son dönem çalışmalarda Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin ümmî olduğu zikredilse de bu kesinlikle doğru değildir ki bu durum zaten eserlerinden anlaşılmaktadır. Nitekim Münâcât’ta bunu sarahaten zikretmiştir.
[10] Ebu’l-Abbâs el-Kassâb (Kuddise Sirruhû) Âmul ve Taberistan’ın önemli bir âlimi ve şeyhlerin kendisine yöneldiği hâl ve tasavvuf ehli bir zattır.
[11] el-Hânî, Abdülmecîd b. Muhammed, el-Hadâiku’l-Verdiyye, thk. Muhammed Hâlid el-Harse, Dâru’l-Beyrûtî, 1. Baskı, Dımaşk 1997, s. 336.
[12] Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 676.
[13] el-Hânî, el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 336.
[14] A‘râf sûresi, 7/198.
[15] el-Hânî, el-Hadâiku’l-Verdiyye, Dımaşk 1997, s. 339.
[16] es-Sem‘ânî, Abdülkerim b. Muhammed, el-Ensâb, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1. Baskı, Beyrut 1998, II/347; ez-Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, Dâru’l-Hadîs, Kahire, XIII/137.
[17] el-Fârûkî, Muhammed Fadlullah, Umdetü’l-Makâmât, Hakikat Kit., İstanbul 2014, s. 56.
[18] Necip Fazıl’ın şu dizeleri de bu söze temas etmektedir:
“Allah dostu odur ki, nefsine tek pay biçmez,
Kırk yıl bir ekşi ayran özler de onu içmez.”
[19] Câmî, Nefahâtü’l-Üns, s. 338-339; Hocazâde, Hadîkatü’l-Evliyâ, s. 10; el-Hüseynî, es-Silsiletü’z-Zehebiyye fî Menâkıbi’s-Sâdeti’n-Nakşibendiyye, s. 116-118; el-Hânî, el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 336-337. Ayrıca Bkz. Necip Fazıl, Başbuğ Velîlerden, Büyük Doğu Yay., 11. Baskı, İstanbul 2009, s. 41-43.
[20] Hocazâde, Hadîkatü’l-Evliyâ, s. 9-10.
[21] Hocazâde, Hadîkatü’l-Evliyâ, s. 10.
Mezkûr kadın Mevlânâ Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin ilk hanımıdır. Kaynaklarda geçimsiz, kavgacı ve Şeyh hazretlerinin kötülüğünü isteyen bir kadın olduğu yer almaktadır. Bu hanımının vefatından sonra ise çok iyi kalpli olan bir hanımla evlenmiştir. Ebu’l-Hasan Harakânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin ilk hanımından iki oğlu dünyaya gelmiş, bunlardan birisi bir kavgada öldürülmüş, diğeri ise Şeyh hazretlerinin vefatından sonra Ebû Saîd Ebu’l-Hayr’ın ihvanı arasına katılmıştır.
[22] İsmail Paşa, Hediyyetü’l-‘Ârifîn, I/364; el-Kevserî, İrğâmü’l-Merîd, s. 37.
[23] Dara Şükuh, Sefînetü’l-Evliyâ, Kanpur, s. 74; ez-Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, XVII/421.
[24] Mustafa İsmet, Garîbullah, Risâle-i Kudsiyye, trc. Mahmud Ustaosmanoğlu, II/578.
[25] Muhibbî, Muhammed Emin, Hulâsatu’l-Eser, III/143; Evliyâ Çelebî, Seyahatnâme, II/330.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla Up