Tekamül & Kozmik EnerJi

Varlığın tek olduğunu idrak eden bilinçte, Allah'a teslimiyet vardır - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Tekamül & Kozmik EnerJi>Varlığın tek olduğunu idrak eden bilinçte, Allah'a teslimiyet vardır
LindaLi 19:03 28.04.21
Hakikate cahil olarak, bilincinin var olarak kabullendiği bedeni içersinde dünya(sın)da yaşadığını zanneden kimseler, üst bilinç seviyelerine göre diri, diri mezarların da yaşamaktadırlar. Üst bilinç sahibi zatlar “Fatiha” okunması gereken asıl ölülerin "Bedenleri diri, manaları ölü" olan kimseler olduğunu ifade etmişlerdir.
İnsan, tüm evrensel yapıyı meydana getiren tek deki yaratıcı düşünceyi (kozmik bilinci) kendi kapasitesi ölçüsünde ortaya çıkaran ve algılayabilen frekans dalga yapıdaki bilinç titreşimlerinden ibaret sınırlı terkipsel bir yapıdır.
Algıladığı/gözlemlediği her boyutu madde olarak değerlendiren bu yapı bulunduğu her boyut (dünya, rüya, ölüm sonrası, vb.) da mevcut veri tabanı tarafından, gelen frekansları kapasitesi (formatı) oranında yorumlayarak, madde yapılı bir dünya içerisinde yaşanıyormuş izlenimi, algılaması oluşturur.
Böyle bir bilince sahip yapı "tek varlık" şuurunun gelişmemiş olması nedeni ile kendisini "bütünden" ayrı bir varlık olarak algılar. Bu suretle de kendi sınırlı dünya(sın)daki yaşamını oluşturur. Nedensellik-sonuç ilişkisinin kuralları içine sıkışmış böyle bir bilince sahip insan artık kabre (bedensellik bilincine) girmiş ve farkında olmadan oluşturduğu dünya-sı kendisini hapsettiği mezarı olmuştur.
Bedensellik bilinci içersinde olan insan dünya(sın)da sahiplenmeler, kaygılar ve korkular yaşar. Yaşadığı deneyimlerin bütünle ilişkisini kuramaz. Bu durum sonuçta insanı yaşamla mücadeleye, yaşama direnmeye, kabulsüzlüklere ve kendisiyle çatışmalara, kısaca "cehennemini" yaşamaya zorlar.
İnsan, dünya yaşamında fark edemediği bu gerçeği ancak enerji bedeninin, biyolojik bedenini, terk ettiği, ölüm sonrası kavrar ve geride bıraktığı o güne kadar var zannettiği bedenin aslında tek’e perde vazifesi gören, bir yanılgı (illüzyon) olduğunu anlamaya başlar. Fakat çok geç kalmıştır.
“Onlara ölüm geldiğinde, rabbim beni (dünyaya) geri gönder de yapmam gerekirken, yapmadığım şeyleri yapayım derler. Fakat asla ölümü tattıktan sonra bir daha dünyaya geri dönemezler” (Mümin suresi/99-100)
Önemli olan insanın biyolojik beden algılamasında (dünya yaşamında) iken iş işten geçmeden bu hakikati fark ederek, bilincini formatlayıp yenileye bilmesidir. Bunu başarabilen bilinç algılayabildiği ölçüde kaynağını özünü sorgulamaya tefekkür etmeye başlar ve özüne, doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk "dikey" olarak insanın var olarak algıladığı cismani bedeninden, ruhani bedenine (özüne) yapacağı bir yolculuktur. Bu yolculuğa “Miraç” adı da verilir.
Bu hal, insanın dünya(sın)da yaşamına devam ederken, tefekkür ve çalışmalar neticesinde ulaştığı yüksek farkındalık ile oluşan bilinç sıçraması neticesinde, dünya(sın)ın ve varlığının aslında bir yanılma (illüzyon) olduğunun farkına vararak, yeni bir bakış açısı ile "evrensel sistemi" okumaya başlayıp, tek deki varlığının idrakine vararak, mezarından, beden kabrinden dirilmeye başladığı andır.
Öncelikle kişinin mezarından (beden kabrinden) dirilebilmesi, özünde var olan melek(e)leri kendinde açığa çıkarabildiği ölçüdedir.
Melek (bağlayıcı güç) zihnin birimselliğinden kaynaklanan yaşayışı teke bağlayarak, varlığın gerçekte tek olduğunu hissettirecek güçleridir. Bu güçlerin açığa çıkmasının yolu, şartı da insanı diğer canlılardan farklı kılan sorgulama, derinlikli düşünme (tefekkür) kabiliyetinden geçmektedir.
Sıradan düşünceler, yatay boyuta (kişinin sınırlı dünyasına) ait iken,"tefekkür"dikeye (sınırsız, bütünselliğe) tek olana kanat açmanın ilk şartıdır.
İnsan alemi sorgulamaya, düşünmeye (tefekküre) başladığında, farkındalıkdan uzak, ölü olan, şuuru, içsel dünya frekansıyla rezonansa girer ve bunun neticesinde, özündeki hidayet eden, karanlıktan aydınlığa çıkartan ilim ağırlıklı boyutsal yapı (mehdi) bilincinde ortaya çıkar ve bu suretle kişi birimsel ayrı, ayrı varlıkların olmadığı parçalardan oluşmamış "tek, tümel" yapının farkına varır. (Mehdi :"tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm dininin "tevhid" ilmini ortaya koyan yüksek ilim ağırlıklı bilinçsel yapıdır.)
Bu farkındalıkla tefekkür eden kişi önce alemi sorgulayıp, düşünmeye başlar. Ölü olduğu mezarı, sorgu melek(e)lerini çalıştırabildiği oranda kabir alemine dönüşür (içsel dünyaya, dalga bedene geçer.) ve bu suretle beden zannının şuuruna varır.
Beden zannının, birimsellik bilincini yakması ile de cehennemden geçerek hakikati algılamaya başlar. Bir anda uykusundan uyanır (kıyameti kopar). Ve sonuçta genetiğinin ve terkibinin oluşturmuş olduğu sanal benliğini öldürüp, mezarından diriliverir.
İşte bu yaşanan "ölmeden, önce ölmek denilen haldir." Bu farkındalığa ulaşanda eski bilinç yok olmuş, yepyeni bir bakış açısına sahip bir bilincin doğumu gerçekleşmiştir. Yani kişinin Muhammedi ilme sahip, kudret ağırlıklı “İsa”sı doğmuştur.
(Deccal: "teşbih" esasını, ben'lik üzerinden algılayıp, yanlış değerlendirme neticesinde, bilincin kendini Tanrı olarak kabul etmesi ve bedensel boyutta bu durumun yaşanmasıdır. İsa aleyhisselâm ise :"Teşbih" hakikatını insanlığa açmış zât olarak, teşbih esasını yanlış değerlendirmekden kaynaklanan sapmaları düzeltmek üzere "kudret" sıfatının bir tezâhürü olan "Allah`a yakîn" hâlinin sembolüdür)
Düşünen, tefekkür eden akıl artık bu şuurla baktığında alem de tek den başka varlık bulamaz. Sonuçta anlar ki!. Tüm boyutlar ve içindekiler her an o"tek"den çokluk görüntüsü olarak yansımakta, açığa çıkanların her biri de bu suretle, tek olana perde görevi yapmaktadır.
Bu hakikati fark edebilen bilinç için artık iyi, kötü, ben, sen, öteki, vb. gibi kavramların bir anlamı kalmamıştır. Çünkü o gerçek mana da anlamıştır ki!.. Tek olan Allah'ın varlığını örtecek, ona ortak koşacak, ona isyan edecek, başka hiç bir şey yoktur. O, Kuran'daki (İhlas suresinde) belirtilen "Varlık doğmamış, doğurmamış, sınırsız, eşi, benzeri olmayan ahad, tek dir" hakikatini fark etmiştir.
Varlığın tek olduğu hakikatini fark eden bilinç, zannındaki ikinci bir varlık olan tanrı inanışından da arınarak, işlerini ikinci bir varlığa havale etme huyundan da vaz geçer ve sorumluluklarını yüklenir. Anlar ki!. kendisi bir şey yapmadan dünya(sın)da değişecek hiç bir şey yoktur. Çünkü gerçek de "Allah zahiren kendisinden/kendisi olarak işlemektedir".
Bu bilince ulaşan, evrendeki mükemmel işleyen sisteme(Sünnetullah) şahadet etmiş, şahit olmuştur. Ve bundan sonraki yaşamını mükemmel işleyen tek’in sistemine teslimiyet içerisinde bir kul olmanın bilinci ile “razı” olarak sürdürür. Rıza, teslimiyet üzerine kurulmuş olan sistem de razı olmanın bilinci ile varlık da her an tek'i görür, tek'i yaşar."Allah onlardan razı, onlar da Allah dan razıdır, İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur." (Maide suresi/119)
Allah'ın gerçek güç ve muktedir olduğunun idraki ile oluşmakta olan her şeyin olması gereken en mükemmel bir şekilde oluşmakta olduğunu fark etmiş olmanın huzuru ile varlığını sürdürebilmenin adıdır. Allah’a teslimiyet (İslamiyet)...
Varlığın tek olduğunu idrak eden bilinçte, Allah'a teslimiyet vardır. İrade tekdir. O da, Tek'in, Allah'ın iradesidir. Teslimiyetin(bir) olmadığı yerde, alternatif seçenekler(çok) oluşur. Seçimini yaparsın, onunda sonucuna katlanırsın.




Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Bro 01:44 29.04.21
Muhteşem.. Allah ilmi hiç bu kadar net ve aşikar anlatılmamış bu güne kadar ya da ben haberdar olamamışım..
Demek Allah dilemedikçe açılmıyor hakikat..
Allah bir melek aracılığı ile bu bilgileri verse biz beşer olarak algılayamazdık..
Beşer diliyle anlatıyor ki algılayalım diye şeklinde anlıyorum..
Bu günlerimize Allah’a binlerce şükür..




Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
ayhan571 10:38 29.04.21
LindaLi Nickli Üyeden Alıntı:
Hakikate cahil olarak, bilincinin var olarak kabullendiği bedeni içersinde dünya(sın)da yaşadığını zanneden kimseler, üst bilinç seviyelerine göre diri, diri mezarların da yaşamaktadırlar. Üst bilinç sahibi zatlar “Fatiha” okunması gereken asıl ölülerin "Bedenleri diri, manaları ölü" olan kimseler olduğunu ifade etmişlerdir.
İnsan, tüm evrensel yapıyı meydana getiren tek deki yaratıcı düşünceyi (kozmik bilinci) kendi kapasitesi ölçüsünde ortaya çıkaran ve algılayabilen frekans dalga yapıdaki bilinç titreşimlerinden ibaret sınırlı terkipsel bir yapıdır.
Algıladığı/gözlemlediği her boyutu madde olarak değerlendiren bu yapı bulunduğu her boyut (dünya, rüya, ölüm sonrası, vb.) da mevcut veri tabanı tarafından, gelen frekansları kapasitesi (formatı) oranında yorumlayarak, madde yapılı bir dünya içerisinde yaşanıyormuş izlenimi, algılaması oluşturur.
Böyle bir bilince sahip yapı "tek varlık" şuurunun gelişmemiş olması nedeni ile kendisini "bütünden" ayrı bir varlık olarak algılar. Bu suretle de kendi sınırlı dünya(sın)daki yaşamını oluşturur. Nedensellik-sonuç ilişkisinin kuralları içine sıkışmış böyle bir bilince sahip insan artık kabre (bedensellik bilincine) girmiş ve farkında olmadan oluşturduğu dünya-sı kendisini hapsettiği mezarı olmuştur.
Bedensellik bilinci içersinde olan insan dünya(sın)da sahiplenmeler, kaygılar ve korkular yaşar. Yaşadığı deneyimlerin bütünle ilişkisini kuramaz. Bu durum sonuçta insanı yaşamla mücadeleye, yaşama direnmeye, kabulsüzlüklere ve kendisiyle çatışmalara, kısaca "cehennemini" yaşamaya zorlar.
İnsan, dünya yaşamında fark edemediği bu gerçeği ancak enerji bedeninin, biyolojik bedenini, terk ettiği, ölüm sonrası kavrar ve geride bıraktığı o güne kadar var zannettiği bedenin aslında tek’e perde vazifesi gören, bir yanılgı (illüzyon) olduğunu anlamaya başlar. Fakat çok geç kalmıştır.
“Onlara ölüm geldiğinde, rabbim beni (dünyaya) geri gönder de yapmam gerekirken, yapmadığım şeyleri yapayım derler. Fakat asla ölümü tattıktan sonra bir daha dünyaya geri dönemezler” (Mümin suresi/99-100)
Önemli olan insanın biyolojik beden algılamasında (dünya yaşamında) iken iş işten geçmeden bu hakikati fark ederek, bilincini formatlayıp yenileye bilmesidir. Bunu başarabilen bilinç algılayabildiği ölçüde kaynağını özünü sorgulamaya tefekkür etmeye başlar ve özüne, doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk "dikey" olarak insanın var olarak algıladığı cismani bedeninden, ruhani bedenine (özüne) yapacağı bir yolculuktur. Bu yolculuğa “Miraç” adı da verilir.
Bu hal, insanın dünya(sın)da yaşamına devam ederken, tefekkür ve çalışmalar neticesinde ulaştığı yüksek farkındalık ile oluşan bilinç sıçraması neticesinde, dünya(sın)ın ve varlığının aslında bir yanılma (illüzyon) olduğunun farkına vararak, yeni bir bakış açısı ile "evrensel sistemi" okumaya başlayıp, tek deki varlığının idrakine vararak, mezarından, beden kabrinden dirilmeye başladığı andır.
Öncelikle kişinin mezarından (beden kabrinden) dirilebilmesi, özünde var olan melek(e)leri kendinde açığa çıkarabildiği ölçüdedir.
Melek (bağlayıcı güç) zihnin birimselliğinden kaynaklanan yaşayışı teke bağlayarak, varlığın gerçekte tek olduğunu hissettirecek güçleridir. Bu güçlerin açığa çıkmasının yolu, şartı da insanı diğer canlılardan farklı kılan sorgulama, derinlikli düşünme (tefekkür) kabiliyetinden geçmektedir.
Sıradan düşünceler, yatay boyuta (kişinin sınırlı dünyasına) ait iken,"tefekkür"dikeye (sınırsız, bütünselliğe) tek olana kanat açmanın ilk şartıdır.
İnsan alemi sorgulamaya, düşünmeye (tefekküre) başladığında, farkındalıkdan uzak, ölü olan, şuuru, içsel dünya frekansıyla rezonansa girer ve bunun neticesinde, özündeki hidayet eden, karanlıktan aydınlığa çıkartan ilim ağırlıklı boyutsal yapı (mehdi) bilincinde ortaya çıkar ve bu suretle kişi birimsel ayrı, ayrı varlıkların olmadığı parçalardan oluşmamış "tek, tümel" yapının farkına varır. (Mehdi :"tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm dininin "tevhid" ilmini ortaya koyan yüksek ilim ağırlıklı bilinçsel yapıdır.)
Bu farkındalıkla tefekkür eden kişi önce alemi sorgulayıp, düşünmeye başlar. Ölü olduğu mezarı, sorgu melek(e)lerini çalıştırabildiği oranda kabir alemine dönüşür (içsel dünyaya, dalga bedene geçer.) ve bu suretle beden zannının şuuruna varır.
Beden zannının, birimsellik bilincini yakması ile de cehennemden geçerek hakikati algılamaya başlar. Bir anda uykusundan uyanır (kıyameti kopar). Ve sonuçta genetiğinin ve terkibinin oluşturmuş olduğu sanal benliğini öldürüp, mezarından diriliverir.
İşte bu yaşanan "ölmeden, önce ölmek denilen haldir." Bu farkındalığa ulaşanda eski bilinç yok olmuş, yepyeni bir bakış açısına sahip bir bilincin doğumu gerçekleşmiştir. Yani kişinin Muhammedi ilme sahip, kudret ağırlıklı “İsa”sı doğmuştur.
(Deccal: "teşbih" esasını, ben'lik üzerinden algılayıp, yanlış değerlendirme neticesinde, bilincin kendini Tanrı olarak kabul etmesi ve bedensel boyutta bu durumun yaşanmasıdır. İsa aleyhisselâm ise :"Teşbih" hakikatını insanlığa açmış zât olarak, teşbih esasını yanlış değerlendirmekden kaynaklanan sapmaları düzeltmek üzere "kudret" sıfatının bir tezâhürü olan "Allah`a yakîn" hâlinin sembolüdür)
Düşünen, tefekkür eden akıl artık bu şuurla baktığında alem de tek den başka varlık bulamaz. Sonuçta anlar ki!. Tüm boyutlar ve içindekiler her an o"tek"den çokluk görüntüsü olarak yansımakta, açığa çıkanların her biri de bu suretle, tek olana perde görevi yapmaktadır.
Bu hakikati fark edebilen bilinç için artık iyi, kötü, ben, sen, öteki, vb. gibi kavramların bir anlamı kalmamıştır. Çünkü o gerçek mana da anlamıştır ki!.. Tek olan Allah'ın varlığını örtecek, ona ortak koşacak, ona isyan edecek, başka hiç bir şey yoktur. O, Kuran'daki (İhlas suresinde) belirtilen "Varlık doğmamış, doğurmamış, sınırsız, eşi, benzeri olmayan ahad, tek dir" hakikatini fark etmiştir.
Varlığın tek olduğu hakikatini fark eden bilinç, zannındaki ikinci bir varlık olan tanrı inanışından da arınarak, işlerini ikinci bir varlığa havale etme huyundan da vaz geçer ve sorumluluklarını yüklenir. Anlar ki!. kendisi bir şey yapmadan dünya(sın)da değişecek hiç bir şey yoktur. Çünkü gerçek de "Allah zahiren kendisinden/kendisi olarak işlemektedir".
Bu bilince ulaşan, evrendeki mükemmel işleyen sisteme(Sünnetullah) şahadet etmiş, şahit olmuştur. Ve bundan sonraki yaşamını mükemmel işleyen tek’in sistemine teslimiyet içerisinde bir kul olmanın bilinci ile “razı” olarak sürdürür. Rıza, teslimiyet üzerine kurulmuş olan sistem de razı olmanın bilinci ile varlık da her an tek'i görür, tek'i yaşar."Allah onlardan razı, onlar da Allah dan razıdır, İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur." (Maide suresi/119)
Allah'ın gerçek güç ve muktedir olduğunun idraki ile oluşmakta olan her şeyin olması gereken en mükemmel bir şekilde oluşmakta olduğunu fark etmiş olmanın huzuru ile varlığını sürdürebilmenin adıdır. Allah’a teslimiyet (İslamiyet)...
Varlığın tek olduğunu idrak eden bilinçte, Allah'a teslimiyet vardır. İrade tekdir. O da, Tek'in, Allah'ın iradesidir. Teslimiyetin(bir) olmadığı yerde, alternatif seçenekler(çok) oluşur. Seçimini yaparsın, onunda sonucuna katlanırsın.

bu değerl bilgi ve ilim paylaşımı için öncelikle Allah cc razı olsun,kişide öyle bir şuur oluşur ki,önce inkar sonra tastik eder,lakin kişi istidatında ne var ise doğruyu keşf ederse,hakikate teslim olabilir,maalesef ki yeryüzünde bir çok kişi ne olduğunu yolunu yönünü anlayabilmiş değil,o kadar üzülüyorum ki,hiç bir şey anlamadan öylesine gelmiş öylesine gitmiş olduğunu düşünen yaşayan yada ölenler var ,büyük kayıp,halbu ki,fark etse idi düşünse idi anlasa idi,hiç birşeyin boşuna olmadığını bilecek ve öyle yaşayacak ve öyle ölecekti,boş ölümden idrak kıtlığından gönül darlığından ve hiç bir şeyi anlayıp boş gitmekten Allaha cc sığınırım....




Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla Up