Derin Konular

Tekrar doguş hayatın sürekliligi - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Etiketlenen Kullanıcılar

Derin Konular>Tekrar doguş hayatın sürekliligi
Celil 21:34 21.01.20
Böylece dünün, bugünün ve yarının mütecaviz ve ilerlemeyi
seven tabiatlı insanları olan Atlantisliler'in hikayesi sona eriyor.
Bu kronikte verilen bilgileri ancak zaman güçlendirebilir ya da zayıflatabilir. Atlantis ve tekrardoğuş olgusu, insanın yeryüzündeki
varlığının karmaşık sorunlarının tek çözümü olmasa bile, yine de
en güçlüsü olarak görünmektedir. İnsan yalnızca doğru ve adil bir
yaşam beklentisi içinde değildir; bu yaşamın bir anlamı olmasını
da ister. Atlantis ve insanın tekrardoğuşu teorileri en azından, şimdiye kadar yayınlanmış diğer hiçbir varsayımın yapamadığı ölçüde pek çok soruna çözüm getirecek yapıdadırlar.
Ancak geriye, incelenmemiş iki sorun daha kalmaktadır.
Hayatın anlamı ve amacı, 'Niçin yeryüzünde bulunmaktayız?" sorusunun cevabı, insan ruhunun varoluşunda ya da olmayışında yatmaktadır. Şayet insan ilahi ruha sahip değilse, o zaman
bizler hepimiz diğerlerinden daha gelişmiş olan hayvanlardan
ibaretiz, zeki primatlardan ("") gelişmiş bir ırkız demektir. Hayalın
ne bir anlamı, ne de sürekli bir amacı olamaz; ebediyet içinde bir
varoluş kıvılcımından ibaret kalır, daha fazlası değil. O zaman bizler de, tek kelimeyle uygarlaşmış hayvanlardan başka bir şey değiliz demektir. Hayat da sadece bir hiç uğruna pek çok gürültü yapmaktan ibaret olur .
Modern şehirlerden, ulaşım ve haberleşmeden, taşımacılıktan, yeni elektronik aletlerden daha başka şeyleri kapsayan bir
sözcüktür. Şayet gerçekten bir anlamı varsa, bu daha çok manevi
bir yasanın kabul edilişidir, insan onurunun ve haklannın şuurlu
olarak müdafaa edilmesidir. İnsanın bir aklı, bir iradesi, bir şuuru
vardır. İdealleri, prensipleri, asaleti vardır. Eflatun, hayatin en büyük üç kuralını, Doğruluk, Güzellik ve İyilik olarak yazmışbr.
Neden? Neden sadece insan için? .. Başka hangi hayvan doğruluğun, güzelliğin ve iyiliğin değerini takdir edebilir ki? Güzellik
tamamen izafidir ve görülen şeyde değil, onu görenlerin gözlerinde ve ruhunda mevcuttur. İyilik ise, bu dünyada her şeye rağmen
hala mevcuttur ve ilahi saltanabn dışına çıkıldığında sahip olunması imkansız bir fazilettir. Doğruluğa gelince, bu uçup gidici soyutlama, emin olabiliriz ki insan ailesi dışında hiçbir anlam ifade
etmemektedir. Hiçbir şempanze bundan söz edildiğini duymamıştır!
Şayet sadece iyi yetiştirilmiş hayvanlardan ibaret olsaydık,
hayvani içgüdülerden fazla pek bir şeye sahip olmazdık. Hayat sadece orman kanunu ile yönetilmek zorunda kalırdı; kas kuvveti ve
hile her şeyden önemli olurdu. Kanun, adalet, edep ve terbiye için
sebep kalmazdı; kibir, hırs, icatlar v<:' güven olmazdı; ve ne müzik,
ne yarabcı sanatlar ve ne de görünmeyene tapınma olmazdı. Ancak insan, nerede bulunursa bulunsun, nerede rastlanırsa rastlansın daima yüce bir varlığa hürmet gösterme ihtiyacı duymuştur.
Şayet yeryüzünde yüce ise, her şeyi tamamen miras almıştır; kendisi için, bağımlılığını ve aşağı oluşunu anlamak için gözlerini yukarı kaldırması yeterlidir.
İnsanın bu uygarlığını ve bunun için harcadığı çabaları ancak
insan kalbindeki ilahi bir kıvılcım açıklayabilir. Hataları ve eksiklikleri ne olursa olsun, günümüz insanlığını; ruhun, insanın binlerce yıl boyunca gerçekleştirdiği olağanüstü manevi ve kültürel gelişmeleri açıklayan bu ruhsallık kıvılcımının varlığına inanmadan
ele alabilmek imkansızdır. Bu, onu ileri doğru iten harekete geçirici güçtür ve onu sık sık hayvanlann bir hayli üstüne, neredeyse
meleklerin biraz albna kadar yükseltir. Mark Twain günün birinde insanın, utanan ve buna da aslında ihtiyaç duyan tek hayvan olduğunu söylemişti.
Şayet insanın bir ruhu varsa, bu durumda o ruhsal kaynaktan geliyor demektir. Demek ki onu yaratmış olan evrensel bir güç,
varlık ya da şuur mevcut olmalıdır. Mutlaka yarabcı bir Tanrı olmalıdır. K�nun, bir kanun yapıcıyı gerektirir. Ve bedenin meyvelerinden ve zevklerinden haz almanın dışında da bir amaç, bir anlam bulunmalıdır. "Doğa Yasaları" öyle tesadüfen yapılmış değillerdir.
Şayet tüm bunlar doğru ise, gerçekte bizler, yeryüzündeki
yabancılarız. Ve hiçbir endişe duymaksızın şunu iddia edebiliriz
ki, eğer bizleri sığınağımıza doğru götüren herhangi bir işaret, bir
anlam, bir ışık olmasaydı burada bulunmayacakbk. Şu da bir gerçektir ki hiçbir baba evlatlarını zalim bir dünyanın tehlikelerine
vicdan azabı çekmeden terk edip gidemez, onlan "yaşamın" rastlanblanna teslim edip de tamamen unutamaz. Demek ki, içine dalmış olduğu bedbahtlıktan insanı kurtaracak olan bir çıkış yolu
mevcuttur. Tekrardoğuş (reenkamasyon) ve Karma, bu içinden çıkılamaz gibi göriinen durumun tek gerçekci çözümleri olarak belirmektedirler.
Tekrardoğuş teorisi, bilimsel olarak ispatlanması imkansız
göriinmektedir ancak, onun geçerli olduğunu gösteren sayısız kanıtlar bulunmaktadır. Bunlardan bazıları ise gayet maddi, elle tutulabilir cinsten kanıtlardır.
Hemen hemen tüm insanlar, tanımadıkları birileri ile karşılaştıklannda ya da yabancı bir ülkeyi ziyaret ederlerken bir "dejavü" (*) halini yaşamışlardır. Şuuraltı hafızasına derin biçimde gömülmüş durumda bulunan bir şey aniden tanınan, bilinen bir hale
gelir. Şair Shelley, ülkenin daha önce hiç gitmemiş olduğu bir bölgesinde bir dostu ile birlikte seyahat etmekte iken, yanındakine
buralardan daha önce geçmiş olduğuna dair garip bir duygu taşıdığını söylemişti. "Şu tepenin ötesinde eski bir yel değirmeni vardır." demişti. Yollarına devam etmişler ve tepenin üstüne ulaşbklarında ileride öylece durmakta olan yel değirmenini görmüşler ve hassas ruhlu bir kişi olan Shelley hemen bayılıvermişti.
Psişik ilimler sahasında ünlü bir uzman olan Prof. Hereward
Carrington, eski bir şatoyu hayabnda ilk kez ziyaret eden bir adamın öyküsünü anlatır. Tuğladan örülmüş bir duvarı işaret ederek
"Burada bir zamanlar bir kapı vardı." demişti. Kimse böyle bir kapının varlığından söz edildiğini duymamışh; ancak yapılan bir anket sonucu yüzyıllarca öncesinde üzerine duvar örülmeden evvel
burada gerçekten de bir kapının bulunduğu kanıtlanmışb.
Laure Reynaud isimli bir Fransız kadın, sürekli olarak kendisinin geçmiş bir hayatında daha sıcak bir iklimde ve bir konakta
yaşadığını, gayet zengin ancak verem hastası olduğunu söyleyip
duruyordu. Evi ve manzarayı çok net biçimde hatırlıyordu. Kırk
beş yaşına geldiğinde İtalya'ya ilk kez gitti ve Genes'de İtalyan bir
dostuna "hatıralarından" söz etti. Konuşmasının bir yerinde İtalyan arkadaşı "Ama ben bu evi tanıyorum." diye haykırdı ve onu
oraya götürdü. Söz konusu yere vardıklarında Laure Reynaud başını iki yana sallayarak "Hayır, burası değil ancak ev pek uzakta
değil." dedi. Kendi bilgileri sayesinde, tarif etmiş olduğu yeri sonunda buldular. "İşte, yaşamış ve ölmüş olduğum yer! Ama mezarlığa gömülmemiş olduğumdan çok eminim. Beni kiliseye gömdüler.'' Kütüklerdeki kayıtlara bakılınca, Laure Reynaud'nun bahsettiği kişinin uzun bir hastalıktan sonra Albaro'nun evinde öldüğü ve Notre-Dame du Mont Kilisesi'ne gömülmüş olduğu ortaya
çıkmaktadır.
Buna Hindistan'da, Muttra'daki meşhur Shanta Devi vakası
da eklenebilir. O da eski yaşamındaki kocasını, aile büyüklerini,
evini ve yaşadığı semti tanımıştı.
Birçok Amerikalı, Birleşik Devletler' de konser turnesine çıkan beş yaşındaki küçük Çinli kızı hatırlamaktadırlar hiç şüphesiz.
Çocuk hiçbir müzik öğrenimi görmemişti ve ailesindeki hiç kimse
de müzikle uğraşmamıştı. İçgüdüsel olarak çalıyordu ve bununla
beraber inanılmaz bir yeteneği vardı. Piyanonun klavyesine yetişebilmek için bile ayak parmaklan üstünde kalkan bu minik kız,
herhangi bir parçayı tek bir dinleyişten sonra aynen çalabiliyordu. Harika çocuğun sım, ruh varlığın geçmişteki bir ya da birçok
yaşamında mükemmel bir sanatçı olmasında yatmaktadır.
Bu fenomen hiç şüphesiz Amerikan Kuzey-Güney Savaşı'na
karşı son zamanlarda gösterilen ilgi artışını da izah etmektedir. Bu
savaşa katılmış olan çok sayıda kişi günümüzde yeniden dünyaya
gelme fırsatı elde etmişlerdir. Böylelikle insanın sezgisel içgüdülerinin temelinde yatan neden açığa kavuşmuş olmaktadır.
Londralı bir marokenci olan Ted Sterrett vakası da en şaşırtıcı
olanlardan biridir. Sterrett resim yapmayı çok seviyordu ancak yeteneği orta düzeydeydi. Günün birinde, kendisine ıstırap vermekte olan ve tıbbın da iyileştiremediği astım hastalığını kendi kendisinin geçirip geçiremeyeceğini sormak üzere bir ipnotizöre gitti.
Ancak ipnoz durumuna geçtiğinde çok şiddetli biçimde resim
yapma arzusu duydu. İpnotizör kendisine derhal bir resim sehpası, tuval, boyalar ve fırçalar getirdi. Bir saat kadar sonra Sterrett
uyandı ve karşısında bilinmeyen bir sokağın tanımadığı bir stilde
yapılmış olan bir resmini görünce hayrete düştü.
Sterrett bu tuvali dükkanına astı ve birkaç gün sonra da bunun, Sterrett'in hiçbir zaman gitmemiş olduğu Milano'daki bir sokak olduğunu söyleyen bir müşterisi resmi satın aldı. Cesaret bulan Sterrett yeniden ipnotizöre gitti ve uykuya geçtikten sonra bu
kez, devrilmiş ya da kesilmiş ağaç gövdeleriyle dolu bir arazinin
resmini yaptı. Bir yabancının dükkanına gelmesine ve bunun Güney Amerikalı bir yerli kabilesinin mezarlığı olduğunu kendisine
anlatmasına kadar resmin manasını anlamadı. Sterrett ipnoz altında resim yapmayı sürdürdü. Bir hafta içerisinde on dokuz tuval
sattı ve bir resim galerisi kendisine eserleri ile bir sergi açması teklifinde bulundu.
Bridey Murphy, İrene Specht ve Jean Donnelson olaylan da
hayli tanınmıştır. Bu kişiler ipnoz altında iken, 19. yüzyıl İrlandası'nda, Eski Mısır'da ve A.B.D.'deki iç savaş sırasında sürdürmüş
olduklan geçmiş yaşamlarının aynntılarını hatırlamışlardır. Bu
kişilerin anlattıklan şeyleri çürütmek maksadıyla yapılan bazı
açıklamalar, tekrardoğuş varsayımından çok daha fantastik bir
görünümdedir. İpnotize edilmiş olan süjenin ipnotizöre zevk vermek amacıyla her şeyi söyleyebilecek bir hal içinde bulunduğu,
ancak anlattıklarının gerçeklerle alakası olmadığını iddia etmektedirler. Bu üç kadın da iddialara karşı çıkmakta asla tereddüt etmemekte ve seans esnasında ipnotizör tarafından yöneltilen şaşırbcı ve yanlış sorulan kesin ifadelerle düzeltmektedirler. Sorulan
soran kişiler tarafından etki ve telkin albnda bırakıldıkları da iddia
edilmiştir, ancak bu da imkansızdir. lpnotizörler bu iş için yeterli
bilgiye sahip değildiler; söz konusu devirler ve ülkeler hakkında
hemen hemen hiçbir şey bilmiyorlardı. Son olarak ve özellikle şunu belirtmek gerekir ki insan kişiliği öyle çabucak etki albna alınamayacak denli derinlere demir atnuş, karmaşık, çelişkili ve garip
tavırlıdır.
Bizler hepimiz kendine has varlıklarız; ancak aramızdan bazıları diğerlerine nazaran biraz daha özeldirler. O hayatlarında
içinde bulundukları durumu tek bir yaşamda elde etmiş olması
imkansız kişilerin sayısı çoktur! Kalıbın ve genlerin de bir rolü vardır ancak sadece nasıl sorusunun cevabı olarak söz konusu edilmektedirler; asla neden sorusuna cevap oluşturmazlar ve fiziksel
sebep ve sonuçlarla alakalıdırlar, asla psişik olanlarla değil.
Virginia Üniversitesi psikiyatrlarından Dr. lan Stevenson,
geçmiş yaşamlarını habrlayan kişilerle ilgili sayısız vakayı inceledi ve başka şekilde açıklanması imkansız olan en az 44 olay tespit
etti. Ancak kendisi, bilimsel çevrelerde tekrardoğuşa inanan ve ilgilenen tek kişidir. Enteresandır, bir Çekoslovak araştırmacılar
grubu da bu konuda araştırmalar yapmaktadırlar. Ve Sovyetler
Birliği, parapsikoloji incelemeleri için bir senede on üç milyon dolar harcama yapmaktadır. A.B.D. yönetimi ise buna karşı tamamen ilgisizdir.
Amerika' da hala daha duyular dışı idrakin ve Duke Üniversitesi'nden Dr. Rhine'in çalışmalarının gerçekliğini "ispat etme"
peşinde koşulurken, Ruslar ise bunu iletişimlerde, vs., nasıl dah<ı
iyi kullanabileceklerini araştırmaktadırlar. PSİ'yi (psişik kabiliyetler) etkileyen faktörleri kontrol etmeye teşebbüs etmektedirler ve
makaleleri bilimsel dergilerde yayınlanmaktadır. Bilim adamları
Cayce, Croiset, Serios ve diğer "durugörürler" ile ilgili görüşmelerve konferanslar yapmaktadırlar. Rus bilim adamlarının telepati,
telekinezi ve ipnotizma alanındaki çalışmalan A.B.D.'de yapılmış
olanları aşmaktadır ve hatta auranın fotoğrafını çekmek için, özel
bir alet bile yapnuşlardır; bu Amerikalı bilimciler tarafından hiç bilinmeyen ve hatta kötülenen bir fenomendir. Ostrander ve Schroeder, Demir Perde Gerisinde Psişik Keşifler isimli kitaplannda, insan bedenini çevreleyen elektromanyetik alanı tespit eden aletin
Leningrad Üniversitesi biyolojik sibernetik laboratuannda kullanılmakta olduğunu yazmaktadırlar.
Tüm bunlann dini anlanu gayet bellidir. Tüm dünya ile adeta
alay edercesine, insan ruhunun varlığını bilimsel olarak ilk kanıtlayacak kişiler belki de komünistler olacaklardır. Ateizm de ölüp
gidecektir. Bununla beraber ortodoks dinler kendilerini aniden gayet sıkıcı bir konumda bulma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.
Kilisenin tekrardoğuş karşısında alnuş olduğu tavır geçici gibidir. İnsani sorunları açıklamak için yaptığı teşebbüsler gayet belirsizdir, hayalidir ve pek ikna edici değildir. Şüpheciler durumuna gelmiş olan entellektüeller kiliseyi terk ettiler, çünki rahipler
bunun anahtarlannı kaybetmiş bir haldedirler. Bu zalim dünyanın
tüm kötülükleri ve haksızlıklan, belirsiz bir "ahirette" tamir edileceklerdir. Asla kesinlik kazanmanuş olan herhangi bir maji sayesinde ''kurtanlnuş olanlar" hak etseler de etmeseler de ebedi hayab
miras olarak alacaklar. Şüphesiz, böyle bir "cennet" dünyanın tüm
günahlarına bulanmış bir halde, bütün cennetsi vasfını yitirecektir. "Cehennemlikler" ise ebediyen arafta bırakılacaklardır; halbuki Kitab-ı Mukaddes 'Tann, ne günahkarın ne de ruhun ölümünü
istemez." açıklamasını yapmaktadır. Daha da garip olanı, kilise,
doğumdan itibaren ruhun ölümsüz olduğu hususunda fazlasıyla
ısrar etmekte, ancak onun "doğumdan önceki" durumuna değinmekten adeta korkmakta ve bunu yok saymaktadır.
Şayet kilise haklıysa, Yaradan'ın, evlatlarının %99'unu yitirmekte olduğu rahatlıkla düşünülebilir, ki bu da ihtimal dışı bir
haldir. "Ebediyen cehennemde kalmak" ise, gayet kısa sayılabilecek bir yaşam süresince işlenmiş birkaç günahın bedelini ödemek
açısından biraz fazla uzun bir zaman ve biraz fazla abarblı bir ceza değil midir? Ancak "cehennem" ve "ateşte yanmak ve lanetlen*
. mek" korkusu arhk mazide kalmışhr ve yetersiz olmaktadır. İşte
bu yüzden modem vaizler arhk seslerini yükselterek ve adeta gürleyerek konuşmayı bir kenara bırakmış, tehditkarca tavırları çoktan terk etmişlerdir ve daha özgür, ancak iki anlama da gelebilir nitelikli konulara itibar etmektedirler.
Geleneksel tarihte anlahlan İsa'nın (Ebedi Mesih'ten ayndır)
tekrardoğuş fikrini doğrudan öğretmiş olduğu hususunun Yeni
Ahit'te asla söz konusu edilmemiş olduğu doğrudur. Ancak bu
onun inanmadığı ve asla söz etmemiş olduğu anlamına da gelmez;
sadece İncil yazarları bunun hakkında hiçbir şey söylememişlerdir, o kadar. Fiilen, ölümsüzlük, ta başlangıçtan itibaren zımmen
gerçek olarak kabul edilmiş görünmektedir. Bu, bazı toplumlarda,
bilhassa Esseniler'de ve Gnostikler'de basit bir dogma durumundaydı. İşin en çarpıcı yanı, İncil yazarlarının, tekrardoğuşu ne reddetmiş, ne de mevcut olmadığını iddia etmiş olmalarıdır. Çünki
bu, onların yaşamış olduk.lan dönemin ortak bir inancı durumundaydı ve sadece, materyalist Saddukiler tarafından sert biçimde
rcddedilmekteydi, o kadar.
Cayce'in "okumaları" İsa'run Esseniler tarafından yetiştirildiğini, İsa'nın onların öğretisini aldığını ve Esseniler'in de doktrinlerinin temeli olarak hayatın sürekli oluşunu kabul ettiklerini belirttiğine göre, İsa'nın, bu ortak şekilde kabul edilmiş olan kavram
üzerinde hiç durmamış olduğunu varsaymak pek makul olmayacaktır. Ya da şayet bundan söz etmişse ve İncilciler de onun sözlerini sadakatle aktarmışlarsa, demek oluyor ki o bölümler daha sonra
metinden çıkarılmışlardır. Sayısız kaynaklar bunun aynen böyle
cereyan etmiş olduğunu ortaya koymaktadırlar; ayrıca Nasırah'
nın (*) tüm söylemiş olduklarının Kutsal Metinler'de yer aldığını
ispat edebilecek hiçbir kanıt da mevcut değildir.
Londra'daki City Temple'ın (Şehir Tapınağı) ünlü tanrı bilimcisi Prof. Leslie D. Weatherhead, "İlk Hristiyan kilisesi 533'deki
İstanbul (Constantinople) ruhani meclisine dek tekrardoğuşu kabul etmiş ve bu olgu, bu meclis tarafından ikiye karşı üç oyla red-
dedilmiştir. Orijen, Aziz Augustin ve Aziz François d'Assise bunu
gerçek kabul ediyorlardı." açıklamasını yapb. O devir�eki sayısız
lanetlemelerin kurbanlarından biri olan ilk Hristiyan tanrı bilimcilerinden Orijen (185-254), ruhun ölümsüzlüğü hakkındaki fikirleri
yüzünden diğer pek çoklarıyla birlikte aforoz edilmişti.
Yeryüzündeki her doğumun yeni tek ve özel bir yaradılış olduğu yalnızca insan tarafından varsayılmıştır. Sonuç olarak, tek
bir hayatın mevcut olduğu fikri Hristiyanlığın yanlış bir tefsirinden kaynaklanmaktadır. Zaten Tevrat'ta ya da lnciller'de hiçbir
bölümde bunu destekleyen bir ifadeye rastlanmaz. Tabiatta da bunun en ufak bir kanıtı bile yoktur. Tam tersine, tabiat bizlere bitip
tükenmek bilmez şekilde hayatın sürekli oluşunun örneklerini verip durmaktadır; tıpkı sonbaharda "ölen" ve ilkbaharda "tekrar doğan" ağaçlar gibi; tıpkı mevsimler siklusunun tekrarlanışı, tıpkı yeni günlerin doğuşu gibi...
Cayce'e ve diğerlerine göre reenkarnasyon (tekrardoğuş)
doktrini, Hristiyanlığın ilk kilise babalan tarafından halka benimsetildiği zamanda terk edilmiştir. Yalnızca Yahudiler'in gizli dinleri olan Kabbala ve Gnostikler'in mukaddes kitapları bu prensibi
muhafaza etmişlerdir, çünki Esseniler uzun süreden beri ortadan
kalkmışlardı. Bunu bilen insan sayısının da az olduğu göz önünde
tutulursa, din adanılan tarafından kısa bir sürede hasıraltı edilmiş
olduğunu düşünebiliriz. Halkın bunu bilmesinin yararlı olmayacağı düşünülüyordu. Ve ardından da kitleler için daha cazip ve daha kolay bir dinin yaratılmasını sağlamak üzere sorumluluğun yükü bireyin omuzlarından alınıp İsa'nın omuzlarına aktarıldı. Ve
Hristiyanlık dogmatikleştirildi, şekerlendirildi ve insana adapte
edildi, çünki insan ona ruhsal bakımdan uyum sağlayabilecek bir
kapasitede değildi.
Rahiplerin düşünce tarzları mantıklı idi ama ahlaki olmaktan uzaktı. Materyalist olan insan Kanna'nın, Sebep-Sonuç ve Şaşmaz Adalet Yasası'nın sonuçlarını unutmak ya da göz ardı etmek
suretiyle şöyle düşünme eğiliminde olacaktı: "Mademki başka hayatlarım da olacak, o halde şimdiki yaşamım için neden endişe
edeyim?" Bundan, zaafları için mazeret uydurma şeklinde yararlanma yoluna gidecekti. Üstelik de tekrardoğuş, ruhban sınıfının
gücünü ve otoritesini azaltacak, itaat altına alma kudretlerini yok
edecekti. Sonuç olarak tekrardoğuş doktrini, o devir için belki de
bilgece sayılabilecek bir teşebbüs neticesinde ortadan kaldırıldı.
Bu arada Cayce'e göre tıpkı piramitlerde olduğu gibi, Vatikan'da da insan ruhunun tekamülünün tüm öyküsü muhafaza
edilmektedir ve bütünüyle açıklanması ancak insan bunu anlayabilecek ve buna bağlı sorumlulukları üstüne alabilecek bir ruhsal
olgunluğa eriştiğinde mümkün olacaktır. Bazı kişiler başlangıçtan
itibaren tüm hakikati bilmişlerdir.
Hayatın sürekliliği prensibine inananlar kiliseyi insafsızca
suçlama hatasına düşmemelidirler. Çünki ne de olsa iki bin sene
boyunca meşalenin taşıyıcısı o olmuştur; zaman zaman eksik bir
biçimde de olsa sevgi mesajını vaaz etmiş ve insanların kardeşliğini ve Tanrı'nın babalığını öğretmiştir. Günümüzde daha derin
bir felsefeyi içermeyişi, üzücü olmaktan ziyade gayet açık ve anlaşılır bir durumdur. Kilisenin değerini takdir ederken dürüst
davranmak zorundayız. Günümüzün rahipler sınıfı ve tanrı bilimcileri mabet merdivenlerinde ıvır zıvır satanlar derecesine düşmüş olmalarına rağmen 6. yüzyılda cereyan etmiş olanlardan yine de şahsen sorumlu değillerdir. Tıpkı Billy Graham'ın dediği gibi: "Kilise kusursuz değildir ve şayet öyle idiyse bile siz içine gireceğiniz andan itibaren kusurlu hale gelecekti." Bununla beraber
doktrinlerin en müphem olanını vaaz etmektedir.
Böylelikle, asırlar boyunca etkisini ve gücünü yitirmiş olan
kilisenin, içine düşmüş olduğu çıkmazın sorumlusu yine bizzat
kendisidir. Şimdilerde ise geçmişteki yetersizliklerinin ve aşırılıklarının bedelini ödemek mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Karma!
Kilise ayrıca, tekrardoğuş gerçeğinin en ufak bir şüphe dahi
olmaksızın kabul edileceği ve yerleşeceği gün gayet sıkıntılı ve yıkılmaya mahkum bir duruma düşme rizikosu içinde bulunmaktadır. Ölü Deniz el yazmaları ya da keşfedilecek olan herhangi başka
bir kadim belge bize bu kanıtı sağlayabilir. Böyle bir durum karşısında kilisenin ne yapacağı bilinememektedir. Bekleyiş sürerken,
yapabileceği tek şey bu konuda açık bir bakış açısı içinde bulunmak ve bir doktrin değişikliği durumuna karşı bir çıkış yolu aramaktan ibarettir.
Kutsal Kitap, yorulmak bilmez şekilde ebedi hayatı, ruhun
ölümsüzlüğünü, insanın başlangıçtaki yaradılışını hatırlatıp durmaktadır. Cayce, "tekrar diriliş" sözünün esas olarak "tekrardoğuş" anlamına geldiğini ve bu bütünlük içinde ele alındıklarında
Yeni Ahit'te bulunan pek çok metnin daha derin bir anlam içerdiklerini söylemektedir. Fikir yeni değildir ancak Kutsal Kitap'ı (*) incelemiş olanlara, daha önce hiçbir zaman iyi açıklanamamış olan
karanlık bazı bölümleri aydınlatarak yeni bir anlayış ufku kazandırmaktadır. Diğer pek çok kısım da tekrardoğuş fikri göz ardı edilerek anlaşılmaya çalışıldığında pek maklll gelmemektedir. Bu
arada tekrardoğuş kelimesini kullanışımız asla transmigrasyon
(ruh göçü) ile karıştırılmamalıdır; bu sadece bazı Hindular'a ait
olan ve ruhun insan bedenini terk ettikten sonra hayvan bedenine
bağlanarak doğabileceği şeklindeki bir inançtır.
Tekrardoğuşun bizzat kendisi o kadar önemli değildir; Kutsal Kitap'a ters düşmez ve Hristiyanlık ya da Museviliğin temel
prensiplerinae hiçbir değişiklik meydana getirmez. Asıl önemli
olan onun alt ürünüdür: Bu Karma'dır.
Toplumlar uzun bir süre kendilerine şu sorulan sorup durmuşlardır: İnsanlar arasında eşitsizlik neden vardır? Niçin bazıları
tüm imkanları, parayı, eğitimi ve mutlu bir aile ocağının avantajlarını sağlayan ortamlarda doğarlarken diğerleri ise fakirlik, cehalet,
elem ve sakatlıklar içinde dünyaya gelmektedirler? Niçin şu kişi
zeka ve yetenek ile ödüllendirilirken bir diğeri daha hayatının başlangıcından itibaren kendi hatalarından kaynaklanmayan ve tamamen kendi dışında gelişen bazı şartlar yüzünden geri zekalılık
ya da bozuk bir sağlık durumu ile cezalandırılmaktadır? Adil bir
Tanrı'nın adaleti nerededir?
Her insan kendine has bir kişilikle, hayli erken tezahür eden
iyi ve kötü hatların karışımı olan bir şahsiyetle dünyaya gelir. Bu
doğuştan mevcut olan eğilimler geçmiş hayatların hatıralarıdır.
Fakat şayet ruh daha önce mevcut değil idiyse, o zaman bu karak-
teristikler bizzat varlık tarafından meydana getirilmiş değildirler
ve gerçekten ona ait olamazlar; bunlar ona önce kalıtım ve ardından da çevre tarafından empoze edilmişlerdir. Bu takdirde kişi,
gerçekte kendine ait olmayan ve kendi kontrolü dışındaki şartlar
yüzünden oluşmuş olan arzulan ve zaafları dolayısıyla Tann tarafından nasıl sorumlu tutulabilir ki?
Bu soruların cevabını yalnızca "Karma Yasası" vermektedir.
"Her kim ki esaret albna almaktadır, kendisi de esaret albna alınacaktır. Her kim ki kılıçla öldürmektedir, kendisi de kılıçla öldürülecektir."; bu da tek bir hayat olduğu prensibi kabul edildiğinde,
hiç anlam ifade etmemektedir. "Bir hayata karşılık bir hayat.", "Göze göz ve dişe diş ... " Bu eski yasanın yaşlı kuralları efsaneleri oluşturacaktı. Ancak Karma Yasası ışığında bakıldığında, tekrardoğuş
ile birlikte asıl anlamlarına kavuşmaktadırlar.
Karma, tıpkı "Kendinize yapılmasını istediğiniz şeyleri başkalarına yapınız." sözünün de açıkladığı gibi, faaliyette olan Sebep
ve Sonuç Yasası'dır. Karma'dan kaçmak mümkün değildir. "Kendi
kendinizi kandırmayınız: Tann kendisiyle alay edilmesine izin
vermez. Çünki insan ne ekecekse onu biçecektir." Tıpkı Nasıralı'
run dediği gibi: "Doğrusu ve doğrusu size derim ki; yer ve gök sürüp gittikçe, her şey tamamlanıncaya dek, yasadan tek bir harf bile
çıkanlmayacakbr." Ve aynca: "Doğrusu ve doğrusu size derim ki;
tüm borçlarınızı ödemeden buradan gidemeyeceksiniz.", "Doğrusu ve doğrusu size derim ki; bu nesil her şey tamamlanmadan önce
ortadan kalkmayacakbr." İnsan, hatalarının borçlarını son kuru-
"
şuna varıncaya dek ödemek zorundadır ve insanın yeryüzündeki
soylan, her şey tamanuna ermeden, tüm borç ödenmeden sona ermeyecektir. İnsan ancak faaliyette bulunarak öğrenebilmektedir,
çünki ancak yaşanuş olduklarını gerçek anlamıyla bilebilmektedir. Tekamül ıstırapla olmaktadır.
Hayatın sürekli olduğu fikri ışığında, Tanrı gerçekten de
merhametli, adaletli ve bilhassa sabırlı bir Tann'dır. "Kusursuz
olunuz.", görünüş olarak gerçekleştirilmesi imkansız gelen bu emre, İnciller'in hemen her kısmında rastlanmaktadır.
Böylece insanların hayab, yine bizzat insanlarca tasarlanmış bir planı izlemektedir. Bu, aşkların, sevgilerin, nefretlerin, korkuların, arzuların, ailelerin, dostların, grupların ve ulusların oluşturduğu bir karmik plandır. Cayce'e göre her ruh varlığının kendi
özel karmik şeması vardır. Bunlar iki tiptedir ve hpkı ölüm gibi sadece bir varlık seviyesinden diğer bir varlık seviyesine geçişten
ibaret olan doğum ile birlikte getirilirler: İlk olarak beden dışındaki, kozmik plandaki yaşamlardan hasıl olan zihinsel itilimler; ikinci olarak da çeşitli dünya hayatlarının sebep olduğu heyecansal
eğilimler. "İlgi" kelimesi gezegenlerde sürdürülmüş olan yaşamlardan kaynaklanan manevi eğilimleri tam hakkıyla ifade eder;
"duygu" kelimesi ise geçmişteki bedenli yaşamlarımızdan kaynaklanan ve ortada görünür bir sebep yokken bizlerdeki kavramak, hissetmek ve öğrenmek gibi heyecansal itilimleri en iyi biçimde ifade etmektedir.
İşte bu yüzden insan hayli karmaşık bir varlıkhr. Her düşünce, her kelime, her hareket, doğasının genel yapısına katılırlar ve
karmik şemasının bir parçası haline gelirler. Cayce, " 'büyük inşa
edici' ruhtur ve hiçbir çaba asla boşuna değildir." demektedir. Ağır
ve derece derece, şimdi olduğumuz ve gelecekte olacağınuz varlığı inşa etmekteyiz. İçinde bulunduğumuz şartlar hak etmiş olduğumuz, layık olduğumuz şartlardır. Ve bugün yaptıklarımız bizlere daha ileride, daha sonraki bir yaşamda etkide bulunacaktır;
çünki insan kendi ruhunun kaptanıdır, kendi kaderinin yaratıcısıdır. Eski bir deyişe göre: "Tanrıların değirmenleri ağır dönerler,
ancak çok ince öğütürler."
"İyi" ve "kötü" karma mevcuttur. Mutluluk, dostlar, sağlık,
kabiliyetler, başarı ve refah "iyi" karma'ya aittirler. Hastalık, keder,
imtihanlar (eprövler, hayat imtihanları), fakirlik ise "kötü" karma'
nındırlar. Prof. Gina Cerminara bu konu üzerine yazılnuşların en
mükemmeli olan eserinde (Many Mansions) insanın, iyi talihi içgüdüsel olarak bir hak gibi gördüğünü, aynca pozitif karmik şartları da bir hak olarak gördüğünü yazar.
Ancak, negatif karma, hastalık, trajedi ve talihsizlik onu yolundan çıkarmakta ve isyan ettirmektedir. Analar ve babalar için
de bir karma'nın söz konusu olduğunu unutarak "Benim çocuğum niçin öldü?" diye sorar durur.
Her neticenin bir sebebi vardır. Hiçbir şey rastlantıya bağlı
değildir. Kazalar bu kuralı doğrulayan istisnalardır. Şayet insan
düşüncelerinin ve fiillerinin bedelini ödediğini anlarsa ve ödemeye de devam ederse, sadece bilgeliği değil, aynı zamanda iyi yaşamanın da lüzumunu anlayacaktır ( .. ). Karma öyle iyi düzenlenmiş,
öyle kesin bir yasadır ki, adaleti daima garanti etmektedir. Amacı,
ruhsal tekamülü ve güçleri tahrik edici bir manevi eğitim sağlamaktır ve bizler bunu her gün en iyisiyle ya da en kötüsüyle yeniden yaratmaktayızdır. Yaptığımız her tercihte, aldığımız her kararda kendimize sürekli şekilde yeni bir karma dokumakla meşgulüz. Bazen tepki ya da sonuç (reaksiyon) hemen hemen neredeyse
derhal geliverir, genel olarak ise sonuçlar kendileri� bu
.
Yaşamımızda ya da bir sonrakinde veya daha geç hissettirirler. Omeğin,
şayet sefahat ve nefsani hazlara düşkün ve aşırılıklarla dolu bir yaşam sürdürülüyorsa, dejenerasyon belirtilerini görebilmek için senelerce beklemek gerekir. "Bir ulus diğer bir ulusa savaş ilan ediyorsa savaşın kendi aleyhine döndüğünü görecektir." demektedir
Cayce.
"Kötü" karma, borcun ödenmesidir; eksiklikler aşılmalı, aşırılıklar yatıştınlmalı ve maklll ölçülere getirilmelidir. Bunu doğuran sebepler ölçüsüzlük, ihmalkarlık, kibirlilik, hırs, haset ve her
türlü kin ve nefret olarak özetlenebilir. Şayet bununla mücadele
edilmez ve sebeplerinin üstesinden gelinmezse bu rezilet çemberi,
yaratıcısını tüm hayatları boyunca kuşatıp durur.
Affedici olmak Kutsal Kitap'ın başlıca temalarından biridir.
Bu, negatif bir karmaya son vermenin, neredeyse yegane yoludur.
"Affediniz ve sizler de affedileceksiniz." diye yazar Aziz Luka. Niçin? İntikam almak ateşin üstüne yağ atmak gibidir; bu yeni bir
karma oluşturmak ve kötülüğü devam ettirmek demektir. Aziz
Luka "İntikam almak yalnızca Tanrı'ya mahsustur ... Çünki hepiniz
aynı terazi ile tartılacaksınız" diye yazmaktadır.
Şayet Karma Yasası özgül ise, bu durumda kronolojik bir sıra takip etmiyor demektir. Varlık bunlan üzerine alabilecek denli hazır bir duruma gelinceye dek, aynı şartlar oluşuncaya kadar pek
çok hayatlar boyu geciktirilebilir ya da "atlayabilir". Ruhlar, ruh
gruplan, yasaya göre ya da kendi istekleriyle tekrar gelirler, ancak
bu asla otomatik bir düzgünlük içerisinde cereyan etmez. Diğer kişileri kapsayan karmik sorunlar, enkamasyonlan ile uygunluk kazanabilmeleri amacıyla geciktirilebilirler. Samimi ve uzun süreli
birlik-beraberlikler hemen hemen kesinlikle, iyi ya da kötü, karmik bir yapıdadırlar.
Sonuç olarak, aslında ''kötü" karma diye bir şey yoktur, çünki
amacı ruhsal tekamülü harekete geçirmek, tahrik etmektir. Bu tıpkı dişçiye gitmeye benzer; o an için çok kötüdür, bayağı ısbraplı anlar yaşanır, ancak daha sonra kendimizi çok daha iyi hissederiz. İyi
karma sabnn, anlayışın, iyiliğin, sevincin, nefsinden fedakarlığın,
zorlu çalışmanın, cömertliğin, ruhun ürünlerinin bir sonucudur.
Şayet mükemmelleşme aranıyorsa, bu ilk önce bizzat kendisi için
aramaya başlanmalıdır!
Yeryüzünde ümitsiz durumda, yetersiz beslenen, kötü yerlerde oturan, mahrumiyet içinde ve hayal kınklığına uğramış sayısız toplum vardır. Bunların maddi ya da ruhsal sebepleri neler
olursa olsun, bu insanların ihtiyaçlanna asla sırt çevirmemeliyiz,
çünki bizler kesinlikle kardeşimizin koruyucusuyuz, demektedir
Cayce. Onlann yükünü hafifletirsek, başkalannın dertlerine deva
olmaya çalışırsak, yalnızca onlara bir hizmette bulunmuş olmaz,
aynı zamanda kendimiz için de iyi bir karma ve belki de aynı zamanda iyi bir toplum yaratmış oluruz. İşte bu yüzden, vermek almaktan daima iyidir.
Cinsiyet, ırk, renk, din, bir enkamasyondan (bedenli hayattan) diğerine değişiklikler gösterebilir, ancak varlık genellikle aynı
cinsiyeti muhafaza eder. Müsamahasızlık, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı birer çılgınlıktan ibarettir. Kendimize başkalan hakkında
hüküm verme imkanı tanıdığımızda, aslında bizzat kendi kendimizi mahkum etmekteyizdir. Görülüyor ki tekrardoğuş ve Karma,
tüm bu kötülükleri kökünden silip atmaktadır. Tüm insanlar birbirlerinin kardeşleridirlerTıpkı bir merdivenin basamaklan gibi, ruhlar için de sayısız
tekamül dereceleri vardır. Dünyadaki ve diğer gezegenlerdeki
mevcudiyetlerin denge unsurlanru henüz benimseyip özümseyememiş durumda olanlan vardır; bunlar isteklerin ya da hür iradenin, her yaşamı iyi ya da kötü şekilde etkilediğini bilmeyen ruhlardır. Tekamül yolunun hangi safhasında olursa olsun insan sürçebilir ve geriye adımlar atabilir; bu duruma girdiğinde başkalarını
da kendisiyle beraber sürüklemesi mümkündür. Atlantis'te olmuş
olan da budur ve bozulmaya, manevi dejenerasyona, kendi kudretinden sarhoş olmuş bir imparatorluğun çöküşüne ve ortadan kalkışına damgasını vurmuştur. Atlantis'in bitip tükenmek bilmez bir
kibri ve gururu vardı.
Bazı Atlantisliler ellerinde bulunan psişik ya da elektriksel
kudretler vasıtasıyla diğer insanlan istismar ettiler ve böylece kötülüğün güçleri halini aldılar. Ünlü psikolog Prof. Cerminara,
elektriğin, ipnozun ve psikolojinin mevcut olmadığı çağlarda,
böylesine bir karakter bozukluğunun selamete ulaştırılmasının
mümkün olmadığım yazmaktadır. Demek ki bu kudretleri kötüye
kullanmış olanlar içlerindeki bu üstünlük hırslannı, ancak aynı
şartlar içinde bulunarak, aynı imtiyazlara sahip olarak, ama bu kez
bu kudretleri yapıcı amaçlarla kullanmak suretiyle değiştirebilirler.
"İnsanlığın devresel ilerleyişleri, 20. yüzyılı bu çağlardan biri
haline getirmiştir ... Çok büyük ve giderek artan sayılarda Atlantisliler günümüzde tekrar doğmaktadırlar ... Çağımızın şaşırtıcı teknolojisi demek ki ... bu mucit, dahi, gözü pek, ve bu dünyaya Atlantis başanlannın bir hatırasını taşımakta olan bu varlıkların gelişlerinin sonucudur."
İçinde yaşamakta olduğumuz çağ, "geçtiğimiz yüzyıllar içerisinde varlıklann, egoizmanın ve uygarlaşbrılmış barbarlığın temayüllerine karşı direnmelerinde kendilerine yardımcı olabilecek
vasıflan ve faziletleri elde edip edemediklerinin belirlenmesi maksadıyla" bir imtihanlar dönemidir. Bu garip devrenin meydana getirmiş olduğu karma ile mücadele edebilmeleri için bu onlara tanınan ilk fırsattır. Bekleyiş dönemi boyunca, mücadele için gerekli bilgeliği ve faziletleri elde edebilmeleri için yeterince fırsatları olmuştur. Bugün yapmakta oldukları şeyler ise dünyanın kaderini
belirleyecektir.
Ellerinde çok korkunç bir kudret bulunduran Pentagon,
C.l.A. ve Wall Street hiyerarşilerini düşündükçe korku ve endişe
içinde titremekten kendimizi alabilmemiz zordur. Mücadeleci
hassaları meydandadır, ancak bunlar kötüdür; zeka.lan, görüş genişlikleri, bilgelikleri, hepsi de kötü istikamete yönelmiş durumdadır.
Karma, Hindistan'da halkın çoğunun zarar görmesine sebep
olan bir hale geldiği şekilde, yani fatalist ("") bir tavır asla değildir.
İrade daima ve her şeyin üstünde hüküm sürmektedir. Karşısına
çıkan fırsatları kabullenen ya da reddeden, tercihleri yapan iradenin kendisidir; çünki varlık her bedenli yaşamı süresince kendi
hür iradesini muhafaza etmektedir. İrade, ruhun daha önceki faaliyetleri tarafından meydana getirilmiş şemayı ve kaderi değiştirebilme kudretine sahip olan yönetici unsurdur. Karma sayesinde,
belirlenmiş olan bir dizi şartlar kesinlik kazannuş durumdadır ancak irade ve akıl vasıtasıyla bunları değiştirebilmek mümkündür.
Böylece, ayru kişide hem bir hür irade, hem de önceden belirlenmiş
bir kader aynı anda mevcut bulunurlar. Bu halimizle tıpkı kafese
kapatılmış arslan gibiyizdir, serbestçe dönenebilir, bir uçtan diğerine gidip gelebiliriz; ancak aşabilme kudretinde olmadığımız bazı
sınırlar mevcuttur.
Şayet, hayatın bu müthiş imtihanında başarılı olamazsak,
onu herhangi bir şekilde yeniden geçmek, bir kez daha imtihan
edilmek zorundayız, ta ki başarıncaya kadar. Çünki, önce derslerimizi öğrenip zaaflannuzın üstesinden gelmeden cennete ( .... ) girebilseydik hiçbir şekilde asıl amacımıza ulaşmış olamazdık. Ve o
takdirde bizi yolumuzdan çıkaran ve bizlere korkunç zararları dokunacak olan bir ortama girmiş olurduk.
Tekrardoğuş ve Karma, insana, daha iyi bir hayat ve dünya için yaphğı mücadelede yeni bir umut ve yeni bir-anlayış kazandırmaktadır. Kutsal Kitap yeni bir anlama bürünüvermektedir. İnsanlar arasındaki fiziksel ve zihinsel bakımdan görünür eşitsizlikler, hpkı adil bir Tann'nın "adaletsizlikleri" imiş gibi görünenler bu
kez gerçek yüzleriyle, asıl anlamlan ile belirivermektedir. Adaletsizlik insanların işidir. "Şans", "adaletsizlik", "kaza" gibi sebeplere
bağlı imiş gibi görünenler, aslında tesadüf ya da kaprisli bir Yaraba'nın kötülükleri üzerine değil de, daha sağlam bir başka temel
üzerine kurulmuşlardır.


kaynak:Atlantisten Geleceğe İnsanın Kaderi

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Facebook Twitter Google Digg LinkedIn tumblr Getpocket Reddit Email
Cevapla Up

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147