Kadim Bilgelik

Nefs nasıl terbiye ve tezkiye edilir - Havas Okulu
Mobil Görünümdesiniz Klasik Görünüm için TIKLAYINIZ Kayıt ol
Havas Okulu
Kadim Bilgelik>Nefs nasıl terbiye ve tezkiye edilir
Fark 17:00 18.01.19
Nefis Terbiye; yetiştirme, kabiliyetlerini geliştirme; bilgi, ta’zim ve edep öğretme; iyi ahlâk, nezâket, görgü, hafif ceza verme, alıştırma, talim, eğitim ilmi gibi mânalara gelmektedir. Bu işlerle meşgul olan kimselere de mürebbî denir.

RABB NE DEMEK?

Terbiye ile aynı kökten gelen ve Kur’ân’da yüze yakın yerde geçen “Rabb” kelimesi, Allah Teâlâ’nın yüce sıfatlarından biri olup mürebbi, sahip, mâlik ve idâreci gibi mânaları vardır. Kur’ân-ı Kerîm, bu sıfat-ı celîleyi ihtiva eden:

“Âlemlerin Rabbı Allah’a hamd olsun” (el-Fâtiha 1/1) âyet-i kerîmesi ile başlamaktadır.

ALLAH’IN TEDRÎCÎ TERBİYESİ

Terbiye, herhangi bir şeyi tedricen kemâle erdirmektir. Kâinatta mevcut her bir varlık kendine has terbiye kâideleri sayesinde derece derece kemâle erer. Bu kaideleri koyan ise hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak’tır. İnsanın yaratılıp kemale erdirilmesi süreci, Allah Teâlâ’nın tedrîcî terbiyesine en güzel misaldir. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu sürecini şöyle tasvir eder:

Yeryüzünün bir kenarında bir adacık ortaya çıkıyor, süzülmüş topraklar taşlaşıyor, taşlar eriyor, madenler filiz veriyor. Kayaların, toprakların arasında tohumcuklar ve bunlardan çeşitli otlar, ağaçlar, türlü türlü hayvanlar çoğalıyor. Bir damla meniden milyonlarca insan tohumu fışkırıyor, tasfiye ve aşılama ile yavaş yavaş canlanma safhalarını geçirerek embriyon; ondan canlı, kemikli cenin; ceninden ağlayarak doğan bebek; küçük çocuk; yine aşamalı olarak yuvarlanan, yürüyen, kekeleyen yavrucak; sonra koşup oynayan afacan çocuk; sonra dişlerini değiştirip şahlanmaya başlayan büluğ çağına ermiş, iyiyi kötüden ayıran, çiçeğini açıp meyvesini vermeye özenen akıllı ergin; sonra şahin gibi dünyaları tutan çalışkan bir delikanlı; sonra arslan gibi kuvvette kemal çağına ermiş kâmil bir insan; sonra fizikî yapısı mânevîyatında erimeye, aklı ve temyiz kabiliyeti süzülmeye, zayıflamaya başlayan bir yaşlı; nihâyet sadece iyi veya kötü bir ruh olup uçmaya veya göçmeye hazırlanan pek ihtiyar zayıf bir insan; hâsılı yer ve zaman içinde nefesten nefese sayılamayacak kadar şuur yükleri ile yürüyen ve her an şekilden şekle değişerek varacağı yere ulaşan ve bütün bu değişmelerde hiç değişmemiş gibi “ben ben” deyip giden insanlar[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] (Elmalılı, I, 65)

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN ESAS GAYESİ

Maddî varlıklarda zorunlu olarak cereyan eden bu terbiye hakikati, insanın sahip olduğu her türlü istidat ve kabiliyetleri geliştirebilmek için kaçınılmazdır. Bu sebeple İslâm dini, insan terbiyesine son derece önem vermiştir. Kur’ân ve Sünnet ölçüleri içinde terbiye edilen, ona göre davranan insan, meleklerden daha üstün bir makama yükselme imkânı elde edebilir. İslâm terbiyesinden mahrum olan, nefsine, şehevî arzularına ve maddî menfaatına göre hareket eden kimse de, hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Onun için Fahr-i Kâinât Efendimiz’e kadar, bütün peygamberlerin esas gayesi, insanları Allah’ın istediği istikamette terbiye etmektir. Din olmadan insan hayatı bir mâna ifade etmediği gibi, her seviyeden insanın da bir din muallimi ve terbiyecisine ihtiyacı vardır. Bunlar ise ilk olarak peygamberler ve onları takip eden kimselerdir.

Günümüzde terbiye yerine “eğitim” kavramı kullanılmaktadır. Modern bilimde eğitim, insanı belli hedefler istikâmetinde safhalardan geçirerek yetiştirme, bu süreçte elde ettiği bilgi, beceri ve değerleri kullandırmak suretiyle şahsiyetini kemâle erdirme faaliyeti olarak tarif edilmektedir. Bu, rastgele yapılan bir faaliyet değil, belli kâideler çerçevesinde gerçekleştirilen, nesilleri ictimâî hayata hazırlayan ve onlara lâzım gelen her türlü donanımı vermeyi hedefleyen nizâmî bir faaliyettir.

Bir kimse ancak, hakikî ve plânlı bir eğitim süzgecinden geçtikten sonra gerçek insan hüviyetini kazanabilir. Zira onun bütün kıymeti, gördüğü terbiye ve bu yolla elde ettiği güzelliklerden ibarettir. Kişinin, kabiliyetlerini umumiyetle kendi kendine terakki ettirebilmesi zordur; bu yüzden plânlı bir eğitime ihtiyaç duyar.

TEZKİYE NE DEMEK?

Mevzuyla ilgili diğer bir kavram olan “tezkiye” ise lügatte, temizlemek, arıtmak, arındırmak ve temize çıkarmanın yanısıra, artırmak, geliştirmek, bereketlendirmek ve feyizlendirmek mânalarına da gelir. Hâsılı tezkiye, insanın zihin, kalp ve ruh eğitiminin bütün seyrini ifâde etmektedir. Bu mukaddimeden sonra Efendimiz’in insanı hangi alanlarda tezkiye ettiğini tetkîke geçebiliriz.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
madlen 12:16 20.06.19
Aydınlanmış kişide zihin olaylar üretmeyi durdurur. O, çok eskilerden gelen kesintisiz arayış durur.

Hiç bir şey istenmez, hiç bir şey beklenmez. Hiç bir şeyi, aydınlanmış kişi kendine ait saymaz.

Uğrunda uğraş verecek bir "ben" kalmaz. Alışılmış kesin kanılar kaybolur. Daha önce birçok şeyden emin olan aydınlanmış kişi şimdi hiç bir şeyden emin değildir.

Bir beden olunduğu fikri son bulur.

Sonunda bilirsiniz ki ne günah vardır ne suç ne de ceza. Yalnız sonsuz değişimleri içinde hayat vardır.

Kişisel "ben"in eriyip kaybolması ile kişisel ıstırap da son bulur. geriye kalan ise şefkatin büyük hüznü ve gereksiz acının dehşetidir...

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
dagistani 00:17 21.07.19
Ahh o nefs insanı kendi eliyle cehennem çukurunu kazdıran nefs...

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Sevdali 17:25 18.08.19
Torlak 03:33 12.04.20
NEFSİM

“Nefsimizi nasıl terbiye edeceğiz?” sorusunu çoklukla soruyorlar. Burada hem kendi nefsimi terbiye etmek için, hem de soru soranlara faydalı olmak için bazı noktalar üzerinde duralım.

Peygamberimiz düşmanla yapılan cihadı “küçük cihad”, nefisle yapılan cihadı “büyük cihad” olarak tarif eder. İsmail Hakkı Bursevi, nefis için “7 başlı ejder” ifadesini kullanır. Elbette, bir ejderha ile savaşmak kolay değildir.

Küçük cihadla büyük cihad, pek çok yönlerden birbirlerine benzerler. Konuyu bir teşbihle biraz açalım:

İnsanın iç âlemi, kalabalık bir milletin yaşadığı büyük bir memlekete benzer. Bu memleketin hükümdarı, Allah’a iman ve itaat eden kalptir. Akıl da onun veziridir. Vücuttaki azalar ve ruhun duyguları, latifeleri bu kalp dediğimiz hükümdarın milleti –askerleri, memurları, işçileri- durumundadır. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kalp hükümdardır ve onun askerleri vardır. Hükümdar iyi olursa askerleri de iyi olur, Hükümdar bozulursa askerleri de bozulur.”

Bu âlemdeki nefis ise serkeş, zevkten başka bir düşüncesi olmayan, gelecekten ziyade ânı düşünen, iktidarı ele geçirerek her türlü lezzetleri tatmak isteyen bir asi durumundadır. Onun da emrinde hırs, haset, şehvet, öfke gibi askerler vardır.

Hükümdar Kalp, veziri aklın da yardımıyla milletini yönetmek, idare etmek, onlar arasında adaleti sağlamak ve iktidarı ele geçirerek anarşi ve teröre sebep olan nefse karşı mücadele etmek mecburiyetindedir.

Vücud memleketinde çoğu zaman, Kalbin askerleriyle Nefsin askerleri arasında büyük meydan muharebeleri vuku bulur. Savaşların sonunda memleketteki iktidarın değişmesine göre, bu memlekete verilen isim de değişir.

Nefis, kalbi yener ve memlekete hâkim olursa bu memlekete “Nefs-i Emmare” memleketi denilir. Nefis, iktidarı ele geçirirse bu memlekette ulûhiyetini ilan eder, insanın iç âleminde denge bozulur ve fesat meydana gelir. Nefis her türlü gayr-i meşru fiilleri icra eder.

Eğer savaşlarda ikisi de yenişemez; kâh biri, kâh diğeri memlekete hâkim olursa bu memlekete “Nefs-i Levvame” memleketi denilir. Savaşlar memleketlerin harab olmasına sebeb olduğu gibi, insanın iç âlemindeki Kalp ile Nefis arasındaki savaşlar da insanın iç âlemini tahrib eder. Nefs-i levvame hali, insanın kararsız, çatışmalı, depresyonlu halini ortaya koyar.

Kalp nefsi mağlub eder ve meşru dairede kalmaya ikna eder ve memleketi Allah’ın emirleri doğrultusunda idare ederse bu memlekete “Nefs-i Mutmainne” memleketi denilir. Nefs-i mutmainne memleketi, insanın kendisiyle barışık olduğu, huzurun hâkim olduğu memlekettir.

Hükümdar Kalbin kuvvetli veya zayıf oluşu, milleti arasındaki adalet ve disiplini, memlekete her yönden tesir eder. Kalbin zayıflaması veya kalbin milletinden bazı latifelerin disiplinsizliği nefsin iktidarı ele geçirmesine sebeb olabilir. Bu yüzden daima kalbin güçlenmesine ve milletini disiplin altında tutmasına çalışmak gerekir.

Marifetullah (Allah’ı tanıma) ve ibâdetler, manevî feyizlerin gelmesine ve Kalbin güçlenmesine vesile olur. Bu güç sayesinde Kalp iktidarını muhafaza eder. Günahlar ise manevî feyizleri yok eder, kalbi zayıf düşürür, nefsi ise güçlendirir. Bu yüzden çokça ibâdetle meşgul olup günahlardan uzak durmak gerekir.

Nefis elinden geldiğince askerleriyle, casuslarıyla Kalbin direncini kırmak, ahalinin ona olan itaatini sarsmak ister. Kalp dirayetli olur ve vezirinin yardımıyla askerlerini disiplinli bir şekilde idare ederse Nefse galip gelebilir.

Kalbin, vezir aklın da yardımıyla nefse galip gelebilmesi için en mühim üç şart vardır: İlim, imanın güçlenmesi ve ibâdetler. İlim sayesinde kalp, kendini yaradan Allah’ı, kendini ve vazifelerini, yardımcılarını, nefsi ve nefsin hilelerini, yardımcılarını ve onunla nasıl mücadele edeceğini öğrenir. Elde edeceği kuvvetli imanla nefse karşı en büyük manevî gücü elde etmiş olur. Namaz, oruç, Kur’ân okuma, tefekkür, zikir, dua, istiğfar ve benzeri ibâdetlerse kalbe manevî feyizlerin ve yardımların gelmesine vesiledirler.

Eğer bu üç alanda kalp olgunlaşırsa nefse kolaylıkla galip gelebilir.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Babil22 04:22 12.04.20
Allah bizi bir an bile nefsimizle basbasa birakmasin insallah!

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
sml61 01:28 29.04.20
Yüce Allah razı olsun.⭐🇹🇷

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
ismail66 19:08 30.04.20
çok fazla yememekte nefsi terbiye eder inşaallah

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
Onrcftc 10:41 20.05.20
"Şah-ı Nakşibend hazretleri kuddise sırruhu nefsi kırk ayaklı hayvana benzetirdi. Bu hayvanın başı, insanın ağzının ortasındadır. Diğer ayakları da kalbin, letaifin, ruhun üstüne atmıştır. Böylece, onları esir etmiştir. Onlara istediğini yaptırır. İnsan, ne kadar âlim olursa olsun ilmi, nefsini terbiye etmeye yetmiyor, insan ne kadar âbid olursa olsun, inzivaya çekilmiş ibadet ediyor olsa da nefsini terbiye etmeye gücü yetmiyor. İnsan ne kadar hayır hasenat sahibi olursa olsun, nefsini terbiye etmeye gücü yetmiyor. Bilakis zarar da görebiliyor. İnsan, ben âlimim diye kendini beğenmeye başlıyor, ben çok ibadet ediyorum (âbid oldum) diye ibadetini önemli görmeye başlıyor, ben o kadar hayır hasenat sahibiyim, var mı benden başka memlekette bu kadar hayır hasenat yapan diyebiliyor. İşte onun için nefsin terbiyesi Sâdât-ı Kirâm efendilerimizin irşadıyla mümkün oluyor. İnsan onların elini tuttuğu vakit, o nazarı alır almaz, nefsin letaifleri ve kalbi tutan kolları felç oluyor. Sâdâtın nuru şifa oluyor. O zaman nefis, kalbi, letaifleri tutamaz oluyor. Onların yanına gidip geldikçe bu nefis böyle gittikçe çekilir,çekilir çekilir dize gelir toparlanır. Ve işte en sonunda nefis terbiye edilmiş olur.".

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi
basarmakicindua 12:32 24.05.20
Teşekkürler. Allah razı olsun.

Dünyanın En Büyük Havas ve Gizli ilimler Sitesi