Tasavvuf & Tarikatler

Kuran bize yeter diyenler için ve Müşid meselesi - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Tasavvuf & Tarikatler>Kuran bize yeter diyenler için ve Müşid meselesi
RvP 13:52 12.02.19
Mürşidi kamilin onbir vasfı

Bu dünyada dost istersen Hz. Allah yeter,
2- Mürşid-i Kâmil istersen Hz. Kur’ân yeter,
3- Delil istersen Hz. Muhammed yeter,
4- Bunlarda yetmez dersen nar-ı cehennem yeter.
5- Kaderde ne ise o olur etme merak,
6- Uyma kendi nefsine Allah’ın emrine bak;
7- Altından ağacın olsa zümrütten yaprak
8- Akibet gözünü doyurur bir avuç toprak.
Bul erbabını danış akıl al, demek ki, ferâsettir,
Ne aldandın behey şaşkın bu can sana emanettir.
Bu kaside de evvelce misyonerlerin İslâmı bozmak için söylediği, uydurduğudur. Kur’ân-ı Kerim’e bizim dinimize, edille-i şer’iyyeye terstir.
Allah'u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: “Sadıklar ile beraber olun”[1] buyuruyor. Musa (Aleyhis-selâm) Allah'u Teâlâ’dan ilm-i Ledünü öğrenmek istedi. Allah'u Teâlâ; O'nu Hızır (Aleyhis-selâm)’a gönderdi. “O öğretsin” buyurdu.[2] İşte Kitap yetmedi. Kur’ân’ı sana tam hakkıyla öğreten, eğiten olmazsa Kur’ân da yetmez. Allah'u Teâlâ’nın dostlarını bulup, onlara tâbi olup onların elinin altında yetişmezsen, Allah'u Teâlâ’nın emrine ters olur.
“Mürşid ararsan Hz. Kur’ân yeter” diyenlere; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Bana Cebrâil (Aleyhis-selâm) mürşidlik yaptı. Namaz kılma vakitlerini beş vakti vaktinde ve namazda imam olarak kıldırdı, gösterdi.”[3]buyuruyor. Bize namazı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e Cebrâil (Aleyhis-selâm); Cebrâil (Aleyhis-selâm)'a Allah'u Teâlâ öğretti.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sana delil olması için O’nun yolunu, izini, sünnetini, yaşantısını sana tam öğretecek birisi olmazsa “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yeter” derken yine Allah'u Teâlâ’nın sözüne ters gelirsin. Bunlar, Kur’ân-ı Kerim’deki sadıkları bulup onlarla çalışılırsa ancak o zaman yalnız Kur'ân-ı Kerim yeter.
Kaderin değişeceğine dair çok âyetler ve hadîsler var. Ancak Kaderiye mezhebindekiler “Kader değişmez” der. Kader değişmezse; kâfir ve mü’min, kadere göre cennete veya cehenneme girecekse namaza, ibadete ne lüzum var. Yûnus (Aleyhis-selâm)’un kavminin başlarına belâ geldi. Bir tek Allah'u Teâlâ’ya çağırmaları hem belâyı kaldırdı, hem kendilerini müslüman etti.
Kaderde ne ise o olur diyorsan kendi nefsine uydun, Allah'u Teâlâ'nın emrine bakmadın. Kaderde ne ise o olacaksa haliyle insan Allah'u Teâlâ’nın emrini yapmaz. Zâten kaderimde ne varsa o olur, der. Bu şeytan itikadıdır. Şeytan Allah'u Teâlâ'ya “Alnıma böyle yazılmış, benim kabahatim yok. İlm-i Ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu” dedi, tevbesi kabul olmadı. Adem (Aleyhis-selâm) “Ben kendi nefsime zulmettim. Sen beni affetmezsen ben zarar, ziyan çekenlerden olurum. Kabahatin hepsi bende”[4] dedi tevbesi kabul oldu. Kur’ân-ı Kerim’de “Siz Allah’a iftira etmeyin”[5] kaderde şöyle imiş, böyle imiş gibi sözler Allah'u Teâlâ’ya iftiradır.
Bu söylediklerim doğru ise erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al. Evvelce şu yeter, bu yeter de. Kader ne ise o olacak, hiçbir kimseye gitme, Kur’ân-ı Kerim yeter. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yeter, Mürşid-i Kâmile sormaya, ondan akıl almaya hiç lüzum yok. Kaderinde ne ise o olacak, diyorsun. Nefsine uyma diye niçin söylüyorsun? Nefsine uysa kaderde ne yazılı ise o olacak. Nefsine uyarsa, uymazsa hiçbir şey değişmiyecek, diye söylüyor. Sonunda da nefsine uyma, Allah'u Teâlâ’nın emrine bak. Allah'u Teâlâ emrine bakmayı nasip etmemişse nasıl baksın? İşte saçmalamanın en büyüğü. “Erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al” diye niçin diyorsun? Erbabını bulma, sorma, danışıp akıl alma kaderi takdiri değiştiremeyecekse sormaya ne lüzum var. İşte hep saçma sapan sözler. Ayete, hadîse terstir. Cahil olanlar ilerisini bilmezler. Bilmediklerini de bilmezler. Bilirim iddiasında olup, bunları yazarlar, iddia ederler. Bunu okuyup bizim kardeşlerimizden cevabını istemişler. İşte cevabını veriyorum. Ben de onlardan karşılığında aynı sözlerimin cevabını istiyorum. (Vesselam.)
Mürşid-i Kâmil'in on bir vasfı:
Temsilde hata olmaz; gazetecilerin en evvelâ bir manşet atıpta ondan sonra altına açıkladıkları gibi Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri de ilk defa bir manşet atıyor ve buyuruyor ki:
“Ey Habîbim! Benim muhbitiyn kullarıma müjde et.”[6]
1. vasıf: Onlar: “(Es-sâbirûne alâ mâ esâbehüm) Allah yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabrederler.”[7] Bu yolda sıkıntı, hastalık, yokluk her şey gelir. Bunlara herkesten fazla sabrederler. Herkes ben sabrediyorum diyebilir.
2. vasıf: Allah'u Teâlâ buyuruyor ki: “(Ellezîne izâ zükirallahü vecilet gulûbühüm) Onlar Allah'ı zikrettikleri zaman kalbleri cila bulur.”[8]
O kimse Allah'u Teâlâ'yı çok zikreder. Çok zikredince de kalbi cilâ bulur. Bir âyette: “(Takşairru minhu culudillezine yahşevne Rabbehüm…İlâ Ahir) Onların derileri titrer, kendileri titrer Allah korkusundan”[9] buyuruyor. Ben Allah'ı çok zikrediyorum, kalbimde cila buluyor, diyebilir.
Yanına vardığın zaman Allah'u Teâlâ'nın zikrinden zikrullahtan konuşur. Sözü zikrullah, özü fikrullah olur. Allah'u Teâlâ'nın varlığını, birliğini, kuvvetini, kudretini, azametini, büyüklüğünü düşünür. Bakışı ibretullah olur. Her baktığından ibret alacak bir akıl, bir göz, bir imana sahip olur. Veysel Karanî Hz.'nin Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'e yapmış olduğu tavsiyelerden birisi de: “Ya Ömer! Sözün zikrullah, özün fikrullah, bakışın ibretullah olsun,” buyuruyor. Bütün Peygamberler ve Evliyalar böyle olmuşlar. Hakiki Mürşid-i Kâmil, Allah'u Teâlâ'nın zikrinden, varlığından, birliğinden, kuvvetinden, kudretinden, âyetten, hadîsten ve edille-i şer'iyyeden konuşur.
Canlı-cansız bütün mahluklar Allah'u Teâlâ'yı zikreder, konuşur.[10]
3. vasıf: “(Vel mugîmi's-salâti) Namazlarının üstünde mukim olur.”[11]
Çok namaz kılar, beş vakit namazını ayrıca kaza ve nafile namazları kılar, kılar da kılar. Ama bu vasıf kendinde olmayan bende şu kadar çok namaz kılıyorum filan gibi şeyler diyebilir. Çünkü gizlidir, yapıp yapmadığını kimse görmüyor.
Hadîs-i Şerîf:
“Gizlide kılınan namaz cemaatle kılınan namazın iki mislidir.”[12]
“Cemaatle kılınan namazdan daha makbul benim Ravzam'da kılınan namazdır. Ondan da daha makbulu Kâ'be'de kılınan, ondanda makbulu bir tek Allahu Teâlâ'nın bileceği, evin bir köşesinde kılınan iki rek'ât namazdır.”[13]
Onun için tarikatta uzlet yapıp gizlide ibadet, zikir yapılır. Namaz kılınır, seher vaktinin ibadeti de gizlidir.
4. vasıf: “(Ve mimmâ razegnahüm yunfigun) Rızıklarından, yiyeceklerinden fakir fukaraya yedirir, içirirler.”[14]
İşte bunun gizlisi yoktur. Evine yaşlı-genç, hasta-sakat hepsi gelir, yeriçer. Köylü-şehirli, uzaktan-yakından, tüccar-esnaf her çeşit insan geliyor mu? Rahatlıkla yeyip, içip, yatıp rahat edebiliyor mu? Onlara kendi malından yiyecek dağıtıyor mu? Bunu herkesin gözünün önünde yapıyorsa herkes bilir, yapmıyorsa bu da belli olur. Rızkınızdan fakir, fukaraya, yetimlere yedirin, içirin, garibleri doyurun, infak edin, dağıtın. Bunların hakkında çok âyet vardır.[15]
Yukarıda saydığımız bu dört alâmet kimde varsa o büyük zattır. Mürşid-i Kâmilin bir alameti de budur. Bu vasıflardan bir tanesi noksan olursa Mürşid-i Kâmil değildir. Çünkü Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de bu dört vasfı ile tamamlıyor.
İşte bir Mürşid-i Kâmilin tekkesi açık olmalıdır. Yeryüzüne ne kadar Evliya, büyük Mürşid-i Kâmil, Şeyh gelmişse hepsinin tekkesi açıktır. Orada köylü-şehirli, zengin-fakir, ihtiyar-genç, hasta-sakat hepsi gelir rahatça yer-içer yatar. Bu vasıfların mutlaka olması lâzımdır.
Bir adamı şöyle büyük zât, böyle büyük zât diye överler. Onun evine gidip bakınız. İnfak, yedirip içirme, fakir-fukaraya dağıtma ve bu gibi şeyler o kimsede yoksa, onda parmağını bir yere sürüpte ona bulaşacak toz kadar Evliyalıktan birşey yoktur. Rızıklarından fakir-fukaraya yedirir, içirir, dağıtırlar. Başta bu olacak. Bu varsa öteki vasıfları aramalı, bu yoksa hiç aramamalıdır.
(Sûre-i Bakara, Ayet 268)
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek hayır yapmanıza sadaka vermenize (malınızı Allah yolunda harcamanıza) mani olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vadeder. Allah herşeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.”
Yeryüzüne gelen Peygamberlerin içinde cimri, mıhrız, nekes bir peygamber gelmemiştir. Mıhrız, sofra sahibi olmayan, yedirmeyen, içirmeyen bir Evliya, bir büyük zât, bir Mürşid-i Kâmil, müceddid gelmemiştir. Diğer üç vasıfla beraber hepsi de bu vasıflara sahip olarak gelmiştir. Lâkin ilk saydığımız üç vasıf kendisinde olmadan o vasıflar bende var diyebilir. Ama bu dördüncü vasıf kendinde olmadığı halde var diyemez. Çünkü herkes fakir fukaraya infak edip, dağıtıp, dağıtmadığını, evinde yedirip-içirip, içirmediğini herkes gözü ile görüyor.
5. vasfı: Mürşid-i Kâmil'in diğer bir alâmeti de Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. buyuruyor ki: “(Ve nünezzilü minel Kur'âni mâ hüve şifâün ve rahmetün lil mü'minîne velâ yezîdüz-zâlimîne illâ hasârâ) Biz, Kur'ân-ı Kerim'i mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik. Zalimlerin ise yalnızca ziyanını arttırır.”[16]
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz. “(El Kur'ânu hüve devaün) Kur'ân bütün ilaçtır.”[17] buyuruyor. İşte Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa var. İsm-i Azam, Kur'ân-ı Kerim'in içindedir.
Ünvanı hacı, hoca, müftü, vaiz, Kur'ân Kursu hocası olup, Kur'ân öğretiyorlar. Bunlar bu zamana kadar Kur'ân okuyupta kaç hastayı iyi ettiler, böyle bir şey var mı? Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa, bu rahmet yok mu? Var. İsm-i Azam Kur'ân'da mı? Kur'ân'da. Bu zamana kadar ne yaptın? Hiç bir şey.
Kur'ân-ı Kerim'de barut var, kurşun var, azze var. Amma bunları hedefine yetiştirecek iyi bir tüfek, iyi de bir nişancı lâzımdır. İşte müceddidin hakikisi Allah'u Teâlâ'ya sevilen Evliyaullah, büyük Mürşid-i Kâmil'in kalbi, okuması iyi tüfek, iyi nişancı gibidir. Hastalık, maraz, illet bunlarda hedef gibidir. Bu zât okuduğu zaman kurşun gibi, o hastalık geçer. Kur'ân'ın şifası açığa çıkar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Evliya kendi kerâmetini saklasın.”[18]buyuruyor. Ama bunu Kur'ân'ın şifasını, okumayı aşikâreye çıkartmayı Allah'u Teâlâ yasaklamıyor bilâkis emrediyor. Kur'ân'ın şifasının ve rahmetinin meydana çıkması lâzım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evvelki Peygamberlerin, Mürşid-i Kâmillerin, büyük Evliyaullahların okuması ile dertliler deva bulur, hastalar şifa bulur, müşkül işler hallolur. Bu gizli değil, açıktır. Uzaktan, yakından herkes onun yanına gelir, orda kalır. Orada kaldığı müddetçe müşkülü hallolur, derdine deva bulur. Bunu Kur'ân-ı Kerim'in bu şifasını bu zamanede Bilâl Babam'ın kabrine gelen burda okunanda oluyor. Bir adama derler ki: “Sen sözünde doğru musun?” “Evet doğruyum” der. “Sen sözünde doğru, haklı isen müslüman, ehl–i kıbleden yalan söylemeyecek iki şahit getir,” derler. O iki şahit getirir de şahidi dinlerler “bu adam doğrudur” derler. O kimse iki değil iki yüz şahid getirir. O şahidler de “Ben hastaydım, bunun yanına geldim, iyi oldum, müşkül işim halloldu, sıkıntıdaydım kurtuldum, şöyle oldu, böyle oldu” diye yüzlercesi anlatır. Bir adam iki şahid getirirse ona inanılıyor da, bu yüzlerce şahid getiriyor. Buna neden inanılmıyor? Hem de güneş gibi aşikaredir. Güneş doğmuyor, yok demekle kimseyi inandıramadığınız gibi Bilâl Babanın okumasında da bir şey yok demekle kimseyi inandıramazsınız.
6. vasfı: Yine hadîs-i şerîfte; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Resûlullah! Biz o dediğin zâtı, o Mürşid-i Kâmil'i nesinden bilelim? deyince buyuruyor ki:
- “(Bis-sâhâ-i ven-nasihati lil müslimîn) Onu cömertliğinden, halka ve müslümanlara bol nasihatından bilirsiniz”[19] buyuruyor.
Nasihatı, bütün müslümanlara en gerekli olan konulardan âyetten, hadîsten, edille-i şer'iyyeden vaaz eder. “(Bis-sahâ-i) Cömertliğinden bilirsiniz.” ve “(Vennasihatı lil müslimin) Müslümanlara bedava, bol nasihat ettiğinden bilirsiniz.” İnsanı ayıktırıcı söz söylemiyor, ilm-i ledün'den vaaz etmiyor, konuşmuyor, bu hâller kendinde zuhur etmiyorsa yine olmaz. Bu şartların hepsinin olması gerekir.
7. vasfı: Yanına gelip oturanlarda usanmak olmaz. Yanında cemaat ne kadar dursa usanmaz, sıkılmaz. Bir insan kahveye gider, kağıt oynar, üç-beş saat geçince usanır, bıkar. Bir insan başka bir mesleğe girer, biraz çalışır ne kadar hevesli olursa olsun sonunda usanır. Her şeyde bu (usangınlık) bıkkınlık olur. Ama bunda bıkkınlık olmaz. Yanına millet ilk geldiğinde aşkı, feyzi, sevgisi, muhabbeti az olur. Yanında durdukça, durdukça, aşk, feyiz, muhabbet çoğalır. Yanına gelen adam bu vaazın, nasihatın, biraz daha uzun sürüp devam etmesini ister. Onun cemaatında bulunanlar kim olursa olsun küfrü inadî değilse diğer mü'min, kâfir münâfık, fasık ne kadar oturursa otursun kalkıp gitmek aklına gelmez. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına gelen kâfirlerin çoğu müslüman oldu. Münâfık fasık'ta müslüman oldu. Yalnız Peygamberimizin her sözünü tam kabul edemediler. Bir alâmeti de budur.
Yanında durdun, biraz daha durdun, bu alâmetler kendinde yok, üstelik kalkıp gitmek de istiyorsun. Fakat bazı kimseler o meclislerde duramaz, canı sıkılır. Zâten o kimse ya zahiren ya batınan hastadır, onlar müstesnâ. Ama Allah'u Teâlâ'yı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i seven, bilen o meclislere aşık olup arayan bir kimse O'nun meclisinde durdukça durası gelir. Çünkü ilm–i Ledünden söylüyor. İlm-i Ledün zuhur ediyor. Hatta diyebilirim ki küfrü inadi olmadıktan sonra kâfirde olsa sözü tesir eder, düzelir. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kâfirlerin bir çok meclislerine gidip mübarek sözleri mucizeleri ile onları imana getirdi. Bu da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vekili olduğuna göre sözü peygamber sözü gibidir.[20] Onun için buda aynı yola getirir. Küfrü inadi ise kalbi, gözü, kulağı mühürlenmiştir,[21] düzelmez.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
“Ben ilmin şehriyim Ali' de kapısıdır…(ilâ âhir).”[22] Bu ilim; maneviyat ilmi, ledün ilmidir. Musa (Aleyhis-selâm)'nın Hızır (Aleyhis-selâm)'dan; Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'in Veysel Karani Hz.'den öğrendiği ilimdir. Yunus Emre Hz.'nin Taptuk Şeyhin kapısında on sekiz sene sırtıyla odun çektikten sonra öğrendiği ilimdir. Bu ilim kendisinde olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:
“Ulema meclisinde olursanız ilminiz artar.” Bu hadîs-i şerîf çok güzel açıklıyor. “Siz, ulema, âlim, hoca, vaaz meclisinde olursanız ilminiz artar. Hükema meclisinde ilm-i hikmet, Mürşid-i Kâmil meclisinde olursanız (yuhyi kalb) ölü kalbiniz dirilir.”[23] buyuruyor. Yani bir vaiz vaazda söyler söyler ve millete öğretir. Ama bunu yapan yoktur. Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın der fakat millete yaptıramaz. Çünkü kalbleri ölüdür. İnsanın kalbi bir tarlaya benzer. Tarlanın içini çalı, diken, ot bürümüş, tarla sürülmemiş. Oraya ne kadar tohum eksen hepsi boşa gider. Kalb tarlası da böyledir. İçini günah kaplamış, o tarla güzelce bir kötenle sürülecek, onun üstünden ikinci bir sefer tekrar sürülecek, tekrar tekrar sürülecek tarla toprak köpürecek ve ekin zamanı gelince o tarlaya ne ekersen onu yetiştirir. Sen onun kalbine bak. Seher vaktinde kalkıp Estağfirullah el azim, Estağfirullahel azim diye beş yüz ders ver. Her gün beş yüz sefer Estağfirullah el azim çekerse onun kalbi kötenle sürülmüş ve temizlenmiş gibi olur. Ondan sonra günde beş yüz sefer seher vaktinde kalkıp salâvat-ı şerîfe çektirme ile onun kalbini ikinci bir sefer sür. “Lâ ilâhe illallah” zikri ile bir daha sür. Lafz-ı Celâl “Allah, Allah” ismi ile de sür. Onun kalbi tam imar olsun. O tarlaya ne eksen olur onun gibi o artık ne dersen onu kabul eder, yapar. İşte âlim meclisinde bilginiz artar. Hükema, ilm-i hikmet meclisinde olursanız ölmüş kalbiniz dirilir ve yaptığın vaazı harfi harfine yerine getirir, yapar. Çünkü kalp diridir.
Sakal bırakmak sünnet mi? Sünnet. Sevap mı? Sevap. Zahir âlimlerinden yetmiş-seksen yaşını geçtikleri halde sakal bırakmayanlar var. İşte bunlar biliyor ama yapmıyorlar. Misvak kullanmak sünnet mi? Sünnet. Bunu zahir âlimlerden bir çokları yapmıyor, neden? Biliyor yapmıyor?
Tarak sünnet mi? Sünnet. Saç bırakmak sünnet mi? Sünnet. Kuşak sarmakta sünnettir. Bu sünnetler niye yapılmıyor. Söyleme var, bilgi var, yapma ve uygulama yok. Şalvar giyme hakkında hadîs-i şerîf var.[24] Bu hadîs-i şeriflere göre sünnettir, niye yapılmıyor? Bilgi var ama yapma (amel) yok. Dervişte bilgi yok, zannedersin ama duyar duymaz yapıyor. Zahir alimin kalbi ölü, dervişin kalbi sağlam ve diridir.
Gece kalkıp ibadet yapmayı, Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyurduğu için bizim de yapmamız lâzım. En azından sünnettir. Bunu niçin yapmıyorlar? İşte bilgi var, uygulama yok. Çünkü kalbi dirilmemiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de gece kalk ibadet et, tesbih çek, istiğfar yap. Gecenin tümünü ibadetle sabahla; gece yarısından sonra sabaha kadar ibadet ile sabahla; gecenin üçte biri kalınca ibadetle sabahla diye âyeti kerimeler gayet çoktur.[25]Bunlar niye yapılmıyor, okuyor biliyor, yapmıyor. Ama bunu bir derviş duyunca yapıyor. Çünkü kalbi sağlam ve diri, öbürünün kalbi ölüdür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Siz çarşıda gezerken bazı adamlar görürüsünüz, onları diri zannedersiniz onlarda kalp yok ölüdür.”[26] buyuruyor. Siz diri adam ile konuşmuyor, ölü ile konuşuyorsunuz. Kalbi ölü. (Allah muhafaza etsin).
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
RvP 13:52 12.02.19
8. vasıf: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kâfirler gençliğinde “Muhammed'ül-Emin” en güvenilecek, en doğru, en emniyet edilecek adam dediler.[27]
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in “Muhammed'ül-Emin” olduğu gibi Mürşid-i Kamilde emniyet edilecek adam olur. Yani sıkılan herkes malını, canını, namusunu kendisine güvenip emniyet edebilir.
Allah'u Teâlâ için seven hakiki dostun alâmeti üçtür;
Dostunun malını kendinin malından ziyade kayırır;
Dostunun canını kendi canından ziyade kayırır;
Dostunun namusunu kendi namusundan ziyade kayırır.
Bu halk arasında kesin muhakkaksa işte hakiki dostun, mü'minin alâmetidir.
Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Hz. Osman (Radiyallahu anhu), Hz. Ali (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e neleri varsa hepsini verdiler. İşte malını malından fazla kayırıyor. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e seksen bin altın verdi. Hz. Osman (Radiyallahu anhu) bütün servetini sarfedip, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dediği yolda malının hepsini harcadı. Bir seferinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bin akçe vermiştir. Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'de öyledir. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) gider kâfirleri vurur, kırar kaleleri alır, ganimet malını getirir, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e verir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dağıtır, içinden birşey almazdı. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vermeyi malını malından, canını canından fazla kayırıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Uhud Cenginde yaralanıp yere düştüğünde Ashâb geldi. Zübeyr (Radiyallahu anhu) ve Talha (Radiyallahu anhu), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kılıç havadan gelirken, O'na kılıç değmesin, bana değsin diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine atıldı. Kılıç birisinin kolunu, diğerinin ayağını kesti. Ebû Deccane de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in düştüğü kuyuya bütün kâfirlerin mızrak attıklarını görünce, kendi gövdesini köprü olarak kuyunun üzerine attı.[28]Kuyunun boş kalan yerinden kâfirler mızraklarını atıyorlardı. Esma bint-i Zem'a ismindeki kadın da kuyunun açık kalan yerine, kendi vücudunu köprü olarak attı. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in canını kendi canından fazla kayırıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke-i Mükerreme'de çok sıkıştırıldı, Ashâbdan bir kısmını öldürmeye başladıklarında Ashâb:
- Yâ Resûlullah! Sen de gel, kaçalım, buradan gidelim deyince, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların hepsini Habeşistan'a hicret ettirdi, kendi hicret etmedi. İşte onların canını kendi canından fazla kayırıyor. Taif'te çocuklar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i taşladıklarında Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'a çok taş değdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e de çok taş değdi. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) koma haline düştü. Üç gün gözünü açamadı.
Cebrail (Aleyhis-selâm):
- Allah'u Teâlâ beni sana gönderdi, senin emrine verdi. İstiyorsan şimdi Taif'i batırayım, diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), hem kendine taş değiyor, hem de “Onları batırma ilerde müslüman olurlar” diye yalvarıyordu.[29] İşte müslümanın değil de ilerde müslüman olacağın canını kendi canından ziyade kayırıyor. İşte Mürşid-i Kâmil'de mü'minlere karşı bu vasfın olması lâzımdır.
Namusunu namusundan fazla kayırma şöyledir: Cebrâil (Aleyhis-selâm), İsrâfil (Aleyhis-selâm), Mikâil (Aleyhis-selâm), Lut (Aleyhis-selâm)'un kavminin yanına genç erkek şeklinde geldiler. Lut (Aleyhis-selâm)' un kavmi bu gelen gençlere tecavüz etmek için geldiklerinde, bunların namuslarına bir şey olmasın diye Lut (Aleyhis-selâm) kapıyı açmadı. Azgın kavim duvarı delmeye başladı. Misafirlere kötülük yapıp tecavüz edeceklerdi. Lut (Aleyhis-selâm)'un bütün imkanları kesilmiş onlara imkânsız söz dinletemiyor. O zaman; “Onların yerine benim kızlarımı götürün.” diyor.[30] İşte onların namusunu kendi namusundan fazla kayırıyor. Şart Allah için hakiki dost olması lâzımdır.
9. vasıf: Başına sık sık ibtilalar gelir. Her ibtilanın gelip geçişinde şanı, şerefi artar, millet tarafından daha fazla tutulur ve sevgisi daha çok artar.
Hapislik olur, sürgüne gider, çekişme, dargınlık olur. İllet (hastalık), gıllet (kıtlık), zillet (halk arasında hor olmak, kötü gözle görülmek). Bunun üçünden birisi kendinin başından eksik olmaz. Sık sık biri gider, biri gelir. Bütün Peygamberler ve Evliyaullahlarda bu olmuştur. Mürşid-i Kâmil'de de bunun olması lâzımdır.
10. vasıf: Allah'u Teâlâ kendine bir nusrat, bir heybet verir. Sevende sevmeyende kendisine saygı göstermeye ve hürmet etmeye mecbur kalır. Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:
(Sûre-i Ahzab, Ayet 26)
“Kâfirlerin kalblerine korku koyarım.”
Ebû Cehil, bir adamı çalıştırmış, parasını vermiyordu. Adam, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına şikayete geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Yanına gidelim” dedi. Beraberce evine geldiler. O anda Ebû Cehil evinde: “Muhammed'e yalnız rastlasam şöyle döverim, böyle hakaret ederim.” diyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kapıya vurdu. Ebû Cehil dışarı çıktı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sert bir şekilde: “Bu adamın parasını niçin vermiyorsun? Şimdi bu parayı buradan almadan gitmeyeceğim.” dedi. Ebû Cehil çok telaşlı olarak içeri girdi, parayı getirdi, verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) geri döndükten sonra Ebû Cehil'in yanındakiler;
- Hani sen, “Muhammed'i tenhada görsem döveceğim, hakaret edeceğim” diyordun. Görür görmez parayı verdin, dediler. Ebû Cehil; “Görmediniz mi?” Onlar: “Neyi?” dediler. O: “Muhammed'in omuzunun üzerinden süngüleri uzatıp göğsüme dayadılar. Vermem desem beni öldürecekti. Onlar; “Biz öyle bir şey görmedik.” dediler. Ebû Cehil onlara; “Muhammed bana sihir yaptı, aldattı” [31] dedi.
Musa (Aleyhis-selâm), Firavun'un yanına gelince değneği yere attı, değnek bir mil (1800 metre) uzunluğunda bir yılan oldu.[32] Firavun'un sarayının etrafını bedeni ile dolandı, Firavun'un sarayının kubbesini iki dişinin arasına aldı, çekti kopardı. Kafasını, boynunu da oradan aşağıya uzattı. Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu. Yirmi dört saatte kırk sefer tuvalete gitti. Herkeste “Firavun Allah'tır, Allah tuvalete gitmez” görüşü vardı. Firavun da tuvalete ulaştıramayıp bütün her tarafı kirletti. O zamana kadar tuvalete gittiğini saklıyordu. İşte hakiki bir Mürşid-i Kâmil'de de bu Musa (Aleyhis-selâm)'ın heybeti olacak.
11. vasıf: Allah için sever, Allah için buğzeder. Kureyşliler; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e geldiler, sana istediğin kızı alalım. İstediğin kadar para verelim. İstediğin her ne ise yapalım. Bizim putlarımızı inkâr etme dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); “Güneşi sağ elime, Ay'ı da sol elime koysanız yine beni Allah'u Teâlâ'nın yolundan çeviremezsiniz” buyurdu.
Şimdi peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
“En hayırsız âlim, zengini Allah için değil, malı için ziyaret edendir. En hayırlı zenginde âlimi ilmi için ziyaret edendir.”[33]
En hayırsız âlim; Allah'u Teâlâ'nın kendisine vermiş olduğu en kıymetli ilmi, en kıymetsiz olan dünya malına değişir. Ayet-i kerimede: “Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın.”[34]dünya malının hepsi azdır. Ayet dünya malına satılmaz ve “İlmiyle amel etmeyen âlim, kitap yüklü, (Tevrat'ı yüklenmiş) merkebin misali gibidir.[35] Merkebe kitabın ağırlığından başka birşey kalmaz. İlmi ile amel etmeyen âlime de ilmin mes'uliyetinden başka bir şey kalmaz” demektir.
Bize “Her rast gelene nasıl ders veriyorsunuz? Niçin seçmiyorsunuz?” diye soruyorlar. Buna karşı deriz ki:
“Muhakkak ki, sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedir…(ilâ âhir)”[36]
“Sana biat etmeye geldikleri zaman biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[37]
Sana biat etmeye geldikleri zaman zina etmeyeceklerine elleri ile ayakları arasında bir günah işlemeyeceklerine çocuklarını diri diri kuma gömmeyeceklerine dair kendilerinden söz al, biatlarını kabul et. Bu ayet bu günahı yapanlara söylüyor. Öyleyse herkese biat verilir. Ben geldim bizi tarikata girdirmedi diye bizden davacı olmasın. Tarikatı verdik yapmadı diye biz kendinden davacı olalım.
Her adamın tevbe edip tarikata girebileceğini, bunda da tereddüt edilmeyeceğini Allah'u Teâlâ bu âyetle bildiriyor. Bu âyete göre, biz tarikata girmek isteyenlerin hepsini kabul edip hepsine ders veririz.
Ders vermek için imtihana tâbi tutulacağına, tehirleneceğine, çalışma durumu hoşuna giderse ders verebileceğine, hoşuna gitmezse ders vermiyeceğine dair ellerinde en ufak bir delil yoktur. “Siz ihvanı çoğaltınız”[38] “Rabbiniz utangaçtır, iyilerin içinden kötüleri seçip azab etmeye utanır.”[39] Bu ve bu gibi hadîslere göre bizim ihvanı çoğaltmamız, her geleni kabul etmemiz lâzım.
Biz kâr edersek şeytan zarar eder. Biz zarar edersek şeytan kâr eder. Aradaki adam ya şeytana tâbi olacak veya bize tâbi olacak. Bize tâbi olsun, şeytana tâbi olmasın. Onun için kabul ederiz. Kabul etmezsen düşmana (şeytana) esir veriyorsun. Biz ona ders verelim yapmamışsa yarın mahşerde:
“Yâ Rabbi! Biz ders verdik kendisi yapmadı,” deriz. Bizden mes'uliyet gider. Bu insanların hepsi hem Allah'u Teâlâ'nın kulu hem de Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetidir. Kulluk yapmayıp asi gelenlerden haşa sümme haşa ne Allah'u Teâlâ ne de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mes'uldür. Onların emirlerinin aksini yaptıklarından dolayı kendileri mes'uldür. Evvelce Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in elinden tutup biat edip ümmet olduktan sonra azdırdıklarından murtad olarak dinden çıkanlar oldu. Bunlardan haşa! Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mes'ul müdür? Hayır.
Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'ye Nehrevan Cenginde kendi askeri dinden dönüp, isyan etti. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) onlardan onyedi bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Kendi askerinin dinden çıkmalarından ve kendine karşı gelenlerden Hz. Ali (Radiyallahu anhu) mes'ul müdür? Hayır. Öyle ise bizim yanımıza gelip ders alıp, tarikata girip sonunda azdıranlardan niçin biz mes'ul olalım! Bizden büyük Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), O'ndan da büyük Allah'u Teâlâ'dır. O'nun kulu, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti ve daha sonra bizim tarikatımızdaki olan bir kişi azdırırsa, azdırtmamasıda gerekiyorsa, o Allah'u Teâlâ'nın kulu, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in de ümmetidir. Onların azdırtmaması lâzımdır. Biz bildiğimiz kadar doğru ve haklı yolu Allah'u Teâlâ'nın emrettiği şekilde emredip, yasakladığı şekilde söylersek bizden vebal gider ve bütün mes'uliyet kendinde olur. O derse ki:
- Yâ Rabbi! Ben yanlarına kadar gittim, ders vermediler, yanlarına koymadılar, diye bizden davacı olmasın da yapmadığından dolayı kendisi mes'ul olsun. Yaparsa hem biz hem de kendi kazanır. Biz tarikata girdirelim, ders tarif edelim, yapmazsa kendi zarar eder, biz mes'uliyetten kurtuluruz.
Tarikata girip çalışanlardan ileride kimin düzelip, düzgün çalışacağı; kimin düzgün iken ileride sapıtacağı belli olmaz. En usta şoförün bir tarafı uçurum olan bir yolda ufak bir hatası sonucunda arabanın içindekilerinin ölümüne ve arabanın parçalanmasına sebep olacağının bilinmediği gibi bu da bilinmez. Yalnız Şeyh kendisine tehlike gelmezden evvel tehlikeyi, tehlikeye karşı alacağı önlemleri haber verir. Doktor hastaya tam teşhis koyup, ilacını yazıp, tedavisini tarif eder. Hastanın ilacını tam alıp, tedaviyi uygulaması lâzımdır. İlacı başka alır, uygulamayı değiştirirse, doktorda kabahat kalmaz. Şeyhin yapacağı, müridin yapacağı da aynı bunun gibidir.
Tarikatta binlerce, onbinlerce kişinin içinden bir kaç kişi sapıtmışsa, azdırmışsa, tarikata leke getirmez. Onun karşılığı yüz binlerce, milyonlarca kişi hiç ibadet yapmazken ibadet yapmış; çok sapkın yolda iken düzelmiştir. Evvelce ibadeti tam yapamazken, gece kalkıp teheccüd kılıp, istiğfarla, namazla, ibadetle sabahlamaya başlamıştır. Bu göz önüne alınır. Tarikattan azanlara “tarikat sebep oluyor” diyorlar. Şeriattan azanlara kim sebep oluyor? Tüccarlar ticaretle uğraşırken binlercesi zengin olmuş. İçinden bir kaç kişi malını içki, kumar gibi şeylerde batırmışsa işte tüccarların sonu budur. Tüccarlık yapmayın, demek ne kadar yanlışsa tarikata leke sürmek, kötülemek isteyenlerinki de o kadar yanlıştır. Yalnız Şeyh hakiki Şeyh değilse veya müridte verilen dersi değil, izinsiz Esma çekmek veya dersinden çok fazla ders çekmek gibi şeyler olursa o mürid meczup olur. Onun yüreğine sıkıntı gelir. Hatta böyle devam ederse sonunda deli olur. Şeyh hakiki Şeyh ise, mürid verilen derslerin dışına çıkmıyorsa ona bir şey olmaz.
“Günah-ı kebair işlediği için ameli kabul olmaz. Hele tarikata hiç giremez,” sözleri yukarıdaki âyetlere göre ne kadar yanlıştır. Allah'u Teâlâ affedeceğini kimseye sormadan affeder. Affetmeyeceğini de kimseye sormadan affetmez. Allah'u Teâlâ senin kalbinin içini bilir, buna not verir. İnsanlar, insanların dış görünüşüne bakar, ona not verir. Allah'u Teâlâ, çok günah işlemiş fakat sıdk ile tevbekâr olmuş, kalbini düzeltmiş, seher vakti çok ağlamış, istiğfar etmiş kulunu affeder. Birisinin de dışı iyi, görünüşü çok âlim ama kalbinin içi kibir, ucup, riya, ahlâk-ı zemime ile dolu yahudi mahallesi gibidir. Bunun ikisini de Allah'u Teâlâ bilir. Niyetine ve kalbinin içindekine göre muamele eder.[40]
Hakiki Şeyh öyle olmalıdır ki; Avcı var tek tüfekle kapısının önündeki dut ağacının başındaki serçeyi avlar, başka bir yere gitmez. Avcı var ki, hızlı koşan yavuz ata biner, eline kement alır, atla vahşi bir geyiği kovalaya kovalaya arkasından yetişir, boynuna kement atar, tutar ve eve getiririr. Evde yemler ve ehlileştirir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de dünyaya bir tek geldi. Ashâbın hepsi kâfirdi. Peygamberimiz Salallâlu aleyhi vesellem) mucize atına bindi, ilm-i Hikmet kemendini eline aldı, vahşi olan putperestlere ve bütün gayri müslimlere yetişip kementle yakaladı, ehlileştirdi ve müslüman etti. Ashâbın hepsinin evveliyatı böyle idi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Bedir Cenginde harb eden askeri üç yüz on üç kişi idi. Bir onun kadar veya biraz fazla, harbe katılmayanlar olmuştu. Harbe katılabilecek ümmetinin hepsi o zamanda tahminen bin kişi idi. Uhud Cenginde onun iki katı, Mekke'nin fethinde ise üç bin kişi olup, on senenin içinde kendisi ile birlikte harb eden üç bin Ashâbı oldu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu harblerde savunmada idi. Ancak kendi kendilerini koruyabiliyorlardı. Çünkü fütuhat yoktu. Allah'u Teâlâ harbin sonunda sadece harbi kazanacak kadar fütuhat veriyordu. Artışta çok azdı. On sene içinde üç bin kişi...Kalan on üç senelik ömründe fütuhat açıldı, zaferler sıklaştı, her üç ayda yeni bir yer fethedilirdi. Kendiliğinden müslüman olan (İslâmiyeti kabul eden) yerler de çoğaldı. Allah'u Teâlâ futuhat vermezse ilerleme çok ağır, çok zor olurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e önce fütuhat açılmamıştı. Mekke'nin fethinden sonra fütuhat açıldı. Veda haccında kendi ile beraber Kâbe'yi tavaf eden ümmetinin sayısı yüz yirmi bin olmuştu. En az onun beş katı kadar da hacca gelmeyen vardı. Bu ümmetin en az bir milyonunun hepsi kâfirken, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) atla kovalaya kovalaya yetişip, kementle tutup ehlileştirmiş, İslâm dinine çevirmiş oldu.
Yine bir müridin, bir tarikatın ilerlemesi ve zahiren harbi kazanmak için fütuhat lâzımdır. Bâtınan nefsine ve şeytanına galip gelmek için ilk defa fütuhat olması lâzım. Allah'u Teâlâ bütün zorlukların hepsini kolaylığa çevirir. Her yönüyle yardım eder. Bunun için fütuhat şart. İbadetlerin sonunda da fütuhat lâzım. Allah'u Teâlâ bazen fütuhatı keser, insan o zaman aczini iyi bilir. Bir şey yapamaz sıkılır, Allah'u Teâlâ'ya yalvarır. Allah'u Teâlâ müşküllerini düzeltir. İbadetin sonunda fütuhat açılınca o fütuhat kesilmez, dünyaca, âhiretçe ilerlemesi, ibadeti, her şeyi düzelir, devam eder. Ondan evvel mürid bazan terakkide olup her şeyi kolay olur. Bazan tenezzülde olup, kalbinde, yüreğinde bir sıkıntı, işinde bir dolaşıklık olur.
Allah'u Teâlâ savaşta fütuhat verirse, zafer çabuk kazanılır. Uhud Cenginde, Allah'u Teâlâ fütûhat vermedi, bozuldular. En sonunda harbi tam kaybetmiyecek kadar fütuhatı verdi. Huneyn ve benzeri harblerde onlardan çok zor, çok ağır şartlar altında harbettiler. Fütuhat kendiliğinden gerçekleşti, savaşı kazandılar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin girdiği harpte muhakkak futuhat vardı. Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) eliyle fütuhat verirdi. Bu da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye duasındandı. Bir harbte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Ashâbı bozulmuşlardı. Kâfirler galip gelmişlerdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir avuç toprağı okudu, üfürdü ve kâfirlerin üzerine saçtı. O toprak her kâfirin gözüne gitti ve kör oldular, kör olunca da onları öldürmesi kolay oldu ve zafer kazanıldı. Allah'u Teâlâ fütuhat vermeyince Uhud cenginde müslümanlar zaferi kazanmışken, kâfirler geri dönüp müslümanları bozdular.
Biz âlimler, tarikatçılar şöyle olmamız lâzım:
Anası, babası kendisi müslüman ama İslâmiyetten uzak, hem onları hem de İslâmiyetten azmış sapmışları hatta büsbütün uzaklaşmış, İslâmiyeti kabul etmeyenleri yola getirmemiz lâzım. Bu Allah'u Teâlâ'nın emri, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den kalan büyük bir sünnettir.
Hz. Pir gayri müslim, mecusi, putperest gibilerden on bin kişiden fazlasını hem müslüman, hem mürid edindi. Diğer tarikat pirleri de bir çok kâfirleri hem müslüman, hem mürid edinmişlerdir. Kişi evinden ders almak için çıkmış, buna ders tarifini bir çocukta yapar. Bizim, azgın ve sapkınları yola getirmemiz lâzımken onlardan kaçmak olmaz. Kendisi müslüman, dersli onun tarikatından benim tarikatıma geç, onun şöyle yanlışı var, biz şöyle doğruyuz gibi sözlerle bunları bölüşemiyoruz. Bizim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) milyondan fazla kişiyi hepsi kâfirken kendi sağlığında müslüman edip, ümmet edindi. Kendisinde görülen kırkbin mucizenin her birinde bir çok kâfir müslüman oldu. Pirlerimiz, büyük Mürşid-i Kâmiller milyonlarca kâfiri müslüman edip sonra mürid edindiler. Biz ise müslümanları birbirimizden ayırmak kendi safımıza çekmek, taraf tutmak, günâhkardır diye huzuruna kabul etmemek gibi şeyler yapıyoruz. Safımıza geleceklere çok zorluk gösterip “şu dersi çek, bu dersi çek. İstihare et, seni beğenirsem sana ders veririm” deniliyor. Beğenmezse hiç ders vermiyor. Birisi vahşiyi yakalayıp ehlileştiriyor, birisi ehlileşmiş olana bakmıyor. Yanına gelip tarikata gireceğim diye yalvarana zorluk gösteriyor. Allah'u Teâlâ müslüman olacağa zorluk göstermiyor, biz mürid olacağa niçin zorluk gösterelim? Hakiki Şeyh bütün insanlara hem bu dünyada hidayet yolunu göstermeli, hem de âhirette rehber olmalıdır.
Bilâl Babama; Giresun'da iken bir adam “Sizin dersiniz (tesbihiniz) ne kadar?” diye sorar. Babam: “Her namaz sonunda otuzüç Sübhanallah, otuzüç Elhamdülillah, otuzüç Allahu ekber” der. Adam; “kolaymış” diyor. Bilâl Babam huzur, rabıta, çok basit şeyler tarif ediyor. Çünkü fazla ders verse çekemeyecek ve tarikatada girmeyecek! Adam bir müddet sonra “daha fazla çekebilir miyim?” diyor. Babam beşyüz dersi tarif ediyor. Bir müddet sonra tekrar daha çekilecek ders var mı? Babam; ikibinbeşyüz dersi tarif ediyor. Adam yine bir müddet sonra “daha çekilecek ders var mı?” Babam: “Gece kalkarsın, oniki rek'at teheccüd kılar, sekizyüz Bismillahirrahmanirrahiym, ikiyüz esselâtü vesselamü aleyke ya Resulûllah,” ve huzur, rabıta vs. hepsini tarif ediyor. Yine o adam babamın yanında iken bir başka adam daha gelmiş o da; “Sizin dersiniz ne kadar acaba ben çekebilir miyim?” diye sorar. Bilâl Babam: “Bizim dersimiz; otuzüç Sübhanallah, otuzüç elhamdülillah, otuzüç Allahu ekber. Bunları her namaz sonunda çektiğimiz için bunlarda ders sayılıyor.” O adam gittikten sonra ilk ders alan adam; “Baba! Sen beni de ilk defa bu otuzüç ile kandırdın. Bende otuzüç ile başladım. Bu otuzüçün arkası hiç bitmiyor. Gece kalkıp sabahlara kadar ibadet ediyorum.” diyor. Peygamberimiz (Sallâhu aleyhi vesellem) Hadîs-i şerîfin'de; “Kolaylık gösterin zor gösterenden olmayın, heveslendirici olun, nefret ettirici olmayın, müjdeci olun, korkutucu olmayın”[41] buyuruyor. Yine Hadîs-i şerîf'te; “Siz herkesin aklının kavrayabileceği, kabul edebileceği kadar konuşun”[42] buyuruyor. Bunun için, bizim hepsini kabul edip, herkese kolaylık göstermemiz lâzımdır.
Bir kadın öğretmen Allah yok diye iddia ediyor. Kendi bilgisine de çok güveniyor. Bu kadın öğretmene diyorlar ki: “Bir Bilâl Hoca var. Karşısında kimse konuşamıyor. Eğer onu da susturursan senin tahsilli olduğunu biliriz,” diyorlar. Öğretmen Bilâl Babamın yanına kadar geliyor:
- Ben seninle imtihan olmaya geldim. Ben Allah yok diyorum, sen var diyorsun. Ben sana Allah'ın yokluğunu isbata çalışacağım. Sen bana Allah'ın varlığını isbata çalışacaksın. Yalnız âyet, hadîs, kitap okumayacaksın. Gözle görülen elle tutulan şeylerle birbirimizi iknaya çalışacağız. Sen kazanırsan ben söz veriyorum, senin tarikatına girip namaza başlayacağım. Ben kazanırsam, sen tarikatı terk edip sakalını kestireceksin. Ben Allah'ın yokluğunu ispat edeceğim. Sen ise bana Allah'ın varlığını isbat edeceksin. Hangimiz kazanırsak diğeri ona tabii olacak.
Bilâl Babam:
- Olur, diyor. Öğretmen soruyor:
- Gözle görmediğin, el ile tutmadığın, kokusunu almadığın, değmediğin, dokunmadığın bir şeyin varlığını ne ile tasdik edersin? Allah'ı gözü ile gören var mı? Yok. Eli ile tutan var mı? Yok. Kokusunu alan var mı? Yok. Kendisine dokunan (değen) var mı? Yok. Sen diyorsun ki, şu odanın içinde bir şey var. Ben diyorum ki, yok. Sen var diyorsun. Ben sana diyorum ki, gözünle gördün mü? Elinle tuttun mu? Kokusunu aldın mı? Dokundun mu? Hiç birisi yok. Öyleyse bu odanın içerisinde hiç bir şey yok. Aynı onun gibi, Allah'ı gören, konuşan, kokusunu alan, dokunan yok. Demek ki, odanın içinde bir şeyler olmadığı gibi Allah var dediğinizde yine aynıdır, diyor. Bilâl Babam cevap veriyor:
- Seninle ikimiz düz bir ovada gittiğimizi farzedelim. Yolumuzun üzerinde bu ev büyüklüğünde bir taş dört ile beş metre kadar yerden yüksekte (havada) dönüyor. Ne yaparsın? Öğretmen:
- Araştırırım! Nasıl, ne şekil döndüğünü, kim tarafından, hangi kuvvetle dönderildiğini araştırırım, diyor. Babam diyor ki:
- Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünya da dönüyor. Bunların her birisini bir taş kabul edelim. Allah'u Teâlâ yoksa, bunlar kim tarafından nasıl döndürülüyor. Araştır bana haber ver. Öğretmen sükût ediyor. Babam da bir âdet vardı ki, itiraz edecek adamın yapacağı itiraz aklına gelmezse ona hatırlatırdı. Babam cebinden cep saatini çıkartıyor, orta yere koyuyor:
- Senin için bir çıkar yol var. Sen diyeceksin ki, şu saat nasıl kendi kendine dönüyorsa, ay, güneş, yıldızlar ve dünya da bu saatin her bir parçası gibi kendi kendine kurulmuş, dönüyor. Saatin döndüğü gibi dönüyor diyeceksin. Başka çıkar yol yok. Öğretmen:
- Tamam öyle, bu saat gibi kurulmuş, kendi kendine dönüyor. Babam diyor ki:
- Bu saatin zembeleği, yelkovanı, saat, dakika, saniye sayan ibreleri, içinin dişlileri bir fabrikadan, bir usta elinden geçmezse, bu saati yerli yerince takan bir insan ustası olmazsa, bu saat kendi kendine yapılır, kendi kendine takılır, kendi kendine çalışır mı? deyince, öğretmen yine sükût ediyor. Babam:
- Saat kendi kendine yapılmaz. Kendi kendine takılmaz, çalışmaz. Bu Dünya, ay, güneş ve yıldızlar da nasıl kendi kendine yapılır nasıl kendi kendine döner? Babam üçüncü soruyu soruyor:
- Her şeyin bir istinatgâhı var mı? Dayandığı bir yer var mı? Kuvvet aldığı bir yer var mı? Öğretmen:
- Evet, diyor. Bilâl Babam:
- Meselâ bir ağaç kökünden kuvvet alıyor. Ağaç kökünden kuvvet almazsa, ağaç çürür ve yıkılır. Bir evin temeli, onun istinatgâhıdır. Temel çürükse ev yıkılır. Evi tutan durduran temeldir. Bunun gibi her şeyin bir kuvvet aldığı yer vardır. İnsana yaşama gücü veren zahirde, görünürde yemek yemek, hava almak, su içmek, bunlar azalırsa hasta olur. Kesilirse ölür. İnsanın zahirde istinatgâhı da budur. Şimdi sana soruyorum. Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünyanın istinatgâhı dayandığı kuvvet aldığı yer nedir, neresidir, kimdir? Öğretmen yine sükût ediyor. Bilâl Babam:
- Allah'tır de, Allah'tır de korkma, Allah'tır de! Öğretmen:
- Evet haklısın, diyor. Babam diyor ki:
- Öyle ise bir saat evvelki verdiğin sözü yerine getirmen lâzım. Sen hem tarikata gireceksin, hem namazını kılacaksın. Öğretmen:
- Ben ancak sana verdiğim söz kadar yerine getiririm. Ben sana namaz kılarım, dedim. Ama saçımı örterim, uzun kollu giyerim, dudağımı boyamam demedim, diyor. (Çünkü o zaman kendisi öğretmen mevsimlik şapka giyiyordu. Maksadı beni bu vaziyette kabul et, diyecek. Babam bu vaziyette olmaz diyecek. O da ben sana sadece verdiğim söz kadar yerine getiririm diyecekti.) Babam:
- Sen namazını evinde kıl, başına döşek (yatak) çarşafı gibi bir şey ört, üzerine uzun sabahlık gibi bir şey giy. Bizim kadınların cuma hatimlerine devam et. Çarşıya nasıl çıkarsan çık, diyor. Aynı öğretmen bir ay kadar sonra Babamın yanına geldi. Başı örtülü idi. Babam:
- Sen başını örtmeyecektin, neden örttün, deyince öğretmen:
- Ben başımı örtmeyince utanıyorum.
(Sûre-i Hud, Ayet 114)
“Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de gündüze yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namaz kıl, çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır.”
(Sûre-i Nahl, Ayet 97)
“Her kim amel-i salih işlerse, ister erkek, ister kadın hakkı ile de mü'min olursa ona yeniden hayat-ı tayyibe (temiz hayat) veririm. (Evvelki hayatı ölür. Yeni bir hayat veririm, demektir.)
Öğretmende aynı oldu. Evvelki hayatı öldü, yeni hayat buldu.
(Sûre-i Ankebut, Ayet 45)
Cevapla
Sakaryalı 18:47 12.02.19
Mevla teala ilminizi bereketlendirsin inşallah hocam
Cevapla
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139