Zikir

Zikirde gaflet, zikirden gaflet ! - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Zikir>Zikirde gaflet, zikirden gaflet !
Hal 15:33 16.10.18
İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- buyurur:

“Zikir esnâsında Allah ile beraberlik huzurunu yaşayamıyorum diye sakın zikri terk etme! Zira O’nu zikretmekten gâfil olmak, O’nun zikrinde gâfil olmaktan daha büyük bir belâdır. Umulur ki Cenâb-ı Hak seni, gafletle yaptığın zikirden, uyanık bir gönülle yapılan zikre yükseltir. Yine bu seviyeden alır, huzurda yapılan zikre eriştirir. Hatta bu halden de alır, seni “mezkûr”da yani Zât-ı ulûhiyetinde fâni kılarak, mâsivayı unutacak seviyede bir dereceye yükseltir de gaybet hâlinde zikredenlerden olursun. «Bunu yapmak, Allah’a asla güç değildir» (İbrâhim Sûresi, 20)”

el-Hikemü’l-atâiyye’den

* * *

Allah’ı daimâ hatırlamak ve hatta O’nu hiç unutmamak, bir îmân ve akl-ı selîm ölçüsüdür. Kimin îmânı ve îmanla aydınlanmış aklı (ülü’l-elbâb) daha ziyâde ise zikrullahtan nasibi de o kadardır. Bu gerçek şöyle de ifâde edilebilir: Kimin zikri daha ziyâde ise, îman ve akıl bakımından daha ileride olan odur. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerim’de münâfıkların Allah’ı çok az zikrettikleri hatırlatılarak, mü’minlerden Allah’ı çok çok zikretmeleri istenmiş ve zikirden uzak kalanların şeytanlarla baş başa kalacağı beyan edilmiştir.

İbn Abbas -radıyallâhu anhümâ- Hazretleri buyurur ki:

“Cenâb-ı Hak kullarına bir şeyi farz kılmış ise ona bir de muayyen bir sınır çizmiştir. Geçerli mazeret durumunda da onu mazur görmüştür. Ama zikir böyle değildir. Zikre ne sınır koymuş ve ne de hiçbir kimseyi zikri terk etme hususunda mâzur görmüştür. Ancak kişi aklını kaybedip mecnûn olursa, o zaman farklı. Nitekim: “Allah’ı ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarken zikrediniz” (Nisa 103) buyurmuştur.”1

Mücâhid -rahimehullah- da der ki: “Allah’ı çok zikretmek demek, O’nu hiç unutmamak demektir”.

Şu fânî âlemde, gönülleri teskin edip huzura kavuşturacak hiçbir fânî varlık söz konusu olmadığından, ezelî ve ebedî yegâne varlık olan Mevlâ’ya bağlı olmayan her bir gönlün, ızdıraptan ve boşluktan hâli olamayacağı açık bir gerçektir. Bu itibarla hayatta ve mematta, itmi’nân ve huzurun biricik adresi olan Cenâb-ı Hakk’la bağ kurmak, hem kulluğumuzun bir kalite göstergesi, hem de saâdet cennetimizdir. İşte bu bağı oluşturan, geliştiren ve besleyen iksir “zikrullah”tır.

Ehlullah hazerâtı, Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyyeden yola çıkarak, kulu Mevlâ’ya yaklaştıran yollar içinde en kısa yolun, zikrullâh olduğunu tayin ve tespit etmişlerdir. Tarihî seyir içerisinde manevî terbiye sistemlerinin en vazgeçilmez esaslarından biri ve hatta çoğu zaman birincisi, zikrullah olmuştur. Bunun şekli, miktarı ve çeşitleri değişse de, özü itibariyle bu esas hiç değişmemiştir. Zira zikir, dostluğun nişânıdır. Gönüllerde ilâhî muhabbetin doğup büyümesinde, günahlarla paslanmış yüreklerin yeniden hassasiyet kazanmasında, ibâdet ve mumelâta dair ilâhî ölçülerin zevk ve şevk içinde ifâ edilmesinde, zikrullâhın tesiri, hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek derecede büyük görülmüştür.

Zikrullâhın mahalli kalptir. Dille yapılan zikirler, çoğu zaman, kalpte zikir şuurunun doğmasına ve yerleşmesine vesile olması içindir. Zikir, uyanık bir gönlü zaruri kılar. Lüzumlu lüzumsuz havâtır ve düşüncelerin kalpten silinmesi ve orada yalnız “Mezkûr” (zikredilen) olan “Allah ü zülcelâl”in hatırlanması esas ise de, bu hâli yakalamak her zaman ve herkes için çok da kolay olmayan bir durumdur. Zikirde bu seviyeyi idrâk etmek, ciddi bir gönül seviyesini zaruri kılar. Böyle bir seviye ise hem zaman, hem de emek ister. Bu yüce devlet kısa sürede ele geçmeyebilir. İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- bu hakikate dikkat çekerek:

“Zikir esnâsında Allah ile beraberlik huzurunu yaşayamıyorum diye sakın zikri terk etme!” uyarısında bulunur.

Şeytan ve nefis, insanın ayağını kaydırmak ve onu bulunduğu halden daha aşağı bir seviyeye yuvarlamak için zaman zaman değişik vesveseler verir. Hatta kendince güzel gerekçeler de ortaya sürer. Meselâ der ki:

“Senin gönlündeki bu vesveselerle zikrullâha yönelmen, Hakk’a karşı bir edepsizliktir. Hem O’nu andığını söylüyorsun, hem de O’nun dışındakileri gönül tahtında ağırlıyorsun. Böyle bir zikir, değil seni yükseltmek, tam aksine seni daha da yerin dibine batırır. Sen Allah ile alay mı ediyorsun?”

Bu ve buna benzer düşüncelerle birçok Hak yolcusu, devam edegeldiği “evrâd ü ezkâr”ını terk etmiş ve zamanla zikrullahtan uzak kalmışlardır. Bu gidişatın büyük bir tehlike olduğuna işâret eden İbn Atâullah, gerekçelerini de peş peşe sıralar:

“Allah’ı zikretmekten gâfil olmak, O’nun zikrinde gâfil olmaktan daha büyük bir belâdır.”

Evet, zikrin gafletle yapılması hiçbir zaman tasvip edilemez. Ancak yapmak ya da yapmamak arasında tercihte bulunmak gerekirse, gafletle de olsa zikrullahta bulunmayı ihmâl etmemelidir. Zira gönle inmese bile dilin zikirle meşguliyeti, en azından bir uzvun kurtulması demektir. Hem, zaman içerisinde dille yapılan zikrin gönle tesir etmesi daima ihtimal dahilindedir. Böyle yapan biri, bir gün uyanabilir. Fakat dille de olsa zikirden nasipsiz bir insanın gönlünün uyanma ihtimali, iyice azalır ve hatta imkânsız hâle bile gelebilir. Zira böyleleri artık şeytana arkadaş olmuş kimselerdir. Korunma duvarları iyice zayıflamış ve gönül âlemlerinin hastalık kapması kolaylaşmıştır. Bu bakımdan gafletle yapılan zikir, insanı ümitsizliğe sevk etmemelidir. Aksine Mevlâ’ya hüsn-i zan duyguları içinde O’nun rahmet ve merhametine sığınarak zikre devam etmelidir. Kim bilir İbn Atâullâh Hazretlerinin beyan buyurduğu gibi:

“Umulur ki Cenâb-ı Hak seni, gafletle yaptığın zikirden, uyanık bir gönülle yapılan zikre yükseltir. Yine bu seviyeden alır, huzurda yapılan zikre eriştirir. Hatta bu halden de alır, seni “mezkûr”da yani Zât-ı ulûhiyetinde fâni kılarak, mâsivayı unutacak seviyede bir dereceye yükseltir de gaybet hâlinde zikredenlerden olursun. «Bunu yapmak, Allah’a güç değildir» (İbrâhim Sûresi, 20)”

Zikrullâhın uyanık bir gönülle yapılmasını temin edecek vesilelere sarılmayı da ihmâl etmemelidir. Bu hususların neler olduğu “Âdâb” konusunda yazılan eserlerde uzun uzun anlatılmıştır.2

Dipnotlar: 1) Muhammed bin İbrahim bin Abbâd, Ğaysü’l-mevâhibi’l-aliyye fi şerhi’l-hikemi’l-atâiyye, Dâru’l-Beyrûtî-2007, I, sh. 147. 2) Örnek olması bakımından Erkam Yayınları arasında çıkan Muhammed b. Abdullah Hânî’nin “Âdâb” isimli eserine (sh. 241-243) bakılabilir.
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla
emel34 17:28 16.10.18
Allah razi olsun motive edici👌
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Havasokulu 23:03 22.10.18
Allah-u Zülcelal razı olsun.
Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Cevapla
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147